25 Eylül 2010 Cumartesi

Çözüme Doğru

Anayasa referandumu öncesinde başlayan « olumlu » süreç, yavaş yavaş kendi mecrasında ilerlemektedir. Gerek türk ve kürt bazı art niyetli çevrelerin, gerekse de dış güçlerin negatif yaklaşımlarına rağmen, sağduyunun hakim olmaya özen gösterilen bir sürece girmeye yakın olduğumuzu görmek sevindiricidir. Uzun yıllardır bu mücadelede emek veren biri olarak, gelinen noktayı olumlu karşılamakla beraber, fazla hayalperest olmamak gerektiğinin de bilincindeyim. Bu mücadelede, samimi olarak emek vermiş, bedel ödemiş olan herkes açısından bu geçerlidir diye düşünüyorum.

13 Ağustos tarihinde, KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik süreci doğru atılan bir adım olmakla birlikte, geçen süreçlerde atılan benzer tüm adımlardan da farklı pozitif bir atmosfer yaratmıştır. Ilk kez, « diyalog » ve « çözüm » kavramları samimi olarak görebildiğimiz bir şekilde, Türkiye’deki geniş çevreler tarafından tartışılmıştır. Kürt cenahından bazılarının pek beğenmediği çevreler olsalar da, ilk defa Kürt Sivil Toplum Örgütleri (STO) « merkezi » diye niteleyebileceğim bir pozisyon aldılar. Geçmişe baktığımızda, Kürt STO’lar, ya devletin hizmetinde olmuşlar yada, kimsenin suyuna, sabununa dokunmayan bir yerde durmuşlardır. Son süreçte, bu örgütlerin durdukları yer, BDP tarafından pek beğenilmese de, aslında hem kürt ve hem de türk kamuoyunun benimseyebildikleri bir noktada olduğunu belirtmek gerekiyor. Umarım önümüzdeki süreçte, Kürt STO’lar daha aktif ve çözümleyici bir rol oynayacaklardır. Zira, değişen dünya konjonktüründe de STO’ların önemi daha fazla öne çıkmakta, toplumsal sorunlara karşı sorumlulukları daha fazla artmaktadır.

KCK’nin eylemsizlik kararı kadar, onun uzatılmasıyla ilgili gösterilen yaklaşım da önem arzetmektedir. Kimi çevrelerin provakatif amaçlı çabalarına rağmen, KCK’nin sürece olan yaklaşımında oldukça sağduyunun hakim olduğunu görmek lazım. Buna paralel olarak, gerek türk devletinin, gerekse de hükümet partisi olarak AKP’nin de bu süreçte asgari bir hasasiyet gösterdiklerini takip ediyoruz. Son olarak BDP ile AKP arasında yapılan görüşme, bu yaklaşımın bir parçası ve aynı zamanda da « olumlu » olarak gördüğümüz sürecin başlangıcıdır.

Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, özellikle kürt sorunuyla ilgili olarak, olumlu gelişmelerin zemini her yakalandığında, bir yerlerden emir verilerek sürecin seyri değiştirildiğini biliyoruz. Yakalanan atmosfere bakılırsa, böyle bir tehlikenin bugün de varolduğunu görmek durumundayız. Dolayısıyla, özellikle çözümden yana olup da emek sahibi olan çevreler açısından, en fazla dikkat gerektiren bir süreçten geçiyoruz. Son bir aydır yaşananlara bakıldığında, sağduyu ile provakatif amaçlı çabalar atbaşı gitmektedir.

15 Şubat 1999 tarihinden beri, Imralı adasında sayın Öcalan ile devletin çeşitli kademelerinden olan yetkililerle belli bir diyaloğun olduğu bir gerçektir, ancak onlar çok rutin bir muhtevaya sahip olan görüşmeler olduğunu da bilmekte fayda vardır. Bu nedenle, şimdiye kadar kürt tarafı söz konusu diyaloğu « olması arzulanan ve çözüme dönük » bir temas olarak görmedi. Fakat, Ağustos ayından bu yana bu noktada belli bir gelişme olduğu, bizzat sayın Öcalan’ın açıklamalarından da anlamaktayız. Türk devleti de bu gerçekliği redetmemiş, endirekt olarak doğrulamıştır. Içinde bulunduğumuz sürecin, belki de en fazla sağduyuyu müjdeleyen hususlardan bir tanesidir bu.

Geçmiş tarihimize pek uzanmadan, sadece son 30 yılki geçmişimize baktığımızda, Kürdistan’da çok acıllar yaşanmıştır. Bu acıların tek sebebi, Osmanlı’dan beri Kürtlere karşı uygulanan inkar ve Cumhuriyetten sonra da imha politikaları olduğunu, artık herkes kabul etmektedir. Son 30 yıl içerisinde açılan toplumsal yaraların kolay kolay iyileşmeyeceğini bilmekle beraber, daha fazla da acıların yaşanması, ne kürt halkının, ne de başka halkların yararına olmayacaktır. Dolayısıyla, sürecin olumlu yöne doğru evrilmesi, yaşanan savaş ve acıların son bulması, coğrafyamızda yaşayan herkesin çıkarına olacaktır.

Yukarıda yazdıklarım, sadece temeni niteliğinde değildir, son 20 yıldır süreci yakından takip eden biri olarak, bugün yaşananları önemli gelişmeler olarak görüyorum. Bundan 10 yıl öncesine kadar da, bazılarımızın hayalleri farklı olabilir, geleceği çok değişik renklerle tasavur edenler olabiliriz, ancak sağlıklı bir gözle etrafımıza bakıp, dünyanın genel gidişatının nereye doğru evrildiğine gözattığımızda, bazı konularda taviz verme pahasına da olsa, çözümden başka bir seçeneğin bulunmadığını tekrarlamak istiyorum.

Umarım sürecin önünde engel teşkil edenler bertaraf edilir, geç de olsa Türkiye ve Kürdistan’a barış ve kardeşlik duyguları yeşerecektir. Aksi halde, ve ne yazıkki, daha nice acıların yaşanmasına tanık oluruz.

Ahmet DERE / 25.09.2010

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ayrılma Hakı ve Kürtler

Bir süreden beridir Kürtlerin Türkiye’den ayrılıp ayrılamayacakları veya ayrılmak isteyip istemeyecekleri konusunda yazılar yazılmakta, tartışmalar yürütülmektedir. Tartışılarak, kafalardaki soru işaretlerine cevap bulmak, çağdas bir metod ve yaklaşımdır. Ancak, bu tatışmalara katılan kürt ve türklerden bazı kesimler, bilinçli olarak « Kürtlerin, Türkiye’den ayrılma hakı » konusunu çarpıtmaktadırlar.

Gerek kürtlerin vermiş oldukları mücadeleyle ulaştıkları bilinç ve cesaret düzeyi, gerekse de değişen dünya ve bölge koşulları ile birlikte, Türkiye’de yaşanan gelişmeleri dikkate alırsak, şimdiye kadar tabu olarak görülen gerçekliklerin, artık alenen tartışılmasında fayda vardır. Bu, sadece kürtler açısından değil, Türkiye açısından da kaçınılmaz bir ihtiyaçtır diye düşünüyorum. Ancak, bu noktada doğru tespitlerde bulunmak için, herşeyden önce, sağlıklı bir tarihi bilince ve onunla birlikte, günümüzdeki dünya ve bölge konjonktürünü de iyi anlamak gerekmektedir.

Evela şunu belirterek konuya girmekte fayda vardır ; evrensel özgürlükler bağlamında düşünüldüğünde, her halk ayrı yaşama hakına sahip olduğu gibi, kürtler de, herhangi bir yabancı devlete bağlı olmaksızın, kendi öz iradeleriyle, devlet kurma ve ayrı yaşama hakına sahiptirler. 20. yüzyılın başında, ulus-devletlerin geliştiği bir dönemde, eğer kürtler örgütlü olmuş olsalardı, TC’nin kurulduğu aynı yıllarda, ayrı bir devlet kurabilir ve bugün BM’ye üye bir Kürdistan olacak idi. Ne yazıkki, çok geçmişlerde olduğu gibi, bundan 100 yıl önceki dönemde de, kürtler kendi aralarında parçalı bir duruşa sahip olmakla beraber, aynı zamanda farklı güçlerin de etkisinde oldukları nedeniyle, söz konusu tarihi momenti değerlendirememişlerdir.

Hepimiz biliyoruz ki, 1071 Malazgirt muharebesinin başarısında, kürtlerin Doğu Bizans Imparatorluğuna karşı verdikleri savaş bellirleyici olmuştur. Türklerin Anadoluya geçişine de kürtler yol açmışlardır. Osmanlı Imparatorluğunun gelişmesinde ve Ortadoğuya yayılmasında da kürtlerin rolü yadsınamaz. Halen de Ortadoğuda namı saygıyla anılan Sellahatînî Eyûbî gerçekliği sadece bir örnektir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da kürtlerin önemli bir rolü olmuştur. 1940 yıllarına kadar kürt halkı sık sık isyan etmiş ve bu isyanlar ordu tarafından bastırılmış olsalar da, TC’nin gelişmesinde, kurumlaşmasında kürtlerin rolü belirleyici olmuştur. 1940’lardan sonra ise, özel politikalarla, kürt işgücü batıya çekilmiş, böylece ucuz işgücüyle Türkiye’nin metrepolleri inşa edilmiş, azımsanmayacak düzeyde ekonomik güç sağlanmıştır. Bu süreç zarfında Kürdistan’da herhangi bir ekonomik yatırım yapılmadığı gibi, Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları da batıya çekilerek, yoksullaştırılmıştır.

1970’lerden sonra ise, Kürdistan’da yaşanan mücadele bahane gösterilerek, devlet özel politikalar geliştirmiş, bunun neticesinde ise, Türkiye’nin içanadolu ve batı kentlerinde önemli oranda bir kürt potansiyeli oluşmuştur. Bu gerçekliğe paralel olarak, devletin uyguladığı asimilasyon politikalarının da etkisiyle, Kürdistan kültürel ve sosyal olarak erozyona uğratılmış, böylece kürtlerin Türkiye’ye zorunlu entegrasyonu « sağlanmıştır. » Dolayısıyla, gelinen aşamada, ne kürtlerin Türkiye’den ayrılması mümkün, ne de türklerin Kürdistan’dan kopması olanaklıdır. Gönlümde kalıcı bir biçimde, bağımsız, birleşik ve demokratik bir Kürdistan sevgisi yer edinmiş olmasına rağmen, bu gerçekliği dile getirmek durumundayım.

