16 Ağustos 2012 Perşembe

Şemzînan ve Hüseyin Aygün

Temmuz ayının sonu ve Ağustos ayının ilk haftasında Şemzînan’da gerilla inisiyatifinde ciddi bir eylemsellik yaşandı. İki haftadan daha fazla bir zaman bölge kısmen gerillanın denetiminde kaldı. Türk devleti yaşanan gerçekliği kamuoyundan gizlemek için bölgeye giriş-çıkışları yasakladı. Fakat gelişen teknoloji ve iletişim araçları Şemzînan’da yaşanan savaşın ve orada olup bitenlerin gizli kalmasına olanak tanımadı.
15 Ağustos’un 28. yıldönümünde  yapılan bu eylemsellik önemli bir anlam ifade etmektedir. Her şeyden önce 28 yıldır aktif bir gerilla savaşının yaşandığını, türk devletinin tüm imkanlarını seferber etmesine rağmen gerillayı tasfiye etmediğini ve halktan koparmadığını, dolayısıyla yeni katılımları da engeleyemediğini ispatlamıştır. Yine Şemzînan göstermiştir ki gerekirse bu savaş daha da uzun sürebilmektedir. Siyasal çözüm süreci devreye girmediği müddetçe türk devletinin bu savaşı sona erdirme gücü ve kuveti bulunmamaktadır.


28 yıldır Kürdistan’da bir savaş yaşanmaktadır, elbette bu savaşın en ağır yükünü Kürt Halkı omuzlamıştır. Bu süreç içerisinde binlerce evladını şehid vermekle birlikte, on binlerce kişi yıllarca cezaevlerinde kalmış, binlerce kişi yaralanmış, sakat kalmış, aileler zorunlu göçe tabi tutulmuş, güzelim köyleri yakılmış, yıkılmış, Kürdistan doğası zehirli gazlarla bombalanmış vs, vs. Bu kadar yıldır toprakları üzerinde savaşın yaşandığı Kürdistan halkının rahat bir gün geçirmediği bir gerçektir. Bu sadece Kürt Halkı cephesinden bakıldığında görülen gerçeklikler, bir de Türk Halkı cephesinden olaya bakılırsa, Kürdistan’da olduğu kadar olmazsa da, orada da cidddi bir maddi ve manevi zayiatın olduğu bir gerçektir.


« Türkiye Türklerindir », « Herşey Türkiye için » zihniyeti egemen olduğu bir coğrafyada böylesi bir savaşın sürmemesi için bir neden yoktur. 15 Ağustos 1984’ten beri Türkiye’de hükümet olmuş tüm partilerin yetkilileri, bir aşağı, iki yükarı aynı tarz bir siyasetle Kürt Sorununa yaklaşmışlardır. 2002’de iktidara gelen AKP ilk başta biraz farklı olmaya çalışmış olsa da, süreç içerisinde egemen zihniyetin temsilciliğini yapma konusunda kimseye papuç bırakmamıştır. Mevcut durumda Recep Tayip Erdoğan’ın uslübü, 1984’ten beri gelmiş, geçmiş tüm Başbakanlarınkinden daha beter bir hal almıştır. Bu nedenle AKP’den barış konusunda beklenti sahibi olanların sayısı asgari düzeye duşmuştur. AKP’nin Kürt Sorununa yaklaşımı nedeniyle 10 yıllık iktidarı döneminde yaptığı olumlu icraatlarını da fazla kimse görmemekte, veya pek anlamlı olmamaktadır.


AKP ya Kürt Sorunu konusunda kendini çok ciddi manada gözden geçirip cesaretli adımlar atacak ya da bu sürecin ağırlığı altında ezilecektir. Suriye konusundaki çapsız dış politikasını da buna eklersek, önümüzdeki iki yıllık süreç içerisinde yapılacak olan Parlaşento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP iyi bir ders alacaktır. Ne var ki böylesi bir tabloya sahip olan Türkiye’de AKP’nin zayıflaması Demokrasi Cephesini güçlendirmeyecek, daha ziyade ırkçı ve milliyetçi cephenin değirmenine su akıtılmış olacaktır. Türkiye’deki egemen zihniyet bir iktidar gücü tarafından değişime uğratılmadığı müddetçe daha aşırı tarafa kaymaya yatkındır. Bu durum tüm Türkiye halkları için oldukça tehlikelidir.


Önce Şemzînan Eylemselliği, sonra da Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün gerilla tarafından gözaltına alınıp 48 saat sonra serbest bırakılması çok iyi gösteriyor ki bu yıl ve gelecek yıllarda savaş ve onun metodları daha da gelişip farklı bir hal alacaktır. Bir milletvekilini veya başka milletvekillerini gözaltına almada Hüseyin Aygün’ün iyi tespit edildiği bir isim olmadığını söylemekle birlikte, bu tür uygulamaların doğal olarak karşılanması gerektiğini düşünüyorüm. KCK Operasyonları kapsamında, veya genel olarak Kürdistan’da suçsuz olarak yıllarca cezaevinde tutulan binlerce insanın olduğunu düşündüğümüzde, varlığı işgalci olarak görülen türk devletini temsil eden yetkililerin gerilla tarafından gözaltına alınması normal görülmelidir. Gerilla açısından şimdiye kadar bu uygulamaların yapılmamış olması bir eksikliktir. Zira, gerilla ile türk devleti birbirinin varlığını meşru görmeyip savaş halinde olan iki güçtür. Nasıl ki bir gerilla veya ona yardım eden veya hizmetinde olan birileri devlet tarafından gözaltına alınıp mahkeme ediliyorsa gerillanın da benzer uygulamaları olacaktır. Ne var ki şimdiye kadar TBMM üyesi olanlara karşı böylesi bir uygulama olmamışken yapılan ilk eylemin hedefi Hüseyin Aygün gibi biri olmuştur. Bu nedenle bazı kürt kurumları tarafından da tepki gösterilmiş ve serbest bırakılması için çağrı yapılmıştır. Öyle sanıyorum ki eğer gözaltına alınan kişi iktidar partisinden bir milletvekili olmuş olsaydı, özellikle Kürtler cephesinden benzer bir yaklaşım gösterilmezdi. Burada bu noktayı özellikle hatırlatmak istedim.


Büyük Ortadoğu Projesinin yavaş yavaş son şeklini aldığı dönemde artık hiç bir güç Kürt Halkının varlığını ve onun gücünü dikkate almamazlık edemez. ABD’nin Yeni Ortadoğu Projesinde PKK’nin olmaması mümkündür ama Kürtlerin olmaması düşünülemez. İran’ın da yeni yaklaşımında adeta Pers-MED Konfederasyonu dönemini hatırlatan bir uslüp kulanması önümüzdeki süreçte Kürt Gerçekliği eksenine yeni bir ivme kazandıracaktır. Böylesi bir tabloda Türkiye’nin yeri oldukça kaygan olacağını şimdiden görmek mümkündür.
 
 
Ahmet DERE  /  16.08.2012

22 Temmuz 2012 Pazar

Kan Dökülmeden Çözüm Bulmak

Güney Kıbrıs'tan tanıdığım değerli bir arkadaş olan Mahmut'un yazısını buradan yayınlayarak siz kıymetli okuyuculara sunmak istiyorum. Yazı ile ilgili eğer görüş ve önerileriniz varsa lütfen "yorum gönder" bölümünde yazınız.
Buradan Mahmut arkadaşa da başarılar dilerim.

Saygılarımla
Ahmet Gülabi DERE




Kan Dökülmeden Çözüm Bulmak
Kimileri ortadoğunun emperyalist güçlerce yeniden dizayn edilmesine “arap baharı” derken, kimilerin de ise üçüncü emperyalist paylaşım savaşı düşüncesi hakim.
Sadece Libya örneğine baktığımızda ikinci bakış açısının doğru olduğunu görürüz. Ya da Sarkozky’nin seçim masrafı olarak Kaddafi’den aldığı milyonlarca euro bize Libya’ya demokrasinin hangi amaçla götürüldüğünü gösterir.

Benim üzerinde durmak istediğim konu Kürtlerin durumu ve Türkiye’ye biçilen rol, ya da Türkiye’nin kendisine biçmek istediği rol.
AKP hükümetinin iktidarıyla son yıllarda hem iç ve hem de dış kamoyunda birçok sorunun cözüleceği beklentisi yaratılmıştı. Buna birçok kesim inanmıştı aslında. Başta Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu, ülkedeki mezhep sorunları çözülecekti. 2007’ye kadar AKP hükümeti bütün bu sorunların önünde asker engelmiş gibi bir duruş içerisindeydi. Hrant Dink katilerinin yargılandığı davada Ermeni sorununu, Roboski katliamı  ile Kürt sorunu, Sivas davası ile mezhep sorunlarını  ve Güney Kıbrıs’ın Akdenizdeki petrol aramasındaki yaklaşımı ile AKP’nin maskesi düşmüştür.

Aslında bütün bu meseleri böyle ustaca zamana yayma taktiğinde hem ABD hemde batının onlara biçtiği rol destek olmuştur.

ABD ve batının niyeti AKP ile ortadoğudaki sunni tabanı yanına çekip işlerini daha da kolaylaştırmaktır. Erdoğan ve ekibi taşeronluk görevini en iyi şekilde yerine getirirken kendilerince de ortadoğunun liderliğine oynamak istemektedirler. Suriye Esad sonrası kendilerine bağlı bir sunni iktidar yaratıp taşeronluk konumlarından söz sahibi konumuna geçmek istiyorlardı.  Şimdiye kadar bütün çabaları böyleydi taki uçaklarının Suriye hava sahasında düşürüldüğü  ana kadar. AKP bütün bunları yaparken en büyük derdi Kürtlerdi.

Bazı akıl hocaları bugün bile Türkiye’nin neden İrak savaşında rol almadığınından yakınıyorlar yani yer alınmış olsa bugünkü durum ortaya çıkmayacaktı. Bugünkü durum diye yakındıkları şey ise Güney Kürdistan’daki Kürtlerin kazanımı. Bunu artık açık açık söylüyorlar,  hatta Suriye’de böyle bir durumun ortaya çıkmaması için Türkiye’nin taşeronluğuna destek veriyorlar,  yani bütün mesele şudur: HER NEREDE OLURSA OLSUN KÜRTLERİN KAZANIMLARI ONLAR İÇİN KAYIPTIR.