1990’lardan başlayarak günümüze dek yaşanan gelişmeler, Güney Kürdistan’da bağımsız bir devleti ilan etme koşullarını geliştirmiştir. Yürtsever olan her kürt buna sevinir ve elinden geldiğince destekler. Şüphesiz oradaki gelişmeler hepimizi heyecanlandırır, bazı hayalerimize cevap olur. Ancak, yaşanan konjonktürel gerçeklik ve Kuzey Batı kürtlerin objektif durumu, kürtlerin Türkiye’den ayrılıp Güney Kürdistan ile birleşmesini yaşanabilir bir gerçeklik haline getiremez. Buna rağmen, varolan egemen devletlerin tüm engellemelerine karşın, dünyada ve bölgede yaşanacak olan demokratik gelişmeler, günün birinde Kürdistan parçaları arasındaki sınırları kaldıracak, birçok konuda ortak bir yaşamın gelişmesinin önünü açacaktır, bu konuda hiçbir şüphem yotur.

Bu genel çerçeveden olaya bakılırsa, o zaman şöyle demek daha doğru olacaktır ; kürtlerin Türkiye’den ayrılma hakı vardır, ancak, yaşanmış olan tarihi gerçeklikler ve bugün içinde bulunduğumuz objektif durum dikkate alınırsa, kürtlerin Türkiye’den ayrılma koşulları bulunmamaktadır, tam tersine, batıda bulunan ve sayısı 10 milyonu aşan kürtler, oradaki emeğine sahip çıkmalıdırlar. Bu da, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kürtlerin bir halk olarak tüm haklarının anayasal güvence altına alınmasından geçer. Son günlerde tartışılan ve kimi çevreler tarafından düşmanca bir talep olarak görülen Demokratik Özerklik, söz konusu bu aşamaya varmanın ilk basamağı olabilmektedir. Bu nedenle, kürtlerin Türkiye’den ayrılma sorunundan ziyade, Türkiye ve Kürdistan bölgelerinin, ortak, çağdaş ve modern bir yönetim sistemine kavuşturulması sorunu tartısılmalıdır. Eğer böylesi bir gelişme yaşanırsa, o zaman rahatlıkla diyebiliriz ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan, hem kürtlerin ve hemde türklerindir. Bu espriyle olaya yaklaşılırsa, yaşanacak olan gelişmeler, sadece kürt ve türkler için değil, aynı zamanda bu coğrafyada yaşayan tüm halkların çıkarına olacaktır.

PKK’nin 13 Ağustos-20 Eylül tarihleri arasında ilan ettiği ateşkese asgari bir doğru yaklaşım gösterilirse, yakın bir zamanda, bir grup gerilanın, silahlarıyla birlikte BM’ye « teslim » olmasının koşullarını da yaratacaktır. Dolayısıyla, bu süreç beraberinde yepyeni bir durumu da ortaya çıkaracaktır. O zaman bizim « Kürtlerin Türkiye’den ayrılma hakı » diye bir konuyu da tartışmamızın pek anlamı kalmayacaktır.

Ahmet DERE / 15.08.2010

30 Temmuz 2010 Cuma

İnegöl ve Dörtyol Olayları

Son günlerde yaşanan olaylar, yeni bir sürecin başlangıcı gibi bir izlenim vermektedir. Kürdistan’da yaşanan savaşa paralel olarak, Kürtlerin yoğun oldukları bazı batı illerinde « karanlık » güçler tarafından yeni senaryolar hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Eğer devlet yetkilileri gereken duyarlılığı göstermezlerse, bu atmosfer yeni ve tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır.
Geçen haftadan beri İnegöl ve Dörtyol ilçelerinde yaşanan olaylar, sıradan provakatörlerin yaratabilecekleri bir durum değildir. Daha önce de benzer bazı olayların yaşandığına tanık olmuştuk, fakat yaşanan son durum, Türkiye’nin içinde bulunduğu savaş atmosferi ve siyasi kaos dikkate alındığında, olağanüstü bir muhtevaya sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Hükümet kaynakları, İnegöl’deki olayları basit bir kavganın yolaçtığı bir karışıklık olarak gösterseler de, olayın gerçek yüzünün bir Kürt-Türk çatışması olduğunu gizliyemez. Bu çatışmanın senaryosu ise, bizzat AKP’ye yakın çevrelerin gizli emelleri tarafından yapılmaktadır.

Hatay’ın Dörtyol ilçesinde dört polisin vurulmasından sonra yaşanan gerilimde MHP’li belediye başkanının rolü olduğunu kimse inkar edemez. Ancak, Kürtlerin ev ve işyerlerine yapılan saldırılara karşı, polis ve jandarmanın gereken tedbiri almamasının arkasında hükümetin olmadığına hiç kimse inanmaz. Dolayısıyla, annayasa referandumundan önce, AKP çok çirkin ve tehlikeli bir yaklaşım içerisindedir. Bu tehlikeli yaklaşımıyla, yani Kürtlere karşı kirli savaşı geliştirmekle, 12 Eylül’den önce, hem CHP ve hem de MHP tabanına mesaj vermektedir.

2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP, sürekli çelişkilerden ve kaotik durumlardan beslenmektedir. Iktidarının ikinci döneminde tamamen derin devlet ile uzlaşan bu iktidar partisi, üçüncü bir dönem için Kürtleri kurban olarak seçmiştir. Durum öyle gösteriyorki, 2011 yılına kadar AKP tamamen özel ve kirli savaşa endeksli olarak siyaset yapacaktır. Bir taraftan beyaz Kürtlere göz kırparken, diğer taraftan da, özgürlükçü ve onurlu Kürtlere karşı imhaya dayalı bir strateji izlemektedir. Bu gidişatın sonucu Türkiye’ye zarardan başka birşey getirmiyeceği aşikar olmakla birlikte, AKP için ise faydalı olup olmayacağını zaman gösterecektir.

Kürdistan’da gelişen gerilla savaşı ve ona yönelik ordunun imha amaçlı opersayonları ile, son haftalarda yaşanan Kürt-Türk çatışması giderek toplumsal bir ayrışmayı da beraberinde getirmektedir. Henüz Kürtler’in gündeminde olmayan ayrılma hususu, yavaş yavaş tartışılmaya başlanacaktır. Eğer genel olarak ciddi bir sağduyu Türkiye’de hakim olmaz ve geliştirilen bu tehlikeli süreç böyle devam ederse, Kürtlerde henüz arzu edilmeyen ayrılma konusu ciddi bir şekilde gündeme alınacaktır. Böyle bir düzeyin gelişmesi durumunda, kimsenin Kürtleri suçlu görme hakı yoktur.

İnegöl ve Dörtyol olayları çok önemli bir şekilde kaale alınmalıdır. Kimsenin bu olayları küçümseme, veya sıradan provakatörlerin işi olarak görme zaafı yaşama hakı yoktur. Durum ciddidir, ciddiye alınmalıdır. Aksi halde, önümüzdeki günlerde Kürdistan’da bulunan Türklerin iş ve evlerinin saldırıya uğramasını ve giderek aktif bir iç savaşın yaşanmasını kimse önleyemez. BDP yetkililerinin de yaptıkları uyarı gibi, şimdiden Kürtlerin kendi güvenlik önlemlerini almaları kaçınılmaz hale gelmiştir. Bugün, (29.07.2010) türk televizyonlarında izlediğimiz, Dörtyol’daki ırkçı ve faşitlerin sırtını sıvazlayan, gözlerinden öpen Emniyet müdüründen hiçbir kürt kendi güvenliğinin sağlanmasını düşünmemelidir.

Ahmet DERE / 29.07.2010

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Barışı Istemek

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürt Sorunu sürekli kanayan bir yara olma konumunu koruyagelmiştir. Bazıları, bu sorunun sadece 30 yıldan beri varolduğunu söyleseler de, yaşanan tarihsel gerçeklikleri değiştiremezler.
Türkiye jeopolitik konumu itibariyle çok hasas bir bölgede bulunup, dış güçlerin oyununa açık olmasına rağmen, kendi içindeki kanayan yarayı doğru tahlil edememiştir. Devletin bu yaklaşımı 87 yıldır sürekli Cumhuriyet ile halk arasında derin uçurumların varolmasına sebebiyet vermiştir. Adı Cumhuriyet olsa da, Türkiye’deki yönetim aygıtı ile halk arasında hiçbir zaman uyum sağlanamamıştır. Bu uyumsuzluk salt Kürtler ile devlet arasında değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan tüm halklar açısından da geçerlidir.

Bir Haziran’dan bu yana giderek şiddetlenen çatışmalar, Kürt Sorunu eksenindeki tartışmaları biraz daha fazla yoğunlaştırmıştır. Kürt Sorunu ile ilgili, şimdiye kadar inkarcı yaklaşanlar bile bazı gerçeklikleri dilendirmeye başlamışlar. Yapılan tartışmalara bakıldığında, sanki yeni bir durum yaşanıyormuş gibi bir kanıya kapılıyor insan. Halbuki bu sorun (eğer Osmanlı doneminde yaşananları hesaba katmazsak), 87 yıldır sürekli kanayan bir yaradır ve son 20 yıldır da aynı tartışmaların eksenindedir.

Gerek türk, gerekse de kürt çevreler tarafından bugünlerde sık sık « barış » sözcüğü dilendirilmektedir. Barışın istenmesi bir anlamda yaşanan bir savaşın da kabulu anlamına gelmektedir, ancak bu noktada henüz ciddi bir tutuculuğun hakim olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ne varki, 30 yıldır ordu ile gerilla arasında kesintisiz bir çatışma yaşanmasına, on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine ve yüzbinlerce insanın maddi ve manevi zararı olmasına rağmen, türk devletinin yanlış teşhis politikasından dolayı savaşın varlığı kabul edilmemektedir. Bu çizgi hakim olduğu müddetçe, kimse kusura bakmasın, ne barış gelir, ne de bu savaşın önu alınır.

Neden savaş gerçekliğinin kabulu önemlidir ?.

Herşeyden önce yaşanan savaş bir sorunun sonucudur, onun kabul edilmesi aynı zamanda sözkonusu sorunun da kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Devlet kademelerindeki yöneticiler savaş sözcüğünü özellikle kulanmamaya çalışmaktadırlar. Bunun tercümesi şudur ; savaş yaşanmadığına göre barışa da ihtiyaç yoktur. O zaman ne olacak, elbette savaş sürecek ve giderek tüm Türkiye’yi etkisi altına alacaktır. Kaybedenler kimler olacak ?, elbette başta Türkiye’deki halklar en çok zarar görecekler, ancak devlet de kendi payını alacaktır. Nitekim, son bir aydır devletin en tepesindekileri uyuyamadıklarını söylemektedirler.