Şu an ortaya çıkan durumlara bakıldığında AKP şahsında Türkiye kaybetmiştir.  Kendilerine göre duşmanları kazanmıştır, yani Kürt Halkı kazanmıştır. Şimdiye kadar ne faşist Baas partisinden ne de emperyalistlere yana tavır ortaya koymuştur Suriye’deki  Kürtler.  Birçok kesim Kürtleri takdir etmiştir bu konuda, yani halkların kardeşliği temelinde bir çözümde ısrarcı oldukları için.

Kürtler kan dökülmeden, başta Kobani olmak uzere. Efrin, Derika Hemko, Amude, Kamişlo’da Baas yönetime el koymuslardır. Her ne kadar provakasyonlar olacaksa da artık Kürtlerin kaybedeceği pek birşey görünmemekte. Kürdistan’ın dört parçası hızla birleşiyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda belki de ABD ve Rusya Suriye’de pay konularında anlaşmış olup israil Suriye’de daha aktif bir duruma gelmiş olacaktır.
Kıbrıstan Mahmut Şahin

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Amed Mitingi, BDP ve Öcalan’a Özgürlük

14 Temmuz günü Amed’de büyük bir miting organize etmeyi amaçlayan BDP yine devletin antidemokraik zihniyetiyle karşılaştı, onun zor ve şiddetine maruz kaldı. Tanıdığımız türk devleti şimdiye kadar Kürdistan’da yaptığının aynısını tekrarladı. 14 Temmuz’da Amed’de yapılanlar devletin yeni bir yüzünün açığa çıkmış olması değildir, eskiden varolanın aynısı tekrar sahneye alınmıştır. Bilinen türk devleti yaptığını tekrarlamıştır.

Kuzey Kürdistan’da en güçlü kitle partisi BDP’dir, ona alternatif olabilecek başka bir parti veya hareket bulunmamaktadır. İyi bir organizasyonla yüzbinlerce insanı biraraya getirebilecek bu parti ne yazık ki üzerine düşen esas sorumluluğunu ya bilmemekte, ya da bilmemezlikten gelmektedir. TBMM’de grubu bulunan ve bağımsız milletvekilerinin de desteği arkasında olan bir siyasi parti eğer bir miting müsadesini alamıyorsa o zaman içinde yer aldığı meclisten çekilmesi ve halka özelleştiri vermesi lazım. BDP’nin TBMM’deki grubunun mevcut durumuna bakıldığında maalesef pek siyaset yaptıklarını göremiyoruz. 12 Haziran tarihinden beri yaptıklarına baktığımızda, kendilerine «  pasif pratik eylemcilik » sıfatının yakıştırılmasını daha makül buluyorum.

12 Haziran 2011 tarihinde meclise gönderilen bağımsız (BDP) milletvekillerinden Kürt Halkı yetkin bir siyasi misyonun yerine getirilmesini bekliyordu, beklemektedir. Daha önceki dönemlerde legal kürt partisinin milletvekili sayısı az olduğundan dolayı böylesi bir misyonun yerine getirilmesi pek beklenmiyordu. Ancak 12 Haziran seçimleri ve öncesinde yapılan mitinglerde verilen sözler ve halkın verdiği destek farklı oldu, beklentiler de ona göre gelişti. Ne var ki gelinen aşamada duruma bakıldığında BDP’nin mecliste yaptığı ciddi bir faaliyeti yok gibi, dönem dönem protestocu bazı konuşmaları olmazsa varlıkları bile hisedilmiyor. Bazı milletvekillerinin protestocu konuşmalarını da duyamıyoruz, oraya ne için gittiğinin farkında bile olmayanlar vardır. 
14 Temmuz’da Amed’de yapılan mitinge bazı parlementerlerin katılması adeta « dostlar bizi pazarda görsün » yaklaşımıyla olduğunu söylersem hakaret olarak algılanmamalıdır. TBMM’de dördüncü güç olan bir parti en fazla oy aldığı bir ilde  miting müsadesini alamıyor ve buna rağmen miting yapmak isterse elbette orada blunması lazım gelir. Bu bir görevdir, yoksa kahramanlık değildir. Bir mitinge katılıp devletin güvenlik güçleriyle tartışmak, onun şiddetine maruz kalmakla kahraman olunmaz, eğer öyle olsaydı kahraman olmayan Kürtlerin sayısı çok az olurdu. Şimdiye kadar devletsiz en büyük halk olma unvanını elimizde bulundurduğumuza göre pek fazla kahramanlık destanlarını yazabilmiş değiliz. Olanların sahipleri de bellidir ve herkesçe biliniyordur. 
Amed’de milletvekillerine karşı devletin sıradan memürları olan polislerce hakaret edilmesi bir taraftan hepimizi yaralamış olurken diğer taraftan da BDP’nin ne kadar öngörüsüz davrandığını göstermektedir. Mademki devlet izin vermiyor ve sana karşı aşağılayıcı bir davranış sergiliyorsa o zaman sen de ona karşı tedbirli davranacaksın. Amed halkına inisiyatif tanınmış olsaydı daha iyi bir tablonun ortaya çıkarılması gerçekleşirdi. Ama bizimkiler öyle yapmadılar, savunmasız bir şekilde kendilerini polis ve özel timlerin önüne attılar. Onlar da öyle bir avın peşinde oldukları için fırsatı kaçırmadılar. 
Gelelim Abdullah Öcalan’ın Özgürlüğüne. Herşeyden önce BDP’nin siyasetsiz pratiği sonucu ortaya çıkan Amed Mitingi gibi olaylar devletin eline koz verdiği gibi Öcalan’ın özgürlüğünü elde etmenin önünde de engel teşkil etmektedir. Eğer Sayın Öcalan bu süreçte avukatlarıyla görüşebilmiş olsaydı hiç kuşkum yok ki BDP’nin siyasetten uzak bu pratiğini elleştirecekti. Bu konuda Leyla Zana’nın pratiğine daha önem verdiğimi belirtmek istiyorum. Leyla’nın Erdoğan ile yaptığı görüşmede Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü ile ilgili taleplerini dile getirmiş olması ve iki hafta önce de AP’de katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada aynı konuyu dile getirmesi önemsenmesi gereken bir durumdur. Az da olsa siyaset araçları kulanılmıştır. Dolayısıyla eğer BDP gerçekten Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele ediyorsa o zaman halkın kendisine vermiş olduğu siyasi gücü iyi kulanarak meclisi kilitlemelidir. Amed’de yaşananları da bir koz olarak kulanıp bazı sonuçlara varmalıdır. 
Diğer bir husus da diplomasi alanıdır. Neredeyse son yıllarda BDP’yi uluslararası alanda göremiyoruz. Elbette bazı kıpırdamaları vardır, göruyoruz ve duyuyoruz, ancak 12 Haziran’da aldığı güce uygun bir diplomasiyi göremiyoruz. Öcalan’ın özgürlüğü için bu alanın da rolü büyüktür. Günlerdir Strasbourg’da Avrupa Konseyi önünde oturma eylemi yapılıyor, BDP’nin biraz akıllıca diplomasi alanında hareket etmesi bu tür eylemlerden çok fazla etkili olacaktır. Leyla Zana’nın AP’de yaptığı konuşmayı da bu anlamda önemsiyorum. 
Dost acı söyler, dolayısıyla burada yaptığım elleştiriler de o manada algılanmalı ve gereği yerine getirilmelidir. 
Ahmet DERE / 16.07.2012

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Leyla Zana-Erdoğan Görüşmesi Ardından

Hürriyet gazetesinde röportajı yayınlandıktan sonra birçok çevreden farklı farklı tepkiler alan Leyla Zana 30 Haziran günü Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile yaptığı görüşme yeni değerlendirmelere yol açmıştır.