Barışı isteyenler arasında da çeşitli farklılıklar olduğunu söylemek gerekiyor. Bazılarına göre barış sadece devlet ile PKK arasında sağlanabilen bir olgu olurken, bazılarına göre ise, gerçek barış toplumsal bir uzlaşma ile mümkündür. Bana göre her iki yol da birbirine bağlı olup, biri olmasa diğeri de olamayacaktır. Eğer devlet ile PKK arasında doğru ve samimi bir ateşkes sağlanamzsa, toplumsal barıştan da sözedilemez. Tersini de söylemek mümkündür ; yani toplumsal bir uzlaşma sağlanamazsa, devlet ile PKK arasında varılacak herhangi bir kalıcı ateşkes de kürt sorununu doğru bir çözüme götüremez. Dolayısıyla, görülmesi gereken temel husus ; Kürt Sorununun tüm yönleriyle ele alınması, her kesimin taleplerine cevap olabilecek, isteklerini gözeten bir çözüm yolunun bulunmasıdır.

Çatışmalar ne kadar gelişir ve çelişkiler derinleşirse, yine de çözümün tüm kapıları kapanmaz, eğer istenirse barış da sağlanabilir, toplumsal uzlaşma da. Bu noktada Abdullah Öcalan’ın rolü yadsınmamalı, avukatları aracılığıyla verdiği mesajlar önemle dikkate alınmalıdır diye düşünüyorüm.

Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla verdiği mesajlara da bakıldığında, herşeye rağmen, yakın süreçlerde iyi bazı şeylerin yaşanabileceğine dair umutlu olmak da fayda vardır.

Ahmet DERE / 07.07.2010

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kılıçdaroğlu ve CHP


Deniz Baykal ile ilgili medyaya yansıyan kaset olayıyla patlak veren skandalın ardından Kemal Kılıcdaroğlu CHP genel başkanlığına aday olduğunu açıkladı. CHP’nin kastlaşmış kadroları tarafından açıktan pek istenen biri olmamasına rağmen, 22-23 Mayıs tarihlerinde yapılan Kurultayda Kılıçdaroğlu CHP’nin Genel Başkanı olarak seçildi. Bir haftadır başlanan süreç, CHP açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.

Geçen Yerel seçimlerinden sonra yıldızı parlayan « Dersimli » Kılıçdaroğlu, aynı zamanda CHP tabanı tarafından da « sevilen » bir sahşiyettir. Başlanan yeni süreçte CHP’nin « gerçek » liderinin Kiliçdaroğlu olup olmadığını, ancak önümüzdeki süreçte göreceğiz. Yine, birçok çevre tarafından söylenenlere bakılırsa, CHP kendini yenileme sürecine girmiştir.

Hasta yatağındaki CHP’ye doktor Kemal Kılıçdaroğlu sahip çıkmıştır. Dersimli, ama kendi aslını inkar eden birinin CHP’nin başına geçmesi çok normaldır. Kürt olduğunu açıktan söyleyemeyen, elinden geldikçe, bağrında çıktığı halkı küçümseyen, veya ismini telafuz etmeye cesaret edemeyen, birinin Deniz Baykal’ın koltuğunu, bir süreliğine, dolduracağı noktasında şüphe yoktur. Ama, Kılıçdaroğlu hiçbir zaman CHP’nin gerçek lideri olamaz, ona sözkonusu makamı bırakmayacak kadar tecrübeli bir potansiyele sahiptir, Atatürk’ün partisi.

Özellikle Doğan gurubu ve Ergenekoncular tarafından özellikle öne çıkarılan Kılıçdaroğlu, önümüzdeki genel seçimlerde CHP’nin oylarını kısmen artıracağına ben de inanıyorum. Zira, Türkiye toplumu yaratılan sunni atmosferlere çabuk kapılan bir ruh haline sahiptir.

Kılıçdaroğlu’nun Kurultay’da yaptığı konuşmayı dikkate alırsak, şimdiden Kürt Sorununa inkarcı yaklaştığını söylemek gerekiyor. Kürt Sorununu görmeyen bir siyasetçinin, Türkiye sorunlarına çözüm bulması nasıl düşünülebilir ?. Şimdiye kadar bu soruna inkarcı yaklaşan tüm iktidarlar, sadece Türkiye’ye ve orada yaşayan toplumlara zarar vermişlerdir. CHP’nin çiçeği burnunda yeni genel başkanının ilk konuşmasında bile inkar havası hakim olmuştur.

Beni en fazla şaşıran ve acınarak baktığım yaklaşımlardan bir tanesi de, Kılıçdaroğlu’nun ortada olan bu inkarcı ve emanetçi haline rağmen, bazı çevreler tarafından CHP’ye karşı geliştirilen sempatidir. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) başta olmak üzere, BDP’ye yakın görünen bazıları ile Alevi Cemaati de Kılıçdaroğlu’na kurtarıcı gözüyle bakmaktadırlar. Bu ucuz yaklaşımlara sahip olan çevrelerin aslında kendine karşı içinde bulundukları güvensizlik ruh halini yansıtmaktadır.

Bazı çevreler tarafından Kılıçdaroğlu Gandi’ye benzetilmektedir. Ancak şunu hatırlatmak da fayda vardır, Gandi Hindistan’ın yaşadığı sorunlara ekonomi penceresinden bakmadı, O’nun temel özelliği, halkların birlikte yaşayabildikleri bir ülke sistemini yaratmak olmuştur. Oysa Kılıçdaroğlu yeni bir zihniyet ve yeni bir sistem ile ilgili herhangi bir çaba içerisinde olmayıp, sadece vitrini değiştirmektedir. Kamuoyu tarafından tepkiyle karşılaşan bazı kişilikler yerine, onların aynı uslubuna sahip başkalarını getirmiştir. Buna yenilik değil, vitrin cilalaması denilir.

Bazı çevreler tarafından, Kılıcdaroğlu'nun solu ve CHP'yi toparlayacak bir karizmaya ve güce sahip olduğu da söylenmektedir. Bu konuda da pek iyimser olmamak gerektiğini düşünüyorum. Bir kere son on yıldır CHP kendisi bir sol parti olup olmadığı konusunda ciddi bir şüphe yaratmıştır. Solculuğu şüpheyle bakılan bir partinin solda birliğe öncülük etmesi düşünülemez. Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun yapması gereken en emel görev ; CHP’yi sağdan sola sapmasıdır. Bunun başarılması bile kendi başına önemli bir görev olacaktır.

Not: "21. Yüzyılda Kürtler" adlı kitabımı isteyenler  farasin@hotmail.com  mail adresime mesaj gönderebilirler.

Ahmet DERE / 26.05.2010

21 Nisan 2010 Çarşamba

20 yıl Öncesinden Bugüne


20 yıl öncesini hatırlıyorum, yani 1990 yılını. O zaman Kuzey Kürdistan’da serhildan süreci yeni başlamıştı, ülkemizin belli bazı bölgelerinde yavaş yavaş kitleselleşen bir güç oluşuyordu. Yurtsever olan insanlarımızda giderek kabaran duygular, umut veren çabalar ve geleceğe ilişkin hayaller birbirini güçlendirerek gelişiyordu. Özellikle Kürt aydın gençliğinde ciddi ciddi tartışmalar gelişiyor, mücadeleye katılım isteği öne çıkıyordu. Gerilla birlikleri çığ gibi büyüyor, türk ordusuna karşı yapılan eylemlerde büyük bir artış yaşanıyordu. Ve, ve çoğu Kürtlerde Bağımsız, Birleşik ve Demokratik Kürdistan hayali canlanıyordu. Benim de olgunlaşmaya başlayan gençliğim böyle bir atmosferde şekilleniyordu. Hayallerimiz büyük, geleceğe ilişkin umutluyduk.
20 yıl sonra, yani 2010 yılındayız. Yine Kürdistan’ın her alanında ve Kürtlerin bulundukları her bölgede mücadele devam ediyor. Dağlarda gerilla birlikleri, şehirlerde çeşitli kurum ve kuruluşların legal faaliyetleri ve onların yanı sıra özgün örgütlenmelerin ilegal çalışmaları devam ediyor. Yurtdışında ise, 1990’lara nazaran biraz daha az heyecanlı olsa da, toplantı, seminer, yürüyüş, miting, gece vbg etkinlikler düzenlenmektedir.

20 yıl önce kürt sorunu uluslararası alanda daha ciddi bir tartışma unsuru iken, bugün de, gerek Avrupa ve gerekse de diğer uluslararası güçlerin çeşitli kurumlarında, aynı sorun gündemdedir. Her ne kadar bazıları « Uluslararası güçler kürt sorununu gündemlerinden çıkarmışlar » deseler de gerçeğin öyle olmadığı aşikardir. 20 yıldan beridir verilen mücadele, paha biçilmez bir bedel sonucu da olsa, kürt halkı için inkarı mümkün olmayan bir düzey yaratmıştır. Ancak, 20 yıl önceki taleplere göre bir sonuçla karşılaşmayacağımız da gerçeğin ta kendisidir. Kabul etmezsek de, gerek dünyada gerekse de bölgemizde yaşanan durum ve ortaya çıkan yeni konjonktürel realite, öyle görülüyorki, bize bazı haksızlıkları kabul etirecektir. Haksızlık diyorum, çünkü Kürt halkının da diğer tüm halklar gibi kendi kaderini tayin etme ve özgür yaşama hakkına sahip olmalıdır. 20 yıl önceki hayalim buydu, bundan sonrakisi de öyle kalmaya devam edecektir. Bazı değerlerin hayali de hoş ve kiymetlidir.

20 yıl önceki Türkiye ile bugünki Türkiye arasında da ciddi bir paralelik vardır. Kürt realitesi ile ilgili bazı adımlar atılmış olmakla beraber, Kürtlerin ayrı bir halk olma hakkı henüz tanınmamakta ve bu konuda inkar ve kısmen de imha politikaları devam etmektedir. Eğer Kürtlerin özgürlük mücadelesi yenilmeyen bir halk gerçekliğini ortaya çıkarmamış olsaydı, 1930’lu yıllarda olduğu gibi, bugün de kaba güce dayalı imha politikaları sürdürülmüş olacaktı.