Yazımın bu ilk satırlarında şunu belirteyim ki ; gerek kürt ve gerekse de türk çevrelerinden Leyla ile BDP ve PKK arasında ciddi bir çelişkinin doğmasını bekleyenlerin sayısı pek fazladır. BDP’nin bölünmesini hayal eden ve bu konuda Leyla gibi şahsiyetlerin yol açacakları negatif süreçlerle ilgili hayal kuranlar hayli fazladır etrafımızda. Leyla’nın 1 Temmuz günü TBMM’de yaptığı basın toplantısıyla Erdoğan ile yaptığı  görüşme ile ilgili dile getirdiği hususlar sözkonusu bu çevrelerin pek hoşuna gitmediğini tahmin ediyorum. Kürtlerin artık birbirine karşı kulanılabilir olmaktan çıkıp daha politik ve halkın çıkarlarını esas alan bir duruş sahibi olmaları çok önemlidir. Bu noktada bazı zayıflıklar olsa da, ne BDP, ne Leyla ve ne de PKK’nin sürecin ağırlığını hisetmeden hareket edeceklerini düşünmüyorum, umarım yanılmayacağım.
Son günlerde dolaylı olarak da olsa, Leyla’ya karşı uyarı ve elleştiri niteliğinde bazı açıklamaların yapılmasını zamansız ve aynı zamanda da anlamsız olarak değerlendiriyorum. Leyla gibi birinin BDP’ye karşı bir duruş sahibi olmakla birşey elde edemeyeceğini kendisi de biliyor olmalıdır. Yine Leyla gibi birinin BDP’den kopup AKP’ye yakın bir duruş sergilemesinde BDP’nin kaybedeceği birşeyi olamaz.
Leyla Zana’nın Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajından sonra Rudaw gazetesindeki köşemde (kürtçe) kısa bir değerlendirme yapmıştım. Aynı yazım, gazetede yayınlandıktan sonra, hem şahsi blogumda (farasinblognews) ve hemde bazı internet sitelerinde yayınlandı. Ne var ki bazı arkadaşlar bana mesajlar göndererek, kürtçe bilmediklerinden dolayı (veya az bildiklerinden) sözkonusu yazımı anlayamadıklarını bellirtiler. Dolayısıyla, özellikle Leyla-Erdoğan görüşmesinden sonra bu yazıyı kaleme alma gereğini duydum.
Herkesin malumudur ki Leyla Zana Kürt Özgürlük Mücadelesiyle şahsiyet kazanmış bir kürt kadınıdır. Türk burjuva okullarında pek okumamış olsa da- ki bu husus kompleksli bazıları tarafından negatif bir ünsür olarak görülmektedir- Leyla kendini yetiştirebilmiş, yaşadıklarından ders çıkarabilmiş ve belli bir dereceye kadar da entelektüel vizyona sahip bir kapasite kazanmıştır. Ben Leyla’yı cezaevine girmeden önce de tanıyordum, cezaevinden çıktıktan sonra da bazı platformlarda sık sık karşılaştık. Bunlardan bir tanesi de 2004 yılında Avrupa Parlamentosunda Sakharov ödülünü alırken yaptığı konuşmada « Türkiye’de işkence yoktur » dediği platformdur. Daha sonra ki süreçlerde de bir kaç kez bir araya gelmişliğimiz olmuştur.
Leyla Zana cezaevinden çıktıktan sonra (AP’nin Sakharov Ödülü sahibi olan Leyla Zana) sürekli kendisini partilerüstü bir şahsiyet olarak göstermeye gayret ettiğine tanık oldum. Gerek DTP ve daha sonra da BDP ve gerekse de DTK’nin kendisine yaptıkları görev önerilerini kabul etmeyerek daha çok bağımsız bir şahsiyet olarak kalmaya çalıştı. Leyla’nın bu yaklaşımı bazı çevrelerin pek hoşuna gitmese de kimse ona karşı negatif bir yaklaşım içerisine girmedi.
12 Haziran 2011 genel seçimlerinden önce Leyla katıldığı tüm miting ve toplantılarda BDP’den biriymiş gibi bir yaklaşım sergiledi. Hatta yer yer PKK’nin söylemlerini de dilendirerek iyi bir militan profilini çizdiğine de tanık olduk. Milletvekili seçildikten sonra, cezası olduğundan dolayı BDP üyesi olamadı ancak BDP’ye ters bir harekette de bulunmadı. Avrupa’da katıldığı bazı halk toplantılarında « Silah Kürtlerin Sigortasıdır » diyecek kadar PKK’ye yakın bir duruş sergiledi.
Leyla’nın bu zikzaklı duruşuna bir de Hürriyette yayınlanan röportajı eklenince çözümlenmesi zor bir profil ortaya çıkmıştır. 1990’lı yıllardan beri Leyla’yı tanıyan biri olarak onun bu istikrarsız duruşunu beğenmediğimi ve tasvip etmediğimi bellirtmek isterim. İster BDP’ye çok yakın olsun isterse de AKP’li biri gibi olsun, benim için önemli olan duruşundaki istikrardır. Ne yazık ki, özellikle çevresindeki sözde danışmanlarından aldığı perspektiflerden dolayı, Leyla bir şekilde istikrarlı bir duruşa sahip olamadı. Bu noktada iyi niyetli bazı çevrelerin elleştirilerine anlam veriyorum.
Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında söylediklerinin birçoğuna katılmakla beraber, özellikle Erdoğan’ın Kürt Sorununu çözme konusunda samimi olduğuna ilişkin söylediklerini tasvip etmiyorum. Bazı kürt çevrelerinin tepkisini çeken en önemli husus da budur. Leyla sözkonusu röportajı vermeden önce BDP’den birkaç arkadaşıyla görüş alış-verişinde bulunmuş olsaydı bu hataya düşmezdi diye düşünüyorum. Eğer Leyla o röportajı bilinçli olarak vermiş ve orada söyledikleri de maksatlı ise o zaman 22 yıldır tanıdığım Leyla’dan şüphelenmem lazım.
Bugün (1 Temmuz) Leyla’nın TBMM’de yaptığı basın toplantısını tv ekranlarında verildiği kadarıyla izledim. Leyla’nın Erdoğan ile yaptığı görüşmeye ilişkin söyledikleri Hürriyette yayınlanan röportajındaki negatif bazı hususları bertaraf ettiğini görmekle birlikte, yine dikkatimi çeken en önemli husus istikrarsız duruşu olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki Leyla Türkiye Başbakanı ile görüşmeden önce BDP veya ona yakın bazılarıyla fikir alış-verişinde bulunmuştur. Belki de röportaj ile görüşme arasındaki yaklaşık on günlük bir zaman içerisinde Kürtlerden aldığı tepkileri de kısmen dikkate almış olabilir.
Kürtlerin birlik ve beraberliğini istemeyen çevrelerin en fazla üzerinde oynadıkları şahsiyetlerden biri de Leyla’dır. Bu nedenle söylem ve pratiklariyle sorumlu davranmak herşeyden önce gelmelidir. Umarim bundan sonra Leyla Zana daha dikkatli adım atar ve halkı için verdiği mücadeleyi daha sağlam bir politik zeminde yürütür. Aksi durumda kaybeden sadec kendisi olacaktır.
Ahmet DERE  /  01.07. 2012

14 Haziran 2012 Perşembe

Fantezi Düşünceler ve Kürt Sorununa Çözüm Gerçekliği

CHP’nin öneri paketiyle birlikte Kürt Sorununa Çözüm konuları geniş çevreler tarafından tartışılmaktadır. Her çevreden sözde aydın ve akılbend olarak geçinenler tv ekranlarına çıkıp çözüm konusunda fikir beyan ediyorlar. Bunlardan bazılarına göre PKK yolun sonuna gelmiş, 2012 yılı içinde silahları bırakacak, zira Kürtler yorulmuş artık mücadele edecek halleri kalmamıştır. Bunları söyleyenler daha çok « demokrat aydınlar » olarak geçinenlerdir. Milliyetçi kesimden olanlar ise daha ileri gidip PKK’nin teslim olacağını, aksi halde güvenlik güçleri tarafından ezilip yokedilecektir.
Kürt cephesinden önemli bir kesim ise bunun tersi söylemler dilendirilmekte, savaşın giderek şiddetleneceği ve her alanda direnişin geliştirileceği, başka da bir seçeneğin olmadığı belirtmektedir.
Kürt Sorunu ile ilgili kafa yormaya başladığımdan beri, ki yaklaşık 25 yıldır, sürekli benzer tartışmaları dinlemişimdir. Hiçbir zaman yapılan sözkonusu tartışmaları ciddiye almadığım ve inanmadığım gibi bugünlerde yapılan tartışmaları da nazarı itibare alınacak yanlarını bulamıyorum.
Kürt Sorunu Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce de vardı, kurulduktan sonra da günümüze kadar varlığını muhafaza etmektedir. Kürdistan ve Kürtler Ortadoğu’da tarihi bir geçmişe ve gerçekliğe sahip olduğu için bastırmayla, inkâr etmeyle ortadan kaldırılacak bir sorun değildir. Nasıl ki Mezopotamya medeniyet tarihinde çok önemli bir yere sahip ise Kürtler ve Kürdistan da bölgenin ayrılamaz bir gerçekliğidir. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyetinin 90 yıllık tarihi boyunca devletin çok özel politik ve askeri uygulamalarına rağmen bu sorun kesintisiz olarak varlığını korumuştur.
PKK’nin 35 yıllık mücadelesi Kürt Sorununu yaratmamıştır, aksine Kürt Sorunu PKK’yi ve diğer Kürt örgütlerinin yaratılmasında temel kaynak olmuştur. Dolayısıyla bu denli köklü bir sorunu PKK’nın varlığına ve onun silahlı güçlerininin savaşına endekslemenin akla mantığa uygun hiçbir yanı yoktur. Diyelim ki PKK kendiliğinden silah bıraktı, bu Kürtlerin bundan sonra mücadele etmeyecekleri, edemeyecekleri anlamına gelmez. Diyelim ki PKK teslim oldu, silahlı güçlerini dağdan indirdi, bu Kürt Sorununu ortadan kaldırmaz, kaldıramaz.
Türkiye basınında, kısmen kürt basını da öyledir, fantezi bazı düşünceleri, planları gündeme alıp tartışmak neredeyse kötü ve bağımlılık yapan bir alışkanlık haline gelmiştir. CHP’nin son öneri paketiyle birlikte Kürt Sorunu konusunda fantezi düşünceler hayli artmış, böyle devam ederse önümüzdeki günlerde dozajı daha da artacaktır.
Herşeyden önce Kürt Sorunu PKK’nin silah bırakması veya teslim olmasıyla ortadan kalkabilecek bir gerçeklik değildir. PKK 35 yıldır kurulmuş, ama Kürt Sorunu ise, Osmanlı dönemini hasaba katmazsak bile, 90 yıldır vardır. 35 yıldır bu denli köklü bir sorun için varolan PKK’nin de kolay kolay ezilebileceğini düşünmek saflıktır. Temel varlık sebebi Kürt Sorunu olan PKK’nin, onurlu bir çözüm bulunmadan silah bırakması da mümkün olamaz. Bu husus PKK yönetiminin de inisiyatifi dışında bir mahiyete sahiptir.
35 yıldır Kürdistan’ın dört parçasında da örgütlenen, yüzbinlerce Kürdün bizzat emeğiyle bugüne gelmiş olan PKK hareketinin silah bırakmasının tekniki açıdan bile oldukça zor olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. « PKK silah bırakır » veya « PKK silahları bırakmalıdır » diyen çevrelerin kafasında, nasıl bir mekanizma ile bunun gerçekleşebileceği hususunda bir düşüncenin varolduğunu bile tahmin etmiyorum. Öte yandan Kürt Sorununa onurlu bir çözüm bulunmadan hiçbir PKK yöneticisinin « Silahları bırakıyoruz » diye bir beyanat vermeye cesaret edebileceğini de düşünmüyorum. Dolayısıyla silahların bırakılması, Kürt Sorununa Çözüm konusunda atılacak son adımlardan bir tanesi ancak olabilir.
Kürt Özgürlük Mücadelesi sadece silahlarla verilmemiştir, siyasi, diplomasi, entelektüel ve kültürel alanda verilen mücadele daha önemli ayaklarını oluşturmaktadır. Yine bu mücadelede PKK saflarında yer almayan Kürtler tarafından da verilmiştir. Bunları dikkate alırsak o zaman Kürt Sorununa çözüm noktasında tüm bu kesimlerin de tavrını ve duruşunu hesaba katmak gerekir. Aksi halde silahlı mücadele bırakılsa bile çok kısa bir süre içerisinde farklı mücadele yöntemleri devreye girecek ve bitmiş olduğu sanılan band yeniden baştan saracaktır.
Kürt Sorununa çözüm konusu tartışılırken fantezi düşüncelerden vazgeçip ciddi ve realist olmanın çok önemli olduğunu belirtmekte fayda vardır. TBMM çatısı altında yer alan BDP’nin mühataplık misyonuna soyunmaması  (veya ona cesaret edememesi) doğru bir yaklamışdır diye düşünüyorum. Zira sorunun ağırlığı hem kurumsal olarak BDP’yi aşmakta ve hem de muhatap olma konusunda BDP’yi temsil edebilecek yöneticileri bulunmamaktadır. Onlarca yılını Kürt Halkının mücadelesine vermiş olan binlerce devrimcinin emeğini layıkıyla temsil etmek kolay olmamaktadır. Bu taraftan bakınca BDP’li arkadaşların içinde bulundukları durumun pek kolay olmadığını görmek mümkündür.    
Ahmet DERE  /  13.06.2012