1990’larda Kürt milletvekilleri yaka paça meclisten alınıp cezaevine götürülürken, bugün ise halkın seçtiği bellediye başkanları benzer bir müameleyle karşılaşmakta, parti başkanı olan milletveili meclis üyeliğinden düşürülmekte ve üstelik çok sayıda polisin bulunduğu bir mekanda saldırıya uğruyor. 1990’larda milletvekilleri cezaevinde iken, bugün ise belediye başkanları aynı zindanların hücrelerindedirler. Varsın Taksim meydanı 1 Mayıs işçi bayramına açılsın, bunun Kürtlere karşı uygulanmakta olan politikalarla alakası yoktur.

Bu yazıyı okuyan bazıları şunu diyebilirler « 20 yılda hiçmi bir gelişme olmamıştır ?, bu kadar da inkarcı olmamak lazım », diyebilirler. Evet, ben de Türkiye’de bazı gelişmelerin olduğunu biliyorum , fakat burada önemli olan kürt sorunu ile ilgili durumdur. Sayısı birkaç yüz bin kişilik olan toplulukların bağımsız ve egemen oldukları bir dünyada olduğumuzu dikkate aldığımızda, bugün Kuzey Kürtlerine tanınan hak, hukuk ve adaletin abartılacak, hatta konuşulacak hiçbir tarafının olmadığını düşünüyorum.

20 yıldan beridir neden pek ciddi bir şeyin değişmediği konusunda herkesin kendine sorması gereken soruları vardır.

Ahmet DERE / 21.04.2010

28 Mart 2010 Pazar

Kürtler ve Yazarları

Her toplumun en aydın, en saygıdeğer ve sağduyulu kesimi arasında yazarların yeri belirgindir. Yazar sadece yazan değil, aynı zamanda okuyan, araştıran, bildiklerini toplumla paylaşan ve belli düzeyde topluma öncülük etmeyi kendi görevleri olarak bilen şahsiyetlerdir. Her toplumun bağrında çıkan yazarlar o topluma ait değerleri de tanımak, ona saygı göstermek ve aynı zamanda onu korumakla da sorumludur. Burada yazarların sahip olması gereken vasıfları uzun uzadıya yazma gibi bir niyetim olmadığı için bu kadarı kâfidir.

Bu yazıda vurgulamak istediğim esas husus ; Kürt Yazarlarının içinde bulundukları durum ve halkın onlara olan yaklaşımıdır.

Bugün Kürt internet sitelerine, yayınlanan gazete, dergi ve kitaplara bakıldığında yüzlerce « köşe yazarına » rastlamak mümkündür. Giderek artan bu « köşe yazarları » arasında ne kadar nitelikli bir sayı olduğu noktasında ciddi bir muğlaklık olmakla beraber, bunun sevindirici olduğunu da özellikle vurgulamak istiyorum. Zira yazan bir insan aynı zamanda düşünendir, kafa yorandır ve tekrar yazabilmesi için az da olsa okumak zorundadır. Sömürgeci güçler tarafından Kürtler sürekli cahil bırakılmaya çalışılmış, Dünya’dan kopuk tutulmuştur. Çok bilinçli bir şekilde yürütülen bu politikaya karşı ne kadar okur-yazar olursak o kadar onu boşa çıkarmış oluyoruz. Dolayısıyla, niteliği ne kadar zayıf olsa da, artan kürt « köşe yazarları » insanı sevindirmektedir.

Yazmanın iyi olduğunu yukarıda belirtmişim, ancak yazarken mümkün mertebe hakaret etme anlayışından uzak olması çok önemlidir. Hele hele sömürgeci güçleri neredeyse hiç görmeyen, yazılarının içeriği sadece kendine göre uygun görmediği Kürt Örgütlerini elleştirme temelinde kurgulanan « yazarları » gördüğümde pek de sevindiğimi söyleyemem. Elleştiri, niyetten uzak, pozitif niteliği olduğu müddetçe iyidir ve faydalıdır, ancak biz Kürtlerde bu durum henüz genelleşmemiş, oldukça eksik yanlarla doludur. Bu noktada herkesin dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Sevinmemesi gerekenleri sevindirmeyelim.

Artan köşe yazarları kadar olmasa da kitap yazan, yani gerçekten yazar olan Kürtlerin sayısında da kısmi bir artış vardır. Fakat bu yazarlarımızın ciddi sıkıntıları da mevcüttür. Anlayış bazında bu kesimde yaşanan belli sorunlara paralel olarak halkın da onlara sahip çıkmada oldukça geri bir durum söz konusudur. Her halk yazarını bağrında çıkardığı gibi yazarlarını onları besler de. Her Kürdün evinde türkçe, arapça, farsça veya başka dillerde kitap bulmak mümkündür ama aynı evlerde kürtçe bulmak pek olağan değildir. Halbuki, özellikle sömürgeci güçlerin ısrarla bize karşı uyguladıkları politikaları boşa çıkarmak için de olsa, her Kürdün evinde daha fazla kürtçe kitabın bulundurulması, hergün kürtçe gazete okuması gerekiyor. Evine kürtçe kitap almayan birinin kendi ana dilini daha iyi öğrenmesi ve onun gelişmesi için katkıda bulunması da düşünülemez.

Son yıllarda eli kalem tutan, eksikleri çok da olsa, Kürtlerin sayısında yaşanan artış, daha çok yabancı dillerde yazanlardır. Kürtçe’nin zengin ve aynı zamanda zor bir dil olduğu bir gerçektir, fakat bu hiçbir zaman bizim kendi ana dilimizi yazmamamız, veya az yazmamız için bir gerekçe olamaz. Aynı durum okuyucular için de geçerlidir, ana dilimizin zor olmasını onun ne kadar zengin olduğunu bilerek ona yaklaşmamız ve öğrenmemizi bir görev olarak bilmeliyiz.

Kendi ana dilimizde yazdıkça, okudukça kendi yazarlarımızın da gelişmesine katkıda bulunduğumuzu bilerek yaklaşmamız gerekmektedir. Kitapları, makaleleri okunan bir yazar daha fazla güç alır ve yaratıcı olur. Bu nedenle diyorum ki ; kürtçe okuyalım, kürtçe yazalım ve çevremizi de buna teşvik edelim.

Not : Daha önce bu konuda kürtçe yazdığım için bu sefer de türkçe yazma gereğini duydum.

Ahmet DERE / 29.03.2010

19 Mart 2010 Cuma

Ahmet DERE'nin dördüncü kitabı Fransızca çıktı

Ahmet DERE'nin ilk Fransızca kitabı olan "Les Kurdes, la Turquie et les Forces Internationales" Han Yayınları tarafından çıktı. 310 sayfadan oluşan kitap analiz ve araştırma yazılarından oluşup aynı zamanda bir dokumanter niteliğindedir. Kurtlerle ilgili ilk defadır bu şekilde kapsamlı ve zengin bir kitap yayınlanıyor.

Nisan ayından itibaren Fransa ve Belçika'daki kitapevlerinde bulunur.

Ayrıca bu kitabı isteyenler şimdiden   farasin@hotmail.com   adresinden sipariş verebilirler.

11 Mart 2010 Perşembe

AB’nin Yapmak Istediği Nedir ?

Bir haftadan beridir AB’nin, Kürtlerle ilgili, gerçekten ne yapmak istediğini anlamaya çalışıyorum. Uzun bir süredir AB’nin çeşitli kurumlarının faaliyetlerini izliyen biri olarak, son bir haftadan bu yana Belçika, Fransa, Italya ve Almanya’da Kürtlere karşı yapılan baskınların kime, veya kimlere hizmet etme temelinde gerçekleştirildiğini henüz anlamış değilim. Bana göre bu baskınları gerçekleştirenler de ne yaptıklarını pek net olarak görememektedirler. Dolayısıyla herkesin kafasında birçok soru işaretleri bulunmaktadır.

Belçika makamlarına göre bu operasyonlar kendi iç hukukunu ilgilendiren hususlarla alakalı olarak gerçekleştirilmiştir. Bunu doğrulamak için de «üç yıldan beri Kürt kurumları izlenmektedir, varılan sonuç itibariyle bu operasyonlar gerçekleştirilmiştir» biçiminde açıklama yapmaktadırlar. Fransa ve Italya’da yapılanların da bununla bağlantılı olduğu gösterilmektedir. Ancak bu izahatın pek gerçekçi olmadığı aşikardir. Böyle bir mantık AB’nin kendi iç güvenlik hukukuna ve asayiş kriterlerine de uygun değildir.

Bu operasyonların ABD’nin isteği doğrultusunda yapıldığına gelince ; Herşeyden önce ABD ile Avrupa arasında göründüğü gibi bir birliktelik olduğuna pek ihtimal vermiyorum. Bu iki güç arasında çok iyi yürüyen bir ilişki düzeyinin olduğuna ilişkin genel bir kanı vardır, ancak, özellikle Ortadoğu, Balkanlar, Rusya ve Kafkasya ile alakalı konularda perde arkasında ciddi sıkıntıların yaşandığını bellirtmek lazım. ABD’nin bu alanlardaki çıkarlarıyla ilgili Avrupa’dan kolay kolay destek alamadığını, bu güçler arasındaki diplomatik kanalların dönem dönem sıkıntılı anlar yaşadığını görmek mümkündür.

Türkiye’nin AB’ye girisi konusunda da ABD ile Avrupa Birliği arasında ciddi politik farklılıklar bulunmaktadır. Türkiye’nin adaylığı ABD tarafından çok arzulandığı bir gerçektir, ancak aynı durum AB’nin merkez güçleri tarafından istenmediğini de biliyoruz. Dolayısıyla bu iki gücün yaklaşımı arasındaki farklılık hem Türkiye ve hem de Kürt sorunu ile ilgili politikalarına da yansımaktadır.

Yukarıda vurguladığım hususları dikkate aldığımda, bugünlerde Avrupa’daki Kürt Kurumlarına karşı yürütülen operasyonların ADB siparişiyle yapılmadığını düşünüyorum. Bu operasyonlar olsa olsa Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı olup ama onu uzaklaştırmak istemeyenlerin isteğiyle Belçika’ya yaptırılmaktadır. Fransa, Italya ve Almanya’da yaşanan tutuklamaların da Belçika’nın isteği üzerine gerçekleştirildiği izlenimi verilmektedir. Geçmişte Kürtlere karşı operasyon yapmada Almanya’ Ilgiltere, Fransa gibi ülkeler görev alırken, bu sefer ise aynı görev Belçika’ya verilmiştir. Bunun nedenlerinden bir tanesi de, 19 Kasım 2009 tarihinde AB Konseyi’nin ilk Başkanlığına Belçika eski Başbakanı Herman Van Rompuy’un seçilmiş olmasıdır. Yani AB’nin çıkarları için gerekirse hukuk dışına da çıkmalısınız biçiminde bir görevdir verilen.

Olayın temel amacı Belçikalı yetkililer tarafından da pek anlaşılmış olduğunu tahmin etmiyorum. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan, tamamen haksız bir saldırı olan bu operasyonun iç yüzü yakında daha iyi anlaşılacaktır. Bu haksız saldırıya karşı ise Kürtlerin tepkisi olması gereken şekilde gelişmiştir. Daha da gelişecek olan tepki ve verilecek hukuki mücadeleyle hem Belçikalı ve hemde AB yetkilileri geri adım atmak ve Kürtlerden özür dilemek zorunda kalacaklardır.

Bu saldırılar ne ilk olmuştur ne de son olacaktır. Ortadoğu gibi dünyanın önemli merkezinde kendine yer edinmiş olan ve mücadelesini geliştiren Kürtler bu tur haksız saldırılarla da mücadele etmek zorundadır. Eğer kuralına göre mücadele edilse, hem hukuki ve hemde politik alanda kazanacak olan Kürt Halkı olacaktır, bunda kimsenin şüphesi olmasın.

Ahmet DERE / 11.03.2010

21 Şubat 2010 Pazar

AP Raporu ve Kürtler -Ahmet DERE-

11 Şubat günü Avrupa Parlamentosu Türkiye ile ilgili yıllık raporunu Strasbourg’daki Genel Kurulunda tartıştıktan sonra büyük oy çokluğuyla resmen kabul edip kamuoyuna açıkladı. Bu rapor geçen yıldan beri aynı kurumun dışişleri komisyonunda tartışılmaktadır. Yani söz konusu belgeye giren hususlar uzun bir süre ve geniş bir şekilde tartışılarak netleştirilmiş olanlardır, tesadüfi veya emrivaki bir rapor değildir.

Diğer bir husus da, özellikle türk basınında sık sık AP raporlarının uygulanabilir olmadıkları vurgulanıp durulmaktadır. Eğer Türkiye ile iyi şeyler yazılsa türk basını onu göklere çıkarır, öve öve bitirmez olacaktı. Oysa AP raporları Avrupa Birliğinin karar mercilerine referans teşkil eden en önemli belgelerdir. AP’nin karşı çıktığı kararlar ne AB Komisyonu ne de AB Zirvesi tarafından kolay kolay alınamaz.

Gelelim AP raporu ile Kürt Sorununa. Ben AB’nin bu kurumunun çalışmalarını 1993 yılından beri takip ediyorum. 2000 yılına kadar bu kurumda Kürt Sorunu ile ilgili hatırı sayılır tartışmaların yürütüldüğünü, kararların alındığını söylemek mümkündür. Ne zaman ki Kürt Özgürlük Hareketi strateji değişikliği yaptı ve gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çektiyse, işte o zaman AP’de ciddi bir tavır değişikliği gelişti. Açıktan olmasa da, dolaylı olarak savaşın durmasını istemeyen bir yaklaşım gelişti. Sadece Sol Gurup ve kısmen de Yeşiller Gurubu bu konuda biraz daha özgün bir politika izlemiş oldular, AP’nin diğer tüm gurupları hemfikir olup Kürt Sorunu ile ilgili yeni ve ortak bir konsept geliştirdiler.

Hollandalı Hıristiyan Demokrat Parlamenter Ria Oomen-Ruijten tarafından hazırlanan bu yılki raporda en fazla göze çarpan husus Türkiye’nin derhal askerlerini Kıbrıs’tan çekmesini istemesi olmuştur. Türk yetkilileri tarafından çok sert bir tepkiyle karşılanan husus da bu olmuştur.

Söz konusu raporun tartışıldıgı oturumda Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu yeni üyesi Stefan Füle de hazır bulundu ve Türkiye ile ilgili ilk resmi açıklamasını da yapmış oldu. Füle açık bir şekilde Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine tam uyumu sağlaması, temel hak ve özgürlüklere tam saygı göstermesi, dürüst bir sürecin yürütülmesini sağlaması ve AB’nin hazmetme kapasitesini dikkate alınması gerektigini vurguladı. Bu sözler daha önceki yetkililer tarafından da sık sık söylenmiş olsa da, Füle’nin ilk açıklamasında buna özellikle dikkat çekmesi önemli bir işarettir.

DTP'nin kapatılması da AP raporunda yer almıştır, ancak bu konuda daha çok kaide yerine getirilsin yaklaşımının ötesine geçmediğini de belirtmek gerekiyor. DTP'nin kapatılmasından ve parti üyelerine yönelik son tutuklamalardan sadece üzüntü duyulmuş olduğu belirtilen belgede, aynı zamanda Türkiye'de siyasi partilerin kapatılmasını düzenleyen yasaların Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi ve Avrupa Konseyi Venedik Komisyonunun önerileriyle uyumlu hale getirilmesi çağrısı da yapılmış ve bu konuda Türkiye'nin kapsamlı bir anayasa reformuna ihtiyaç duyduğu da tekrarlanmıştır.

Maalesef AP 2000 yılından beri hazırladığı tüm raporlarında tekrarladığı şablon paragrafı bu yılki raporunda da yerini korumuştur. Yani Kürt Özgürlük Hareketi yine terörist bir örgüt olarak nitelendirilmiş ve silahlarını bırakarak Türkiye hükümetinin siyasi inisiyatifine cevap vermesi gerektiği istenmiştir.

Genel olarak rapora bakıldığında, ne yazıkki AP gelenekselleşmiş Avrupa Birliğinin Kürt Sorunu ile ilgili ikiyüzlü politikasına sadık kaldığını birkez daha tekrarlamış olmaktadır. Burada yine Kürt örgütleri, ve özellikle de BDP üzerine önemli görev ve sorumluluklar düşmektedir.

Ahmet DERE / 21.02.2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

Düşünce Özgürlüğü

Binlerce yıldır insanlık çeşitli güçlerin hegemonyası altında yaşamış, gelişen düşüncesi de ilgili güçlerin çıkarlarına göre şekilenmiştir. Grek Filozofları olan Sokrates, Aristo, Eflatun ve diğerlerinin verdikleri mücadeleyi ”Antik Çağ” a ait olarak değerlendirdiğimiz için modern çağın mücadelesiyle karşılaştıramayız. Dolayısıyla Rönesanstan sonra esas olarak Fransa Burjuva Devrimiyle birlikte (1789), başta Avrupa’da olmak üzere, düşünce özgürlüğü ile ilgili beli kıpırdamalar sözkonusu olmuştur. Daha öncesinde, 17. yüzyılda, Galile’nin ”dünya dönüyor” diyerek Engizisyon mahkemelerinde yargılandığını biliyoruz. Ancak Galile’nin, kerhen de olsa, geri adım atması onun gösterdiği çabalar düşünce özgürlüğü mücadelesi hanesine yazılmamıştır.

Katı feodal değer yargılarının, teokratik ve otokratik yönetim sistemlerinin hâkim olduğu 18. ve 19. yüzyıllar bu mücadele alanı açısından pek olumlu bir süreç sayılmamaktadır. Esas olarak 20. yüzyılın ilk çeyreğiyle beraber giderek toplumun birçok kesiminde taban bulan bir düşünce özgürlüğü mücadelesi gerçeği ortaya çıktığını görüyoruz. Henüz bir çok yönüyle eksik olan bu mücadele 21. yüzyılı önemli bir zaferle taçlandıracağına inanıyorum.

Geri kalmış ülkelerin bu mücadele alanıyla ilgili sicilleri oldukça kabarıktır. Türkiye bu kategoridedir. 1970’lerden sonra bu alanda belli bir gelişme yaşanıyor olsa da henüz ciddi problemlerin olduğu bir ülke olduğunu da biliyoruz. Mevcüt durumda yüzlerce Kürt ve Türk aydını düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde tutulmaktadırlar. Bir anlamda Kürtlerin ve demokratların düşünceleri önemli bir tehlike olarak görülmektedir. Öyle zanediyorum ki bu konuda Türkiye Cumhuriyeti daha ciddi ve sancılı bir süreçten geçecektir. 21. yüzyıl, her alanda olduğu gibi, özellikle düşünce özgürlüğü alanında Türkiye’ye başka bir şans tanımayacaktır.

Kürtlerdeki düşünce özgürlüğü mücadelesi ile genel anlamda özgürlük ve demokrasi mücadelesi içiçe gelişmiştir. Zira Kürtlerin düşüncesi ile madi ve fiziki varlıkları aynı düzeyde zincire vurulmuştur. Bu zincirden kurtulmanın yolu bireyin öziradesi ve özgüveninden geçmektedir. Kendi iradesine değil başkalarına bağımlılık hali Kürtlerde kökleşmiş bir hastalık olmuştur. Ne var ki bu durum henüz biz Kürtlerde önemli bir etkiye sahiptir. Aşılması kaçınılmaz olup sağlıklı bir kişiliğin buradan geçtiğini bilmeliyiz.

Ulusal Kurtuluş Mücadelelerinin dünyada örgütlendikleri ve geliştikleri yıllar olan 1970’lerden sonra düşünce özgürlüğü alanındaki mücadele de daha ciddi bir boyut kazanmış ve modern bir sürecin başlangıcı yapılmıştır. Kürtler açısından olaya bakıldığında bu süreç Kürdistan’ın her dört parçasında da yeniden uyanış anlamında gelişen örgütlenmelere yol açmış, giderek 1980’li yıllara gelindiğinde ise daha çağdaş örgütlenmelerin yaratılmasına vesile olmuştur. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi, özellikle 1990’lı yıllardan sonra yenilemiyecek bir güce sahip olmuş ise bunda 1970’lerden sonra gelişen mücadele ve özellikle de düşünsel anlamda yaşanan devrimle mümkün olmuştur.