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Katil Belli !!

Uludere katliamı Türkiye’nin gündemini meşgul etmeye devam ediyor, böyle giderse daha uzun bir zaman meşgul etmeye devam edecektir.
Uludere ile ilgili Türkiye’de yapılan tartışmalarda büyük bir ikiyüzlülük vardır. Gerek AKP ve devletin çeşitli kademelerinde olsun, gerekse de muhalefette yer alan çevrelerin büyük bir bölümünde katili koruma amacı açık bir şekilde görülmektedir. AKP ve devletin içinde bulundukları pozisyon bellidir, onların amacı zaten katili tespit etmek değildir, gayeleri katili korumaktır ve bu anlaşılır bir durumdur. Ancak muhalefette yer alan kimi çevrelerin (CHP, MHP, kısmen basın mensupları ve bilinçsiz olarak da BDP’den bazı kişiler) yaklaşımları çok farklıdır ; objektif olarak AKP ve TSK’ya manevra alanını yaratmak ve katili tamamen sahadan uzak tutmaktır. Dolayısıyla muhalefetteki bu çevrelerin yaklaşımları ile AKP’ninkisi arasında pek fark yoktur.
Uludere katliamının faili için « hangi komutan emir verdi » diye ısrar etmenin pek manası olduğunu düşünmuyorum. Türk ordusuna ait uçakların bu katliamı yaptığını kimse inkar etmediğine göre katil bellidir. Hatta daha da detaylı olarak Diyarbakır’daki hava üsünden kalkan uçakların yaptığı kabul edilmektedir. Geçen haftalarda R. Tayip Erdoğan Pakistan’a gitmeden önce havaalanında yaptığı basın toplantısında şöyle demişti « Biz siyasi otorite olarak askere belli bir inisiyatif vermişiz, o da bu inisiyatif çerçevesinde hareket etmektedir. Uludere olayı da askere verilen inisiyatif çerçevesinde olmuştur ». R, Tayip Erdoğan bu sözlerle aslında Uludere katliamının failleri hakında net bir adres göstermektedir, bu sözlerden sonra « kim emir verdi », « istihbarat kimler tarafından verildi » biçiminde soruların sorulması pek mantıklı değildir. Bu tür soruları sorması gereken birileri varsa o da hesap vermesi gereken devletin ilgili yetkilileridir, ki kendi içinde hesaplaşmasını yapabilsinler. Roboski katliamından dolayı birincil derecede suçlu olanlar, genelde devlet özellde de TSK’nin Diyarbakir’daki hava üsünden üst düzey yetkilileridir.
Amerikan gazetesi Wall Street Journal’in haberiyle yeniden başlayan Uludere tartışmaları, bazı çevrelerin çok ilginç yaklaşımlarını da ortaya çıkardı. Kimi çevreler bu katliamın sorumluluğunu Amerika’ya yükleyerek dolaylı olarak TSK’yi suçsuz çıkarma gayreti içerisine girdiler. Her taşın altında bir Amerikan parmağını aramayı alışkanlık haline getiren bu çevreler katili koladıklarının farkında değiller. Ne yazık ki bu konuda  BDP’den de bazıları özel görev üstlenerek işi şov yapmaya kadar vardırdılar. Sormak gerekir bunlara ; Amerikan istihbaratı sonucu bu katliamın yapılmış olduğunun tespit edilmesi sadece Türk devletine yaramaz mı ?
Türk devleti yetkilileri, özellikle AKP hükümeti, Kürtlere karşı yapılan katliamı bir marifet olarak gördükleri için bunu Amerika’ya mal etmek istemediler, veya Amerika ile ortak yaptıklarını kabul etmediler. AKP mantığına göre Roboski katliamı batı illerinde oy kazandırıyor dolayısıyla bu marifete başka bir gücü ortak etmemelidir.
Uludere ile ilgili CHP’nin yaklaşımı AKP’ninkinden daha muğlak ve ikiyüzlücedir. Bu konuda CHP’lilerin ağzından çıkan her lafın altında Kürtlerden oy alma gayesi olduğunu hisetmek zor değildir. Tarihe bakılırsa Kürtlere karşı yapılan katliamlarla ilgili CHP ile AKP arasında pek fark yoktur. AKP CHP’yi Dersim katliamıyla suçlarken CHP ise AKP’ye Robosk Katliamı üzerinden yükleniyor. Kürtlere karşı yapılan katliamlar, düzen partileri tarafından sürekli birbirine karşı kulanılmış, kulanılmaktadır.
Roboski’yi Kürtlere unuturmak için « liberal » olarak tanınan, özellikle basın ve medya, çevrelerinde « Uludere halkından özür dilensin » diye bir ısrar söz konusudur. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, AKP’den de bazıları da bu konuda yumuşak sinyaller veriyorlar. Öyle anlaşılıyor ki önümüzdeki süreçte ya « yetkili » birileri çıkıp yarı bir ağızla « özür » dileyerek veya askeriyeden birilerini göstermelik olarak « yargı » önüne çıkarıp bu konuyu kapatacaklar. Kürt halkı, her zaman olduğu gibi, yine kendi acısıyla baş başa bırakılacaktır.
Ahmet DERE  /  28.05.2012

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Kürt Ulusal Konferansı Üzerine

Daha önceki yazılarımda da sık sık değindiğim Ulusal Konferans konusu bu süreçte daha fazla tartışmayı gerektiriyor gibi bir hal almıştır.
Yıllardan beri Kuzey’deki Kürt Özgürlük Hareketi (PKK, BDP ve onlara yakın kurumlar) Kürt Ulusal Konferansı ile ilgili girişimlerde bulunmuştur. Bu konuda Kürdistan Ulusal Kongresi de (KNK) birçok defa komitelerini görevlendirmiş, değişik kürt çevreleriyle temas kurmuştur. Şimdiye kadar BDP ve KNK adına bizzat Güney Kürdistan’a gidip Ulusal Konferans konusunda  KDP ve YNK ile görüşmeler yapan çok sayıda heyet olmuştur. Bugünlerde Güney’de bulunan KNK heyetinin esas amacı da yine Ulusal Konferans ile ilgili olduğunu biliyorum. Fakat bu sefer Ulusal Konferansın ‘yapılması’ için değil, daha ziyade hazırlıkları yapılan Konferansa katılım amaçlı olduğunu düşünüyorum.
Ben KNK üyesi olduğum dönemde birçok toplantıda Kürt Ulusal Konferansın gerekli olduğunu, ama bunun yapılabilmesi için ise daha özverili olunması, iç ve dış siyasi konjonktürün dikkate alınması gerektiğini belirtmişimdir. Özverili olunması gerektiği noktasından kasıt ; herhangi bir örgüt,  ulusal düzeyde katılımın olması gereken bu çalışmayı kendi etkisinde göstermemeli, her kurum ve örgütün eşit düzeyde çabasının sağlanması esas alınarak yapılacak bir çalışma olduğunu unutmamalıyız.
Ne var ki ne BDP’nin ne de KNK’nin bu konuda yaptıkları hiç bir çaba sonuç almamıştır, KDP ve YNK ile yapılan görüşmeler nezaket icabı olmaktan öteye gitmemiştir. Zira hem KDP ve hem de YNK sözkonusu çalışmaları kendi inisiyatifleri dışında ve dönemsel çıkarlarına ters olarak görmüşlerdir.
Son aylarda bizzat KDP ve YNK yetkilileri tarafından yapılan gayri resmi açıklamalardan yola çıkarsak, yakın süreçte Hewler’de bir  Kürt Ulusal Konferansı’nın toplanması sözkonusu olabilir. Sürecin içinde olan ve gelişmeleri yakından takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim ; evet Hewler’de bir Kürt Ulusal Konferansı yapılabilir, ama buna karşı da ciddi manada engel teşkil etmek isteyen iç ve dış güçlerùn de olduğunu hesaba katmamız gerekiyor. Türkiye ve İran böylesi bir çalışmaya karşı olduklarını, engelleyemezler ise onu amacından uzaklaştırmaya çalışacaklarını biliyoruz.
Bir Ulusal Konferans, herşeyden önce ilgili olan halkın her kesiminden kurum temsilcileri ve ayrıca halkın belli kesimleri tarafından sevilen, takip edilen şahsiyetlerin gönülü ve eşit haklarla katılım sağladıkları bir bileşimle gerçekleşebilir. Mümkün olduğunca hiç bir kurum veya örgütün bu çalışmanın dışında tutulmaması gerekiyor. Birkaç kurum veya örgütün katılmaması, veya onu protesto etmesi bir eksiklik yaratabilir, yapılan çalışmanın üzerine gölge düşürebilir. Buna müsaade edilmemelidir. Bu hasasiyet dikkate alındığında geniş halk tabanı olan Kürt Örgütleri üzerine önemli sorumluluklar duşmektedir.
Bu dönemde tüm Kürtlerin Ulusal bir Konferansa ve Ulusal bir Stratejiye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla yapılan çalışmaya her kesimden destek verilmeli, güçlendirilmelidir. Hiç bir örgüt bu ulusal düzeydeki çalışmayı salt kendi çıkarları için değerlendirmemeli, bir bütün halkın temel çıkarlarını esas alarak yaklaşmalıdır. Ancak ne yazık ki varolan Kürt Örgütleri arasında bu şekilde davranan çok, ama çok az örgüt vardır. Başta KDP, YNK, PKK ve BDP olmak üzere, hemen tüm Kürt Örgütleri bu konuda zayıftır. Dolayısıyla yapılacak olan « Kürt Ulusal Konferansı » çalışmalarının çok iyi olabileceğini, çok iyi geçeceğini söyleyemem. Buna rağmen Ulusal Konferans için başlatılmış olan hazırlıkların devam etmesi ve Konferansın gerçeklesmesi gerekmektedir diyorum ve destekliyorum. İlk Konferans çok iyi olmazsa da, daha iyisini yapabilmek için zemin olacağına inanıyorum.
Bu konuda özellikle BDP’nin önemli bir rol oynayabileceğini düşünuyorum. Konferansın hazırlık çalışmaları ile ilgili yapılan değişik açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla, KDP ve YNK çevreleri PKK’nin Konferansa güçlü bir katılım sağlamasını istememektedirler. Bana göre bu konuda PKK’nin özverili, BDP’nin ise çok duyarlı ve politik davranması önem arzetmektedir. Zira hiç bir zaman olmadığı kadar Kürt Ulusal Konferansı konusunda bir zemin oluşmuş durumda. Bazı konularda taviz verme pahasına da olsa, bu yıl birinci Kürt Ulusal Konferansı’nın yapılması lazım. Halkımızın da dostlarımızın da bu konuda beklentileri vardır.
Ahmet DERE  / 10.05.2012