Özgürlük anlamında yaşanan tüm gelişme alanlarında olduğu gibi, düşünce özgürlüğü alanında da 1990’li yıllar Kürtler için ayrı bir öneme sahiptir. Genel duruma bağlı olarak, Kürtler yavaş yavaş kendi medya araçlarına da bu süreçte kavuştular. İlk Kürt Televizyonu olan MED TV bu yıllarda açılmış diğerleri onu izlemişlerdir. Henüz yeterli olmasa ve parçalı bir duruş sergileseler de Kürtlerin medya araçları düşünce özgürlüğüne de önemli oranda hizmet etmektedir. Günümüzde medya araçlarının düşüncenin gelişimi üzerinde yadsınamaz bir etkisi olduğunu kimse inkâr edemez. Dolayısıyla egemen güçlerin çeşitli baskılarına rağmen Kürtler kendi öz medya araçlarını geliştirme mücadelesinden vazgeçmemektedirler. Bu araçların doğru kulanılması durumunda Kürtlerin tarihinde yeni sayfalar açılacaktır. Er veya geç olması kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Genel özgürlükler ve evrensel haklar bağlamında düşünce özgürlüğünün yeri çok belirleyici olduğunu herkes dile getiriyor. Varlığını korumak isteyen herhangi bir halk herşeyden önce bu özgürlük alanından vazgeçmemeli, herşeye rağmen onu koruyup geliştirmelidir. Aksi halde ne onurlu bir yaşamdan bahsedilebilir ne de insan olmaktan.

Not: 21. Yüzyılda Kürtler adlı kitabımda bu konu genişçe değerlendirilmiştir.

Ahmet DERE / 07.02.2010

21 Ocak 2010 Perşembe

Kürt Aydını Üzerine

Son 20 yıldır biz Kürtlerde « Aydın » kavramı en çok kulanılan bir olgu haline gelmiştir. Daha önceki süreçlere bakıldığında « Kürt Aydını » kavramı o kadar sık dillendirilmemiş ve de üzerinde durulmamıştır. Şüphesiz bu durumun kaynağında yatan önemli nedenler vardır.

Herşeyden önce 1990’lardan bu yana « Kürt Aydını » kavramının sık sık kulanılmasının başlıca nedeni gelişen özgürlük mücadelesinin yaratığı etkidir. Hiçbirşey mücadele verilmeden elde edilemeyeceği gerçeği burada da önem arzetmektedir. Bunu söylerken 1990’lardan önce hiç mücadele verilmediğini belirtmiyorum. Kürt halkının tarihi mücadelelerle doludur ve bu yolda kahramanlar yaratılmıştır. Ancak ideolojik ve politik öncülüğü yetkin olan mücadele 1970’lerden sonra gelişmiş ve 1990’lardan sonra da giderek aydın sayılabilecek bir tabakayı da beraberinde yaratmıştır. Bu süreç Kuzey Kürdistan’da başlatılarak giderek Doğu, Güney ve Güney Batı parçalarında da etkisini yaratmıştır. Ve Kürtlerde esas olarak aydınlama süreci bu tarihten sonra başlamıştır.

1970’lerden önce varolan Kürt aydınları halkın içinden çıkmayıp daha çok elit bir kesimin, yani Şeyh, Ağa, devletin memurları konumunda olan İmam ve ezelden beri devletin yanında yer alan İşbirlikçi ailelerin çocuklarıdırlar. Aralarında çok azı elit olmayan tabakanın içinden çıkmıştır. Umarım bazı amcalarım ve ağabeylerim bu sözlerimden rahatsız olmayacaklardır. Gerçek budur, başka türlü tarifi yapılamaz.

Hepimiz biliyoruz ki 1990’lardan sonra Kürtler tarafından çok sayıda gazete, dergi vbg. yayın organları çıkarılmıştır. Yine bu süreç içerisinde, başta MED TV olmak üzere, 10 civarında Kürt televizyonları ve o kadar da radyo yayın yapmaktadırlar. Bu dönemde Kürtler tarafından yazılan kitap sayısında da olumlu bir artış ve aynı zamanda niteliğinde de belli bir gelişme söz konusudur. Tüm bunların yanı sıra Kürtlerin kendini ifade edebildiği sayısız toplantı, konferans, panel, seminer vbg etkinlikler yapılmıştır. Bu faaliyetler eli kalem tutan ve okuma yazması olan çoğu Kürtleri daha fazla okumaya, araştırma yapmaya, yazmaya ve düşüncelerini daha rahat ifade etmeye teşvik etmiştir. Kürt Aydını olmak artık elit bir tabakanın sınırlarının dışına çıkmış halkın tüm kesimlerini kapsayan bir olgu haline gelmiştir. Yani Kürt Aydını olmak belli bir kesimin tekelinden çıkmıştır.

Gerçek diyebileceğimiz Kürt Aydınlanma süreci 1970’lerde gelişmeye başlayıp 1990’lardan sonra ise halkın bağrında yavaş yavaş yer edinmiştir. Yaşanan bu olumlu sürece rağmen, ne var ki halen de gerçek Kürt Aydını yaratılamamıştır, veya hastalıklardan arındırılmış bir Kürt Aydını söz konusu değildir. Bunun olabilmesi için sanırım daha epey yıllara ihtiyacımız vardır.

Bir kere aydın olmanın temel kıstaslarından bir tanesi açık sözlü olmak, çekinmeden gerçekleri söylemek ve onları savunmaktır. Bunun için ise özgüven ve cesaret gerekmektedir. Yine buna bağlı olarak bireysel kaygılardan uzak olmayı ve bedel ödemeyi göze almayı da bilmeyi gerektirir. Bu vasıflara sahip olmayan biri topluma öncülük yapamaz, topluma öncülük yapamayan ise aydın olamaz. Tüm bunlarla birlikte aydın olan kişi için her anı okuma, araştırma, yazma ve toplumun yararı için düşünceyi geliştirebilme gücünü de kaçınılmaz kılar. Ve en önemlisi de aydın olan söz ve pratiğini birleştirebilendir.

Şimdi düşünüyorum, yükarıda saydığım vasıflara uygun olarak kaç tane Kürt Aydını vardır ? Bu noktada ne yazık ki pek iyimser değilim. Bugün kendine « Aydınım » diyen Kürtlerin önemli bir bölümü partizancılık yapmaktadır. Oysa partizancılık yapan biri, ne kadar okumuş ve yazmış olursa olsun, bağımsız düşünememektedir. Bazıları diyebilir ki « ben hiç bir örgüte veya partiye üye değilim », ama bilinmeli ki partizancı olmak için illa belli bir örgüte üye olmayı gerektirmez. Eğer yaklaşımında bir tarafa yakın olup bazılarına karşı da mesafeli bir duruş varsa ve hatta yıllarca mücadele verenlere karşı saygı duyma gibi bir sorumluluk hisetmiyorsan o zaman partizancısın, bunun başka bir izahı yoktur.

Bu yazdıklarıma bazıları kızabilir ama gerçek budur. Dolayısıyla, ben kendimi Kürt Aydını kategorisinde görmediğim gibi, bu kategoride görebildiğim çok az şahsiyetimiz vardır.

1970’lerden bu yana önemli bir mesafe katedilmiştir, bundan sonra da daha olumlu gelişmeler olacaktır elbette. Umudum odur ki günün birinde kendini partizancılık zihniyetinden kurtarmış, birilerine çamur atma mesleğini bırakmış ve toplumun bütününe örnek olma ve yol gösterme sorumlülüğünü hiseden bir « Kürt Aydını » olacaktır.

Kürt Aydını olmanın sorumluluğu salt birilerine karşıtlık yapmayı temel bir uğraş haline getirmekle yerine getirilemez. Maalesef bugünki tabloya bakıldığında büyük bir bölümünde egemen olan zihniyet budur. Bu mentalite çoğu yerde gerçekleri de tersyüz edebilmektedir.

Burada değinmeden geçemiyeceğim diğer bir husus da Kürtçe ile ilgilidir. Kendine « Aydınım » diyen bazı Kürt yazarlar kendi anadilinde yazmayı ya becerememektedirler ya da küçümsemektedirler. Her ikisi de « Ben bir Kürt Aydınıyım » diyenlere yakışmamaktadır. Kendi anadilinde yazma ve konuşma becerisini gösteremeyen birinin öncülük yapması, topluma örnek olması düşünülebilirmi ?. Böyleleri isterse Türkçe, Farça, Arapça veya başka dillerde onlarca kitapları olsun, benim bildiğim Kürt Aydın Kategorisine girmeleri mümkün olamaz.

Ahmet DERE / 21.01.2010

7 Ocak 2010 Perşembe

Yeni Çıktı

Gazeteci/ Yazar Ahmet DERE'nin üçüncü kitabı
Gordios Yayınları tarafından çıktı.

" 21. Yüzyılda Kürtler" adlı bu kitapta parçalanmış ve dünyada devleti olmayan en büyük halk olan Kürtlerin geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili önemli bazı hususlara dikat çekilmiştir. Aynı zamanda uluslararası güçlerin Kürtlerle ve Türkiye ile ilgili politikalarının da ele alındığı bu eser, Kürt Halkının Çağdaş Özgürlük Mücadelesiyle ilgili önemli bir analiz ve araştırma eseridir.

Başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, Türkiye ve diğer ülkelerden kitap istenebilir. Mail adresi: farasin@hotmail.com

Ayrıca Fransa'nın Paris kentinde Özgül Kitabevi'nde, Strasbourg'da da Librairie Internationale'de (Place Kleber) ve Isviçre'nin Basel kentinde Özgür Kitap ve Müzik Evi'nde bulunur.


İçindekiler
-- Giriş
Bölüm I
-- KÜRTLERİN KISA GEÇMİŞİ HAKKINDA
- Kuzey-Batı Kürdistan ve Türkiye
- Doğu Kürdistan Kürtleri ve İran
- İrak, Güney Kürdistan Kürtleri ve Gelinen Aşama
* YNK’nin Kuruluşu ve Sonraki Süreç
* Otonomi Anlaşmaları
* Güney Kürdistan Bölgesi İkiye Parçalanır
- Güney-Batı Kürdistan ve Suriye Devleti
- Çağdaş Özgürlük Mücadelesi ve Sonuçları
Bölüm II
-- ORTADOĞU VE KÜRTLER
- Uluslararası Güçlerin Ortadoğu Eksenli Egemenlik Hesapları
- Konjonktürel Gelişmelerin Merkezinde Kürdistan
- Kritik bir Dönemeçten Geçerken
Bölüm III
- KÜRTLER VE AVRUPA
- Kurumsal Olarak Avrupa Birliği ve Kürt Sorunu
- Diasporal Güç Olmak ve Kürtler
- Avrupa Konseyi’nde Türkiye Sicili ve Kürt Realitesi
- Avrupa’da Seçimler ve Kürtlerin Temsiliyet Sorunu
- AB’nin Geleceğinde Kürtler
- AB Mantığı ve Terörizm
- 2009 Yılı ile Beraber Gelişen Yeni Konsept ve Kürtler
Bölüm IV
-- TÜRKİYE’NİN AB YOLCULUĞU
- AB-Türkiye Sürecinde Yeni Dönem ve Kürtler
- Türkiye’nin AB’ye Katılım Sürecinde Kürtler ve Avrupa
- Müzakere Sürecinde AB Kriterleri
- Türkiye-AB Katılım Sürecinde AP Raporları
- Avrupa Parlamentosu’nda Yapılan Kürt Konferansları
- AB Ekseninde Türkiye ve Kıbrıs Sorunu
- Günümüz AB'ye Uygun bir Türkiye Nasıl Olmalı
- AB'nin Türkiye Siyaseti ve Kürtler
Bölüm V
-- 21. YÜZYILA GİRİŞTE TÜRKİYE
- Türkiye'de Gelişen Fundemantalizm ve Nasyonalizm
- Düşünce Özgürlüğü, Kürtler ve Türkiye Cumhuriyeti
- Kürt Sorununa Çözümde Çıkmaz Nokta
- Kürt Sorununda Yıkılan Tabular
* Gelişen Yeni Uluslararası Konsept
- Devlet Yetkilileri Tecrübesiz Olunca
Bölüm VI
-- ULUSLARARASI KRİTERLER VE KÜRT ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ
- Uluslararası Savaş Hukuku, Türkiye ve Kürtler
* Uluslararası Örfi İnsancıl Hukuku ve Kuralları
- Hakikatlerin Araştırılması ve Toplumsal Mutabakat
* Hakikat Komisyonları Konusunda Bazı Örnekler
-Kürt Sorununa Çözüm için Barış ve Diyalog İnisiyatifleri

30 Aralık 2009 Çarşamba

2009 yılı geride kalırken « Demokratîk Açılım »


Demokratik Açılım fenomeni Türkiye’nin bir ihtiyacı olsa sa AKP tarafından içi boş ve suni tartışmalarla Türkiye’nin gündemine sokulmuştur. 6 aydır bu tartışmalar sürdürülmektedir. Bu süre çok uzun olmayabilir ama bilinmeli ki bazen 6 aylık süre zarfında çok büyük işler de başarılabilir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri yaşanan bir sorunun 6 aylık bir süre zarfında çözüme kavuşturulmasını istemek elbette makul sayılmaz, ama bu süre zarfında en azından birkaç adım ileri atılabilir idi, veya iyimser bazı somut işaretler verilebilir idi. Herkesin malumudur ki görünürde ve kamuoyuna yansıyan henüz ciddi sayılabilecek birşey yoktur, eğer varsa ve ben göremiyorsam lütfen birileri bana da göstersin.

Demokratik Açılım bugün olmasa da yarın, yarın olmasa da obürsü gün gerçekleşmek zorundadır. Bu nedenle sözkonusu gerçeklik AKP tarafından ve samimi olmayan yaklaşımlarla dilendirildiğinde kamuoyu nezdinde rahatlıkla kabul görmüştür. Türkiye’nin geri ve sürekli problemli olmasını isteyenler ise bu sürece karşı çıkmışlardır. Kürt sorunu konusunda farklı görülen bu iki yaklaşım aslında aynı çizgide buluşmaktadırlar. Her ikisinin de temel amacı Özgür Kürdün tüm çabalarını boşa çıkarmak ve « Ne Mutlu Türküm Diyene » sloganına uygun bir süreci devam ettirmektir.

DTP’nin kapatılması ve akabinde de aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu çok sayıda BDP yöneticisinin gözaltına alınması ve çok kötü bir müameleye maruz bırakılması AKP’nin ne kadar ikiyüzlü olduğunu birkez daha gözler önüne sermiştir. 25 Aralık günü Diyarbakır adliyesinin önünde verilen fotoğraf tüm Kürtlerin onurunu incitmiştir. Bu konuda onuru incinmeyen Kürt varsa olsa olsa aslını inkar etmiş ve soyuna ihanet etmiş biri olabilir. Aynı şeyin demokrat Türk aydınlarının kendi onurunu koruması için de geçerlidir.

2010 yılına girerken Türkiye daha karmaşık ve çatışmalı bir hal almaktadır. Bir taraftan Ordu ile hükümet arasında gizli bir savaş sürerken diğer taraftan da devletin bu iki gücü Kürt sorunu konusunda aynı cephede, omuz omuza mücadele ettiklerini görmekteyiz. Kürt cephesine bakıldığında ise, geçen süreçlere göre özgürlüğü için mücadele etme noktasında daha azimli bir duruşu sözkonusudur. Gerek silahlı mücadele saflarında bulunanlar gerekse de siyasal ve sosyal mücadele alanında olanlarda ciddi bir kararlılık görülmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki yılın pek sakin geçmeyeceğini, eğer devlet tarafından sağduyulu bir yaklaşım geliştirilmezse, çatışmalı bir durumun ülkede egemen olacağını şimdiden görülebilmektedir.

Nisan 2009’da DTP yöneticilerine karşı yapılan operasyon ve son olarak da DTP’nin kapatılmasına rağmen Kürtlerin gösterdikleri metanet ve sabır karşısında devletin takındığı tavır ve son olarak da yapılan BDP oparasyonu karşısında Kürt tarafından beklenen birşeyin kalmadığını bellirtmek gerekiyor. Az da olsa vicdanı olanlar gelinen aşamada Kürtlerden birşey istememelidir.

2010 yılının Türkiye’ye fayda getiren bir yıl olması isteniyorsa bunun için devletin ve hükümetin demokratikleşme konusunda ciddi adımlar atmasından başka kimseden birşey istenmemelidir. Seçilmiş belediye başkanlarının eline kelepçe takarak ülke ve dünya kamuoyuna görüntü vermeye zorlayan mantık teşhir edilmediği ve Kürtlerden özür dilenmediği müddetçe Kürtlerden hiç birşey beklenmemelidir.

Yaşananlar karşısında daha azimli bir mücadele yılına girildiği şüphesizdir. Özellikle BDP için 2010 yılı demokratik zeminde sonuna kadar mücadele etmenin temel görev olarak belenmesi lazım. Öyle zanediyorumki BDP kendi katında bundan başka da bir seçeneği düşünmemektedir.

Yazımı noktalarken tüm okuyucuların yeni yılını kutlar nice mutlu yıllar dilerim. 2010 yılının savaşsız ve özgürlük kokan çiçeklerle bezelli olmasını temeni ederim.

Ahmet DERE 30.12.2009

22 Aralık 2009 Salı

Eşitlik İlkesi ve DTP Sonrası

11 Aralık 2009 tarihinden bu yana Türkiye’de yeni bir sayfanın açılmış olduğunu söylemek henüz erken olsa da, öylesi bir gerçeklik şimdiden yaşamın bir parçası haline gelmiştir. 2007’den beri DTP ile ilgili süren kapatma davasının alelacele sonuçlandırılması bir dönemin kapandığını, yeni bir sürecin başlangıcı olma noktasında önemli bir işarettir. Bu konuda önümüzdeki aylarda daha somüt verilerin ortaya çıkacağını hepimiz göreceğiz.

Anayasa Mahkemesinin kapatma kararından sonra DTP’li milletvekillerinin Barış ve Demokrasi Partisine katılmalarıyla birlikte TBMM’ye dönmeleri eski sürecin normal devamı olarak görülmemelidir. Bu dönüş yeni bir dönemi beraberinde geliştirecek, geliştirmelidir.

Girilen yeni süreç yakın geçmişte yaşananları unutturmaz, yaşanan acıları dindiremez. Toplumsal olaylar zihinlerde yer edindiği için unuturulması hem uzun süre ister ve hem de ciddi çaba gerektirir. Mevcut durumda gördüğüm Türkiye tablosunda böyle bir iyimserliğin olmasını ve günlük yaşamın bir parçası haline gelmesini çok arzuladığımı belirteyim.

DTP’nin kapatılması Kürtleri derinden yaralamıştır. Malum bazı çevrelerce alkışlarla karşılanmış olsa da bunu tüm Türkiye’ye veya Türklere maletmek de haksızlık olacaktır. Anayasa Mahkemesinin verdiği karardan ötürü vicdanı rahatsız olan önemli bir türk kamuoyu olduğunu da düşünüyorum. Anayasanın yazılı maddelerine göre davrandıklarını söyleyen ve görevini icra ettiklerini beyaneden mahkeme üyelerinin kamuoyu nezdinde ciddi bir rahatsızlığın yaratılmasına vesile olduklarını unutmamalıdırlar. Mahkemenin, söylendiği gibi, eşit ve tarafsız davrandığına dair Kürtleri ve Türkiyeli demokrat çevreleri inandırması pek mümkün değildir. Kompozisyonunda da eşitlik ilkesi esas alınmayan « Yüce » Mahkemenin Kürtlerle ilgili eşit ve demokratik davrandığına inanmak çok zordur. Mahkeme üyeleri DTP’yi kapatırken vicdanen rahat olduklarını tahmin ediyorum, aksi halde bu şekilde oy birliğiyle karar vermeleri sözkonusu olamazdı. Ancak milyonların onların vicdanı rahat olsa da milyonların vicdanını da rahatsız etmişlerdir. Onlar bugün bu gerçekliğin farkında olmayabilirler, ama tarih herşeyi not etmiştir.

Türkiye’de bir Kürt istediği yere gelebilir diyenlere « Yüce Mahkemenizin kimlerden oluştuğuna bakın » demek gerekiyor. « Türkiye Türklerindir » mantığıyla oluşturulan böylesi bir kurumun çok eşit ve demokratik karar vermesine hangi Kürt inanır ?. Ancak şimdiye kadar böyle olduğu için bundan sonra da böyle devam edeceğini kimse garantileyemez. Günün birinde Kürtler için de hakedilen her kapı açık olacaktır elbet. Zira, gerek Kürtler gerekse de Türkiyeli demokrat çevrelerin bu konuda hatırı sayılır mücadeleleri vardır ve bu çabalar sonuç verecektir. Yeterki samimi ve vicdanlı davranan, küçük de olsa, bir irade olsun.

DTP’li milletvekilleri çok haklı ve yerinde bir kararla meclisten istifa edeceklerini açıkladılar. Bu açıklamayı Diyarbakır’da yapmaları da başka önemli bir yaklaşım oldu. 18 Aralık günü yeni bir kararla BDT’ye katılacaklarını duyurup istifa kararlarını meclise sunmayacaklarını beyan etmeleriyse daha önemli bir karar ve yaklaşım olmuştur. Bu tavırlarıyla sanıyorum birçok yere mesaj vermiş oldular. Başta AKP hükümeti olmak üzere, Türkiye’de karar mercii olan her kurumun bundan ders çıkarması gerekiyor. Buradan hareketle artık « Eşitlik » ve « Demokratik » kavramların içeriği doldurulmalıdır. Hiçbir kurumun Türkiye’ye zaman kaybettirme ve fırsatları kaçırtma lüksü olmamalıdır.