14 Nisan 2012 Cumartesi

Fransa Seçimleri ve Kürtler

22 Nisan günü Fransa Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turu yapılacak, 6 Mayıs günü ise ikinci ve nihai tur gerçekleşecek.
 
 
Nicolas Sarkozy’nin partisi olan UMP (eski ismiyle RPR)  1995 yılından beri Cumhurbaşkanlık koltuğunu elinde tutmaktadır. Yani 17 yıldır Fransa bir parti tarafından yönetilmektedir. Merkez Sağ Partisi olan UMP Nicolas Sarkozy tarafından tamamen sağa kaydırılmış, Jean-Mari Le Pen’in partisi olan (Mevcut durumda kızı Marine Le Pen tarafından idare edilmektedir) Ulusal Cephe’nin sağında yer almaktadır. Bu yıl ki seçimleri kazanabilmek için tamamen sağcı ve siyasetinin merkezine de güvenlik sorunlarını alan Sarkozy bu son günlerde uslübünü daha da sağa kaydırmıştır. Yabancılara karşı pek hoşgörülü olmamasına rağmen, bu parti hem Yahudilerden hem de Ermenilerden oy almaktadır.
 
 
Nicolas Sarkozy’nin rakibi ise Sosyalist Parti’nin adayı olan François Holland’dır. François Mitterrand’dan  sonra oyları sürekli düşen bu parti, genel olarak Fransa sorunlarına çözüm olabilecek bir siyaseti geliştirmede pasif kalmıştır. Bunun sebeplerinden bir tanesi de bir türlü iç sorunlarına çözüm bulamaması olmuştur. Fakat bu yıl ki seçimlere biraz daha hazırlıklı girdiğini söyleyebiliriz.
 
 
17 yıldan beri Merkez Sağ partisinin iktidarda olması Fransızlarda belli bir değişim arzusunu geliştirmiştir. Böylesi bir siyasi atmosferin egemen olduğu Fransa’da ibre daha çok Sosyalist Partiden yana olduğunu söyleyebiliriz. Sarkozy’nin bir dönem daha Cumhurbaşkanı olma ihtimali sözkonusu olmakla birlikte, değişimin arzusunun galip geleceğini düşünüyorum. Yani seçimleri Sosyalist Partinin veya onun adayı olan François Holland’ın kazanmasından ziyade, Fransızların değişimden yana olan tercihleri daha fazla ön planda olacaktır. Nicolas Sarkozy’e karşı alternatif olan tek parti Sosyalist Partisi olduğu için seçimlerin ikinci turunda birinci parti olarak çıkabileceğini söylemek için biraz erken olsa da bu pek de yanlış bir tahmin olacağını zanetmiyorum.
 
 
Fransa’da yaklaşık 150 bin Kürt yaşamaktadır. Şimdiye kadar hiç bir seçimde Kürtlerin oyları önemini hisettirmemiştir. Bunun bir sebebi bu ülkede yaşayan Kürtlerin çok azı vatandaş olup oy kulanabiliyor olurken, esas sebebi ise Kürtlerin merkezi bir temsiliyet gücüne sahip olmamalarıdır. Tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Fransa’da da ayrı ayrı Kürt örgüt ve dernekleri bulunmaktadır. Bunlar arasında Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu (FEYKA) biraz daha geniş bir örgütlülüğe sahip olsa da, Fransa siyasetinde gücünü hisettirebilecek bir yönetimden yoksundur. Siyasi etkinlik açısından Paris Kürt Enstitüsü belli bir güce sahip olsa da, Kürtler arasındaki örgütlülük noktasında zayıftır. Güney Kürtlerinin avantajlı bazı yanları olsa da sayı olarak az oldukları nedeniyle fazla ön plana çıkamamaktadırlar. Ayrıca Güney Kürtleri, yarı resmi olarak da olsa belli bir devlet gücüne sahip olduklarından ötürü Fransa’daki seçimlerde taraf olmak istememektedirler. Sanırım bu yaklaşımları makul ve yerindedir.
 
 
Son yıllarda Fransa’daki Kürtlerin önemli bir bölümü vatandaş olmuştur. Eğer iyi bir örgütlülük geliştirilmiş olsaydı bu seçimlerde hem UMP ve hem de Sosyalist Partinin özel ilgisini üzerine çekebilirdi. Ne yazık ki öyle olmamıştır, seçimlere az zaman kalmasına rağmen Kürtlerin evlerine baskın düzenlenmiş, tutuklamalar gerçekleşmiştir. Bu politika UMP tarafından geliştirilmiştir, Sosyalist Partisi ise sesiz kalmakla ona ortak olmuştur. Bir anlamda hem Merkez Sağ Partisi ve hem de ona alternatif olan Sosyalist Partisi, seçim sürecine rağmen Kürtlere karşı negatif bir tutum içerisine girmişlerdir. Bu noktadan bakılırsa, Fransa’daki Kürtlerin ne kadar örgütsüz ve siyasetten pasif olduklarını görebiliriz.
 
 
Geçen günlerde FEYKA’nın bir açıklamasında, Sol Cephe’nin adayı olan Jean-Luc Mélenchon’un destekleneceğini okudum. Özellikle Kuzeyli Kürtlere karşı UMP’nin varolan yaklaşımı ve Sosyalist Partinin sesizliği elbette Kürtleri Sol Cephe’yi desteklemeye itiyor. Fakat bu pozisyon kendi oy potansiyelini doğru değerlendirmek olmuyor, ilk sırada olan iki partinin negatif yaklaşımları böylesi bir protestocu davranışa itmiştir FEYKA’yı. Ne kadar Kürdün, FEYKA’yı dinleyip onun istediği partiye oy vereceği de meçhul.
 
 
Bana göre, başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Orta Avrupa ülkelerindeki tüm Kürtlerin, sözkonusu bu ülkelerin iç siyaseti olduğunda, ortak bir siyasi duruşa sahip olmaları gerekmektedir. Eğer doğru bir ortak yaklaşım geliştirilirse bu ülkelerde her siyasi parti, dolayısıyla iktidar, Kürtlerin değerini bilir, onlara karşı kolay kolay olumsuz bir davranışta bulunmaz, tıpkı Yahudilere ve Ermenilere karşı sahip oldukları duyarlılık gibi.
 
 
Kürtlerin sağlıklı bir kurumsal temsiliyet gücü ortaya çıkmadığı müddetçe Fransa’da, veya Avrupa’nin herhangi bir ülkesinde, parti işaret etmenin hiç bir manası yoktur. Bana göre her Kürt tanıyabildiği ve kendine yakın hisettiği partiye oy vermelidir, ancak o şekilde vicdanen rahat olunabilir.
 
 
Ahmet DERE  /  15.04.2012

5 Nisan 2012 Perşembe

2012’de AB-Türkiye ve Kürt Sorunu

Bugün « BDP ve Açılım » konusunu yazmayı planlamıştım. Fakat geçen hafta Bruksel’de Avrupa Parlamentosunda kabul edilen « Türkiye Raporu » ve içeriği benim planımı değiştirdi. Bu nedenle « BDP ve Açılım » konusunu bir sonraki yazımda ele alacağım.
Türkiye-AB arasında sürdürülen müzakerelerin tarihi hayli geçmişe dayanmaktadır. Fakat Türkiye’nin resmen aday ülke olarak kabul edilmesinden sonra sürdürülen müzakerelerin geçmişi 3 Ekim 2005’dir. Yani 7 yıldır AB Komisyonu ile Türkiye arasında resmen üyeliğe geçiş amaçlı müzakereler yapılmaktadır.
Müzakerelere başlandığı tarihten bu yana Avrupa Parlamentosu her yıl Türkiye ile ilgili rapor hazırlıyor. AP’nin raporu Avrupa Komisyonu için referans olarak kabul ediliyor ve Komisyonun her yıl hazırladığı « İlerleme Raporu » için Avrupa tarafının genel görüşlerini sunuyor. Dolayısıyla, bazı türk « uzmanlarının » söylediklerinin aksine, AP raporu önemlidir ve müzakere sürecinde belirleyici rolü vardır.
Ben AB-Türkiye müzakere sürecini ve ondan önceki süreçleri de yakından takip ettim. 2009 yılı ile ilgili rapor hariç, şimdiye kadar AP’nin üzerinde tartışarak kabul ettiği tüm yıllık raporlarını bizzat Genel Kuruldaki tartışmaları canlı olarak izleyerek takip ettim. Bu yıl da öyle oldu, özel olarak tartışmaları izlemek, AP’den bazı milletvekileriyle görüşmek için Bruksel’deki AP Genel Kuruluna gittim.
AP’nin şimdiye kadar hazırladığı raporların en az tartışılanı olduğunu belirtmek lazım. Daha önceki yıllarda yapılan  o canlı ve aynı zamanda çekişmeli tartışmaların aksine, bu yıl adeta kural yerini görsün biçiminde bir oturumla rapor kabul edildi. Bu duruşuyla AP’nin Türkiye’ye karşı ne kadar ilgisiz olduğunu anlamak gerekiyor. Konuştuğum bazı milletvekileri raporun içeriğinden bile pek haberdar olmadıklarını anladım. Yani bu yıl AP’de kabul edilen rapor tamamen Raportör Omen Ria Ruijten’in inisiyatifinde gelişmiş, AP Genel Kurulu ise küçük bazı değişikliklerle onaylamış, kurumsal bir belge haline getirmiştir.
AP’nin Türkiye’ye karşı olan ilgisizliği karşılıklı olarak gelişmektedir. Zira, AKP hükümetleri 2007 yılından beri yönünü daha çok Arap Birliğine çevirmiştir. Resmen Arap Birliği üyeliğine talip olmasa da, aslında tüm icraatlarıyla dikkatlerini o tarafa çevirmiştir. Hal böyle olunca Avrupa Birliği kurumlarında da Türkiye’ye olan yaklaşım değişmektedir. Bir anlamda Türkiye’nin duruşu AB’deki Türkiye aleyhtarlarını rahatlamıştır. Türkiye’den kaynaklı olarak gelişen AB yaklaşımı ise AKP’nin de işine gelmiştir. AKP yöneticileri adeta « Nasıl olsa AB bizi üye olarak kabul etmeyecek, o zaman neden boş boş uğraşalım » demektedirler.
AP raporunda AKP hükümetinin oluşturduğu AB’den Sorumlu Devlet Bakanlığı’na atıfta bulunularak olumlu bir gelişme olduğu vurgulanmaktadır. Oysa bu adımla aslında AKP elleştirilere karşı kalkan oluşturmuştur. Yani AKP’nin asıl gayesi olan Arap Birliğine daha yakın olma noktasındaki yaklaşımını sesiz bir şekilde geliştirmek için AB’ye önem verme izlenimini oluşturmanın bir aracıdır bu Devlet Bakanlığı. Zira son yıllarda AB kurumlarında Türkiye’nin çok ciddi bir lobi faaliyeti görülmemektedir.
Mevcut durumda Türkiye’nin AB kurumları nezdinde gösterilen çabalarının çoğu, sadece Kürt Sorunuyla ilgili tartışmaları engelemek amaçlı olduğunu belirtmek gerekiyor. Eğer AB kurumlarında, özellikle Avrupa Parlamentosunda, Kürt Sorunuyla alakalı bir takım tartışmalar ve bu konuda çeşitli toplantı ve konferanslar düzenlenmezse inanıyorum ki Türkiye’nin varolan bu az çalışmaları da olmayabilir. AB sürecine taraftar olan çevrelerin bu noktada Kürtlere ve Kürt Sorununa borçludurlar.
AB cenahından olaya bakılırsa, aslında ne Türkiye-AB süreci ne de Kürt Sorunu ciddi bir öneme sahiptir. Bu her iki konuda da AB sadece süreci sürüncemede tutma gayreti içerisindedir. AB-Türkiye Süreci konusunda AKP’nin gevşek yaklaşımı ile Kürt Sorunu konusunda da Kürt Kurumlarının ( BDP dahil ) çok zayıf faaliyetleri birbirini tamamlayarak AB’nin işini de kolaylaştırmaktadır.
Türkiye’nin AB perspektifinden uzaklaşması AKP ve aynı cenahtan çevrelerin işine gelecektir, fakat uzun vadede tüm Türkiye’nin zararına olacağını belirtmek gerekiyor. Aynı şey Kürt Sorununun çözümü konusunda da kısmen geçerlidir ; AB’deki bazı Demokratik Müeseselerin desteği ve dayanışması olmadan sağlıklı bir çözümün gelişemeyeceğini kabul etmek lazım. AKP veya devamı olacak her hangi bir iktidarın insafina bırakılırsa Kürtlere karşı daha çok uzun bir savaş verilecektir. Elbette Kürtler kendini koruyacaktır, ama bu süreç çok fazla can alacağını şimdiden görmek mümkündür.
Bana göre en uygun formül ; Türkiye’nin AB perspektifinden uzaklaşmaması, bu konuda atılabilecek her adımın atılmasıdır. Kürt Sorunu konusunda ise ; çözüm umudu sadece AB’ye bağlanmadan, ama onun Demokratik Müeseselerinin desteği ve dayanışmasının alınmasıdır. Dolayısıyla BDP’nin AB kurumlarında biraz daha aktif olması durumunda faydası az olmayacaktır.
Ahmet DERE  /  05.04.2012

7 Mart 2012 Çarşamba

Kürt Handikapı

Geçen Şubat ayında Avrupa Parlamentosunda bir Milletvekili dostumla sohbet ediyorduk. Tabii biz nerede olursak konuyu çevirip Kürt Sorununa ve onu ilgilendiren hususlara getiriyoruz. Bu sefer de öyle oldu, sohbete başlarken daha çok Avrupa’daki ekonomik krizi, Yunanistan’ı konuşurken dikkatimiz Arap Baharı’na çevrildi, oradan da Güney Kürdistan ve sonra da Türkiye ve Kürtleri konuştuk.
Sohbet ettiğim kişi Kürtleri yakından tanıdığı için, Kürtlerle ilgili olarak kendisine özel birşey anlatmama gerek yoktu. Güney Kürdistan hareketlerini biraz tanıyan biri olduğu için sohbetimiz Arap Baharı’na kaydığında şu hususların altını özellikle çizdi ; « Arap Baharı kendi içinde birçok sorunu taşıyor. Değişen rejimlerin yerine daha iyi yönetimlerin getirilmesi noktasında pek memnün edici bir gelişme görülmüyor. Eğer Irak’ta Kürtler olmasaydı şimdiye kadar bu ülkede de ciddi sorunlar yaşanırdı. İşte Mısır ve Libya’da Kürtler gibi halklar yoktur…. » Ben bu arada şunu dedim « Diyorsunuz ki keşke oralarda da Kürtler olsaydı ve Amerika ile AB’nin işini biraz kollaylaştırsalardı değilmi ? …. »
Muhatabım bir dost ve AP’de muhalif bir fraksiyondan olduğu için kendisini AB’nin temsilcisi gibi göremezdim. Dolayısıyla kendisi de öyle bir pozisyona girmekten hep kaçınan biridir. Ancak Güney Kürdistan’ı kısmen tanıdığı için orayla ilgili görüşlerini anlatmaya devam etti. « Irak Kürtleri çok cefa çektiler, çok zülüm gördüler. Ben henüz öğrenciyken Irak’taki peşmerge savaşını duymuştum. Bir ara kendi aralarında da ciddi sorunları yaşıyorlardı, hatta PKK ile de savaştılar. Fakat şimdi öyle bir noktaya geldiler, hem kendi iç sorunlarını hal ettiler, hem de Kürdistan’ı bölgede en güvenlikli bir alan haline getirdiler…..bence bunlar çok güzel şeyler….»
Bu Avrupalı arkadaşın söyledikleri doğru olmakla birlikte o sadece bardağın dolu olan tarafını görmüş ve onları anlatıyordu. Kürtlerin halen kendi aralarında yaşadıkları ciddi sorunlardan haberi yoktu. Bu anlamda Güney Kürdistan’da belli bir gelişme var ve kısmen de « demokratik » denilebilecek bir zihniyet gelişiyor. Eskisi gibi KDP ile YNK arasında çatışmalar yok, şimdi muhalefette olan parti ve gruplarla da ciddi bir sorun yaşamadıklarını biliyoruz. Hatta Türkiye’nin ve Amerika’nın dayatmasına rağmen PKK’ye karşı da ciddi bir olumsuz yaklaşım sahibi değiller. Bu şekilde devam ederse, ki önümüzdeki süreçte bağımsızlığını ilan etmeyi de tartışmaktadırlar, Kürtlerin kendilerini en rahat ve özgürce ifade edebilecekleri bir ülke parçası haline de gelebilir. Böylece, bir nebze de olsa, « Bağımsız Kürdistan » hayalimiz gerçekleşmiş olacaktır.
Bazı yabancı dostlarımızın fark ettikleri, bazılarının ise pek farkında olmadıkları ama bana göre halen gelişmemizi ciddi anlamda engelleyen « Demokratikleşmeyen Zihniyet » gibi bir sorunumuz vardır. Güney Kürdistan’da kısmen aşılmış olsa da tamamen giderilmiş değildir. Kuzey Kürdistan’da ise bu sorun halen tehlike arzeden bir boyuttadır.
Bazen görüştüğüm Avrupalı siyasetçiler şunu tekrarlıyorlar ; « Biz Türkiye’deki Kürtlerin talepleri hakında net bir bilgiye sahip olamıyoruz. Örneğin BDP bir şey söyliyor, diğer Kürt Partileri ve Kurumları da başka şeyler söyliyorlar. Biz herhangi bir partiyi veya gurubu kendi başına Kürtlerin temsilcisi olarak göremeyiz, bu nedenle Kürtler önce kendi aralarında net olsunlar ki biz de ne istediklerini bilelim ». Aslında bu konuda Avrupa’lılar pek de yanlış bir şey söylemiyorlar, elleştirilerinde haklılar. Kuzey Kürdistan’daki Kürtlerin tek sesi yok, çok seslilik sözkonusu olup hiç birşey de anlaşılmamaktadır.
Geçen yıldan beri Kemal Burkay ve HAK-PAR Türkiye ve Kürdistan’da katıldıkları her etkinlikte ve tv programlarında kendine göre talepleri sıralamaktadırlar. Her yerde BDP’nin, dolayısıyla PKK’nin Kürtleri temsil etmediğini söylemektedirler. Yine, kendine Kürt Aydınıyım diyen bir sürü kişi daha farklı talepleri ileri sürmektedirler. Diğer taraftan da AKP’nin içindeki Kürt kökenli milletvekilleri de « Esas Kürtlerin temsilcileri bizleriz » biçiminde konuşmakta ve diplomasi alanında da belli bir çaba sarf etmektedirler. Türkiye’ye giden yabancı heyetler sadece BDP ile görüşmemektedirler, yukarıda bahsı geçen Kürtlerle de görüşmektedirler.
Aynı durum İran ve Suriye’deki Kürtler için de geçerlidir. O parçalardaki Kürtler arasında da ciddi anlamda görüş ayrılığı ve en önemlisi de diyalogsuzluk sözkonusudur.  Yarın veya öbürsü gün Suriye’de rejim değişikliği olursa acaba Kürtleri kim temsil edecek diye düşünüyorum. Şimdiden Yekiti çevresinden Kürtler ABD ile görüşüyorlar, eğer herhangi bir rejim değişikliği sözkonusu olsa elbette ABD onları tanıyacaktır. Diğer taraftan da bugün Afrin, Qamışlo ve diğer Kürt yerleşim alanlarında PKK’ye yakın olan PYD hakimiyeti elinde tutmaktadır. Durum böyle olunca, olası bir rejim değişikliği durumunda, Kürtlerarası bir çatışma tehlikesi kaçınılmaz olur. Bu durum doğal olarak bizi kaygılandırmaktadır.
Kısacası tüm Kürtler açısından acil olan tek şey ; Demokratik bir Zihniyetin gelişmesidir. Yani ortak değerler atrafında birlik ve beraberliğin geliştirilip pekiştirilmesidir. Bunun için herkesin fedakarlık yapması lazım. Kimse kendi düşüncesini ve grupsal çıkarlarını öne çıkarmamalı, herksein tek çabası, çoğu Kürtlerin taleplerine cevap verebilecek bir mücadele stratejisi etrafında birleşme olmalıdır.
Bana göre bu konuda, özellikle Kuzey Kürdistan’da, ön adımı atması gereken PKK-BDP’dir. Güçlü konumda olan yeri geldiğinde erdemli ve fedakar olmayı da bilmelidir. Eğer öyle bir gelişme yaşanırsa, ki bu konuda çok iyimser değilim, o zaman BDP diplomasi alanında da sonuç alabilecek gelişmelere imza atabilir. O zaman hiçbir Avrupalı rahat rahat « Biz Türkiye’deki Kürtlerin ne istediklerini net olarak bilemiyoruz » biçiminde kendini savunabilecek argumanı bulamaz. Aksi halde, hiçbir uluslararası kurumun BDP’yi Türkiye’deki Kürtlerin tek temsilcisi olarak görmesini beklememeliyiz.
Ahmet DERE  /  06.03.2012