Gelinen aşamada eski DTP’li ve yeni BDP’lilerin de önemli bir misyonla karşı karşıya olduklarını hatırlatmak lazım. Soyut özelleştirilerle geçmişte yapılan hataların telafisi mümkün değildir. Bu noktadan hareketle üzerlerine düşen sorumluluklarını layıkıyla yerine getirmeleri lazım. Yeni süreç aynı zamanda yeni bir yaklaşımı ve ona uygun bir de uslübü gerektirmektedir. Önemli olan karanlıklarda sekelemeden yürüyebilmektir.

Ahmet DERE / 22.12.2009

17 Aralık 2009 Perşembe

Uluslararası PEN Başkanı Eugene Schoulgin "DTP'nin kapatılmasından dolayı kendimi yaralı hisediyorum"

Eugen Schoulgin'in Kürt PEN Başkanı Dr. Zerdeşt Hajo'ya yazdığı mektupla DTP'nin kapatılmasından dolayı kendini yaralı hisettiğini belirterek " Inanıyorum ki, DTP'nin kapatılmasından sonra hepimizin acısı büyüktür. Sorumluluğu olanlar bu umutsuzluğu yaratıkları zaman insan dünyadan soğuyor" diyerek üzgün olduğunu bellirti.

Açıklamasında "Türkiye'de asker ve yargı mensuplarının birlikte tango (halay) oynamaları büyük bir tehlikenin işaretidir. Diğer taraftan ben DTP milletvekillerinin istifa etmelerini de yerinde bulmuyorum, bana göre geri çekilmemeliydiler" biçiminde görüşünü bellirtmiştir.

15 Aralık 2009 Salı

AP'de DTP'nin Kapatılmasına Karşı Tepki

Bugün, 15 Aralık, Avrupa Parlamentosu'nun Strasbourg'daki binasında yapılan grup basın toplantılarında DTP'nin kapatılmasıyla ilgili tepkiler d dile geldi. Sosyalist Grup Başkanı Martin Schulz yaptığı kısa açıklamada şunlara yer verdi " DTP'nin kapatılması ciddi bir hata olmuştur. Türkiye açısından aynı zamanda ciddi bir tehlikeyi de teşkil etmektedir. Bu olay Türkiye'nin AB ile yürüttüğü müzakere sürecini de olumsuz yönde etkiliyecektir. Türkiye'de ilişkide olduğumuz kesimler vardır ve onlarla bu süreci değerlendiriyoruz. Kürt sorunu konusunda çabalarımızı sürdüreceğiz"

Yeşiller Grubu Eş-Başkanı Dniel Cohn-Bendit ise yaptığı basın toplantısında, Roj Tv muhabirinin sorusu üzerine şunları söyledi; " DP'nin kapatılması AKP'nin bir sabotajıdır. AKP ciddi bir hata yapmıştır ve bu gidiş tehlikelidir. Ben DTP milletvekillerinin istifasını da doğru bir yaklaşım olarak görmüyorum. Türkiye Meclisinde elde ettikleri mevzileri bırakmamaları gerekiyor. AP olarak 2010 Ocak ayında bu sorunu daha geniş bir şekilde tartışacağız"

Faraşîn BlogNews
15.12.2009 / Strasbourg

12 Aralık 2009 Cumartesi

Hakim Türk Zihniyeti

Kürt sorunu Ortadoğunun kanayan yarası olarak gündemin önemli maddesi olarak yerini koruyor. Bu gündem maddesi sadece Ortadoğu’da değil aynı zamanda uluslararası arenada da önemini korumaktadır. Genel havaya bakıldığında bu kanayan yara daha uzun bir süre sıcaklığını koruyacaktır.

Geçen Cuma günü itibariyle, yani 11 Aralık 2009 tarihinden beri DTP türk hukuk mantığı tarafından kapatılmıştır. Böyle bir kararın verileceği önceden belliydi. Ne yazıkki değişen dünya konjonktürüne göre Türkiye halen geçmişte ısrarlıdır ve ısrarlı olmaya devam edeceğe benziyor. Bu mantığın egemen olduğu sürecin kazanımları olmadığı gibi en fazla zararı da, başta Kürt Halkı olmak üzere Türkiye’de yaşayan tüm halklara olmuştur.

Gerek Kürt halkının özgürlük mücadelesi açısından olsun gerekse de Türkiye’deki diğer tüm halklar açısından daha kararlı ve etkin bir mücadele süreci başlamıştır. Bu noktada aklı başında olan herkesin hemfikir olduğunu biliyoruz.

DTP’nin kapatılması Kürt halkının özgürlük mücadelesini sekteye uğratamaz veya engeleyemez, bu kararla sadece Türkiye’ye ve onun geleceğine ciddi bir darbe vurulmuştur. Bundan sonraki sürecin nasıl gelişeceği, nelerin yaşanacağı önemlidir. Bu antidemokratik yaklaşımlardan sonra Kürtlerin daha iyi ve azimli bir şekilde mücadelelerini yürüteceklerine dair kimsenin şüphesi yoktur. Ve süreç ne kadar zor ve çelmelerle dolu olsa da ne Kürtler gelinen noktadan geri adım atacaklar ne de hakim türk zihniyeti emeline ulaşacaktır.

Bana göre bugünden sonra Türkiye’de yaşayan ve sağduyulu olan herkesin üzerine düşen temel görev şudur ; yepyeni bir sürecin başlangıç yapması için elinden geleni yapmasıdır. Eğer daha azimli bir mücadele yürütülemez ise o zaman küflenmiş yasakçı zihniyet ile onun borazanları durumunda olan Baykal ve Bahçeli sevineceklerdir.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılınç DTP ile ilgili kararı açıklarken en başta vurguladığı husus AIHM’nin Batasuna ile ilgili kararı idi. Bence Haşim Kılınç ne Türkiye gerçekliğini ne de Avrupa Birliği realitesini iyi okumamış ve değerlendirememektedir. Günümüz Ispanyası ile Türkiye arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Ispanya’da hem Katalanlar ve hemde Basklar çok geniş özerkliğe sahip olup kendi kendilerini yönetebilmektedirler. Kürtlerin Türkiye’den talep ettikleriyse sözkonusu bu iki halkın sahip oldukları hakların çok gerisindedir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve stabiliteye kavuşması AB müesesesinin pek de umurunda olmadığını belirteyim. DTP’nin kapatılmasına ilişkin bu müesesenin pek ciddi bir tavır geliştirmeyeceğini rahatlıkla tahmin ediyorum. Bu nedenle ne Kürtlerin ne de Türklerin kendi sorunlarını çözmede Avrupa’ya bel bağlamaları olsa olsa gafilik olur ve her iki tarafı da çıkmaza sürükler.

Hiçbir ülkede demokrasi ne şiddetin gölgesinde ne de yasaklarla kurulamaz, hatta bu konuda yol bile alması mümkün değildir. Dolayısıyla herkesin akl-ı selim hareket ederek, şimdiye kadar yaşanan hatalardan ders çıkarıp Türkiye halklarına çağdaş dünyanın kapısını açma noktasında görevini yapmalıdır.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana Kürtlere karşı daimi bir şekilde ayrımcılığın yapıldığı tartışma gerektirmez bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Gelinen aşamada intikamvari bir zihniyetle değil, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin, çözümleyici bir mentaliteyle kendi sorunlarına karşı gereken duyarlılığı ve hasasiyeti göstermeleri elzemdir.

Ahmet DERE / 12.12.2009

3 Aralık 2009 Perşembe

Hapishanelerdeki şartlar iyileştirilmeli



Öcalan’a yönelik tecrit kaldırılmalıdır!

Tutuklu ve hükümlülerin yaşam koşullarının iyileştirilmesinin ne anlama geldiğini artık herkes öğrenmiş bulunuyor. Görevdeki hükümet ve Adalet Bakanı, “iyileştirme”den söz etti mi, bunun anlamı tutuklu ve hükümlüler için yeni kısıtlamalar demektir.

“Hayata dönüş operasyonu”nu hatırlayalım… Klasik hapishanelerin boşaltılıp, buradaki politik tutsakların F Tipi cezaevlerine nakli için büyük bir operasyon yapılmış, ölenler ve yaralananlar olmuştu. Zamanın hükümetinin iddiasına göre, F Tipi cezaevleri “insan haklarına uygun”du. Yaşanan süreçte ise tersi görüldü: Tecrit koşullarında ağırlaşan psikolojik rahatsızlıklar, hücrelerde tek başına bırakılmış politik tutsakların haklarını arama mücadelesinin gerilemesi ve cezaevi yönetimlerinin keyfi uygulamalarında belirgin bir artış…

Çok sayıda politik tutuklu ve hükümlünün sağlık durumu oldukça kötü olmakla birlikte ya tedavi edilmiyorlar ya da üstünkörü tedaviyle ölüme daha fazla yaklaştırılıyorlar.

Benzeri bir durum geçtiğimiz günlerde on yılı aşkın bir süredir ağır tecrit altında tutulan Abdullah Öcalan için de söz konusu oldu. Hükümet “Öcalan’ın hapishane koşullarının iyileştirileceğini açıkladı” ve yıllardan beri görüldüğü gibi durum daha da kötüleşti. Öcalan yeni hapishane koşullarının eskisinden kötü olduğunu, sağlık durumunun iyice bozulduğunu açıkladı.

Kendi planlarına göre yürütmek istediği “Kürt açılımı”ndan istediği sonucu alamayan hükümet, intikamını savunmasız durumdaki Öcalan’dan almaya çalışıyor.

Bunun Kürt halkına yönelik ağır bir tahrik ve barışa değil de karşılıklı sertleşmeye hizmet eden bir politika olduğunu vurguluyoruz.

Bu nedenle de hükümeti bir an önce bu politikadan vazgeçmeye; Kürt sorununun barışçıl çözümünden yana olan güçleri tıkanan sürecin açılabilmesi için tüm siyasi tutsakların salıverilmesi talebinde bulunmaya çağırıyoruz.

Bu yolda bir ilk adım olarak özellikle politik tutuklu ve hükümlülere yönelik yavaş imha politikasının derhal sona erdirilmesini, herkese bedensel ve psikolojik olarak sağlıklı koşulların sağlanmasını talep ediyoruz.

AVRUPA BARIŞ MECLİSİ