15 Şubat 2012 Çarşamba

Olağanüstü Bir Durum Yok, Burası Türkiye

MİT yetkililerine ilişkin başlatılan ‘soruşturma’ Türkiye’de ‘yeni’ bir tartışma gündemini oluşturmuş durumda. Ülkenin tüm sorunları bir tarafa bırakılıp, MİT ile ilgili ‘soruşturma’ ve Mecliste yapılmaya çalışılan yasal değişiklik ana gündem haline gelmiştir. Öyle görülüyor ki bu konu daha bir süre güncelliğini koruyacaktır.
Türkiye garip bir ülke, kamuoyu ise gariban olduğu için yukarıdan gündemi oluşturanlar tartışmaları istediklere yöne çekebilir, amaçları doğrultusunda neticeye bağlayabilirler. MİT ile ilgili gündemi işgal eden tartışmalar da önceden planlanmış bir şekilde gündeme getirildi ve sürdürülmektedir.
Herşeyden önce MİT’e karşı başlatılan soruşturmanın AKP’den habersiz yapılmadığını belirtmek isterim. Devlet ile bütünleşmiş bir AKP’nin böylesine ‘hasas’ bir konuda yapılan bir soruşturmadan haberdar olmaması düşünülemez. Sözkonusu soruşturmayı başlatan bir savcının AKP’ye rağmen sonuç alamayacağını düşünmemiş olması mümkün değildir. Diyelim soruşturma AKP’den habersiz başlatılmış, eğer iş bu soruşturmanın kamuoyuna yansıması AKP’nin işine gelmeseydi, gerek Adalet Bakanlığı gerekse de İçişleri Bakanlığı imkanlarıyla olayın üstü rahatlıkla örtünebilirdi. Dolayısıyla yaşananlar Türkiye açısından pek olağanüstü sayılmaz, çok normal bir durumdur.
Neden bu soruşturma AKP’den habersiz yapılmamıştır ? Yine, neden AKP bu olayın kamuoyuna yansımasını ve bu şekilde tartışılmasını istemiştir ?
Dikkat edilirse 2011 seçimlerinden önce, daha çok da 2010 yılında, AKP’nin Kürt Sorununa ilişkin yaklaşımında kısmen ‘çözümleyici’ ve hatta ‘diyalogtan yana’ bir eğilim görülüyordu. Bu süreçte PKK yetkilileriyle görüşmeler yapılmış, örgütün tasfiye edilmesi noktasında bilgi alınmıştır. (PKK-MİT görüşmelerinin esas amacının örgütü tasfiye etmeye yönelik olduğunu savunuyorum, bazı çevrelerin söyledikleri gibi Kürt Sorunun diyalogla çözme gibi bir durum değildir). Yapılan görüşmelerin seyri devletin tam istediği gibi gelişmeyince hem AKP’nin uslübünde değişiklik olmuş ve hemde Kürtlere karşı yürütülen savaşın dozajı artırılmıştır. 2011 seçimlerinden sonra AKP-Devlet tamamen güvenlikçi bir çizgide hareket etmiştir.
AKP-Devlet cenahında açıkça görülen bu yaklaşım değişikliği, gerek Türkiye’deki belli bazı çevreler tarafından gerekse de Avrupa’daki kimi kurumlar tarafından elleştirilmiştir. Türkiye’deki görsel ve basın medyasında da özellikle AKP’nin güvenlikçi politikasını elleştirenler olmuştur. Sözkonusu elleştirilerin geliştirildiği süreçte planlı olarak MİT-PKK görüşmeleri basına sızdırıldı. Ben bu süreci daha çok kamuoyunun tepkisini kazanma amaçlı geliştirildiğini düşünüyorum. Yani, Türkiye kamuoyu bu tür görüşmelerin yapılmış olmasına karşı tepki gösterecek, AKP de buna dayanarak « Görüyormusunuz, Türkiye kamuoyu PKK ile müzakere yapmamıza müsaade etmiyor » diyerek esas aldığı güvenlikçi politikanın doğru olduğunu kanıtlayacaktı.
AKP’nin tüm çabalarına rağmen Kürt Sorununa ilişkin güvenlikçi politikaya karşı elleştiriler dinmedi. Diğer taraftan da yeni oluşturulacak olan anayasanın tamamen AKP’nin kontrolünde geliştirilmesi gerekiyor. Yine, özellikle son aylarda Yargı’nın ve Emniyet’in tamamen AKP’nin denetiminde olduğuna ilişkin elleştiriler de az değildir. Dolayısıyla bir taşla birkaç kuşu birden vurmayı amaçlayan derin bir planın yapılmasına ihtiyaç duyulmuştur. İşte MİT yetkililerine ilişkin (ben özellikle ‘ilişkin’ kelimesini kulanıyorum, zira bu ‘soruşturma’ MİT yetkililerine karşı değildir) KCK davasına bağlı olarak açılan dosya tüm bu ihtiyaçlara cevap olacak şekilde planlanmıştır.
Tartışmaların başlatıldığı günden beri yazılan ve konuşulanlara bakıldığında iyi görülüyor ki AKP bu süreçten güç alarak çıkacaktır. Bu olay vasıtasıyla şu dört hususda kamuoyunu yanıltacaktır; 1- Yargının tamamen AKP’nin denetiminde olmadığı, yeri geldiğinde Başbakanlığa bağlı olarak çalışan MİT Müsteşarı ve onun yetkililerine karşı dava açılabileceğini göstermek, 2- Emniyet’in AKP’nin denetiminde olmadığı, gerekirse MİT yetkililerini de gözaltına alabileceğini, 3- Ne Türk Yargı Sisteminin ne de Türkiye Kamuoyunun Kürt Sorununu diyalogla çözmeye musait olmadığını, 4- Anayasanın birçok konuda engelleyici unsur olduğunu göstermek. Bu yanıltma manevrasıyla AKP’nin eli daha da güçlenmiş olacaktır.
Kısacası, MİT-KCK olayında zararlı taraf yine Kürtler ve Türkiye’nin barışını ve demokratikleşmesini isteyen çevreler olacaktır. Kimse de MİT yetkililerini ‘kurbanlık koyun’ gibi görmemelidir, AKP bu işi planlarken onları da düşünmüştür. Nitekim MİT kanununda değişiklik yapmak üzere yasa değişikliği jet hızıyla TBMM Anayasa Komisyonundan geçti, çok yakında Meclisten de geçerek kanunlaşacaktır.
Bugün 15 Şubat Uluslararası Koplo’nun 13. yıldönümüdür. Bu vesileyle, Sayın  Öcalan şahsında tüm Kürt halkına karşı geliştirilen koployu kınıyorum. Türkiye’nin çağdaş ülkeler arasında yerini alması için demokratikleşmesi ve dolayısıyla Kürt Sorununa güvenlikçi politikalarla değil, diyalog yoluyla bir yaklaşım göstermesi kaçınılmazdır. Kürtler de artık eski Kürtler olmayıp en azından kendine karşı geliştirilen koploları boşa çıkaracak güçte ve bilinçtedir.
Ahmet DERE  /  15.02.2012

29 Ocak 2012 Pazar

Fransa ve Türkiye

Fransa Senatosu Soykırımların inkarını suç sayan yasa tasarısını 23 Ocak günü 128 oyla onayladı, Nicolas Sarkozy tarafından da imzalanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Yasa tasarısının mimarı ve aynı zamanda teklifi sunan milletvekili Valerie Boyer bir türk televizyon kanalına verdiği mulakatta şöyle demişti "Cumhurbaşkanı Sarkozy göreve geldiğinde soykırım inkarının suç sayılmasının yasalaştırılacağı sözünü vermişti. Ermenistan ziyaretinde de verdiği sözleri yineledi. Cumhurbaşkanı'nın verdiği bir sözü yasama erki olan meclisin yerine getirmesi son derece normal".
Gerek Fransa’daki bazı çevrelerin, gerekse de Türkiye’nin bizzat çabalarıyla bu yasanın anayasa mahkemesine götürülmesi yönündeki çalışmalar vardır, ancak bunun ne kadar sonuç alacağı belli değildir. Bir anlamda bundan sonra, Fransa’da resmen tanınmış olan soykırımları inkar edenler cezai yaptırımla karşılaşabilecekler, yani hem Yahudi ve hem de Ermeni Soykrımı’nı inkar edenler aynı şekilde cezalandırılmış olacaklar.
Bir defa şu hususun iyi anlaşılması gerekir; Fransa’da onaylanan ve yürürlüğe giren yasa sadece ermeni soykırımı’nı inkar etmeyi suç sayan bir madde değildir, Fransa’da resmen tanınmış olan Yahudi Soykırımı‘nı inkar eden birilerine karşı da aynı cezai yaptırım uygulanacaktır. Dolayısıyla olayı sadece Ermeni Soykırımı ile sınırlı ele alınması yanlıştır ve maksatlı yapılmaktadır. Diğer bir husus da düşünce özgürlüğü ile ilgili olan yaklaşımdır. Bu yasa ile Fransa’nın düşünce özgürlüğüne darbe vurmuş biçiminde değerlendirmeler çoktur. Bu noktada Fransa’yı elleştirenler yaşadıkları ülkede ne kadar gazetecinin cezaevinde olduğunu görmüyorlar bille. Ayrıca bir insanlık suçu olan soykırımı inkar etmenin düşünce özgürlüğü ile hiç alakası yoktur. Bu nedenle aynı kriter yakında AB’ye üye olan tüm ülkelerde de geçerli hale gelebilir.
Anlaşılması gereken diğer bir husus da şudur; Fransa 2001 yılında Ermeni Soykırımı’nı resmen tanıyan bir ülkedir. Ve 2001 yılında Türkiye tarafından pek ciddi bir tepki gösterilmemişti. Eğer gerçekten bir yaygaraya ihtiyaç varsa o da 2001 yılında olmalıydı, yani Fransa’nın söz konusu soykırımı resmen tanıdığı dönemde. Bilindiği gibi 2001 yılında AB-Türkiye müzakere sürecinin başlaması tartışmaları vardı. O dönemde Türkiye ile Fransa arasında gizli bir anlaşma yapılmıştı. Yani Türkiye ses çıkarmayacak, Fransa ise AB-Türkiye müzakere sürecinin başlaması için çaba gösterecek. Takip ettiğim kadarıyla öyle de oldu.
Bugün ise durum farklı gelişti, önce Fransa herhangi bir anlaşmaya yanaşmadı, bunun üzerine AKP kamuoyunu kışkırtarak yaygara çıkarmaya başladı. Yasa Fransız meclisinden geçip Senato’nun kapısına dayanınca her iki ülke arasındaki ilişkiler daha da gerginleştrildi. Bu noktada ROJ TV ile ilgili factör devreye girdi. Bir anlamda hem Türkiye ve hem de Fransa bir konuda anlaşma gereğini duydular ki bunun kurbanı olarak da yine Kürtler seçildi. Dolayısıyla Türkiye ve Fransa arasında  gizli bir anlaşma yapılarak sorun çözülmüş oldu. Türkiye tarafından bu kadar gürültü çıkarmanın karşılığı ROJ TV’nin sesini kesmek olmuştur. Bilindiği gibi öyle de oldu, 22 Ocak’tan sonra Fransız uydu şirketi olan Eutelsat Roj TV yayınlarını kesti.
Türkiye’deki iktidarlar sistemi ile halk arasında sürekli bir güvensizlik ve ikiyüzlülük hakim olmuştur. 2001 yılında Fransa’ya karşı sesiz kalıp kendine AB yolunda bir adım atmak isterken,  bugün ise gürültü çıkarıp başka bir konuda taviz koparmak olmuştur. Halbuki Fransa’nın bugün yaptığı sadece 2001 yılında kendi ülkesinde resmen tanıdığı bir yasayı hukuki yolarla korumaya almaktır.
Hatırlatmak gerekirse; Ermeni Soykırımı sadece Fransa’da tanınmamıştır, aynı zamanda İsveç, Almanya, Holanda, Belçika, Venezuela, Şili, Uruguay, Arjantin, Litvanya, Polonya, Slovakya, İtalya, Yunanistan, Lubnan, Rusya Federasyonu ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından da resmen tanınmıştır.
Pekiyi böyle olursa bundan sonra ne olacak ? Bana göre çok ciddi bir şey olmayacaktır. Roj TV üzerinden Fransa rüşvetini vermiştir, bundan sonra ne Türkiye Fransa ile varolan ilişkilerini çok zedeleyecek bir yaklaşım gösterecek ne de Fransa veya AB bu yasa gereği çok ciddi bir hukuki süreci başlatacaktır. Bu konu bir süre kamuoyu tarafından tartışılacak ve daha sonra her iki ülke tarafından da üstü örtünmeye çalışılacaktır. Tabii unutulmaması gereken diğer bir şey de Fransa’da etkin olan Ermeni Diyasporasının bu noktadaki yaklaşımı ve göstereceği çabalardır. Fransa ve Türkiye konuyu kapatmak isteseler bile Ermeni Diyasporasının boş durup durmayacağını tahmin etmek zordur.
Hatırlatalım ; Fransa’da Ermeni ve Yahudi Soykırımı’nı inkar edenlere karşı bir yıl hapis ve 45 bin euro para cezası öngörülüyor.
Ahmet DERE  / 29.01.2012

16 Ocak 2012 Pazartesi

AKP-Devlet ve Yeni Süreç

Rejime karşı olma pozisyonundan başlayarak rejimle bütünleşip onu en iyi biçimde temsil etme noktasına gelmenin en iyi fotoğrafı AKP’de görülür. Refah partisi döneminde rejime karşı olan Neo-İslamcılar 2001 yılında rejimle ilk uzlaşma amaçlı temasını AKP’yi kurarak gerçekleştirdiler. 2007’de yapılan genel seçimlerle birlikte yavaş yavaş devleti ele geçirmeye başlayan AKP’liler, 2011 seçimlerinden sonra ise devlet olma çabalarının hasılatını toplamaya başladılar. Dolayısıyla AKP devlettir, devlet de AKP’dir, ikisi birbirinden ayrılamaz bir bütün olmuşlardır.
Biz Kürtlerde siyasi öngörü gücü henüz yeterince gelişmediği için, 2007 seçimlerinden önce AKP’nin devlet ile çelişkili olup Kürt Sorununu çözmede makul olabileceğini düşünmüştük. Bu naif düşünceden hareketle DTP’nin aday göstermediği seçim bölgelerinde AKP’den yana –dolaylı da olsa- bir yaklaşım göstermiştik. Seçimlerden AKP önemli bir oy alarak galip çıktıktan sonra, daha önce yapılmış olan Dolmabahçe görüşmesini de önemli bir zemin olarak kulanıp yavaş yavaş devlet ile tam bir uzlaşma arayışı içerisine girdi. 2007’nin yarısı ve 2008 yılının tamamı AKP açısından devlet olmaya dönük bir mücadele ile geçmiştir. Bu süreçte Kürt Sorunu ile ilgili devletin rutin politikaları uygulanmıştır. Zira, AKP’nin devlet ile tamamen bütünleşmesi için Kürt Sorunu gibi ciddi ve aynı zamanda da tehlike arz eden bir problemden korunması gerekirdi, öyle de yapıldı.
2009 yılından itibaren AKP açısından yeni bir süreç başlamıştır, gerek Kürt Sorunu konusunda gerekse de kendi iktidarına karşı rahatsız olan çevrelere karşı atağa geçme zamanı gelmiştir. Dikkat edilirse KCK Operasyonları bu dönemde başlatılmış, daha önce kısmen başlatılmış olan Ergenekon Operasyonları ise hızlandırılmış, çerçevesi genişletilmiştir.
« Demokratik Açılım » diye bir sürecin geliştirilmesi de bu döneme tekabul ettiğini görüyoruz. 
Yapılanlar tamamen planlı ve belli bir politik çizgi temelinde hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bir taraftan gelişen Siyasal Kürt Hareketini çembere almak, diğer taraftan da hem devletin çıkarları gözetilerek ve hem de değişen dünya konjonktürü dikkate alınarak hareket edilmiştir. Tüm bunlar yapılırken AKP-Devlet konseptinin iyi pekişmesi için 2011 seçimlerin sonuçlarının da beklenmesi gerektiği hesap edilmiştir. Ve 12 Haziran 2011 seçimlerinde AKP-Devlet amacına uygun olarak bir sonuç elde etti. Bu tarihten itibaren AKP-Devlet bütünleşmesi tamamen gerçekleşmiştir.
Bazıları AKP’nin devleti ele geçirdiğini söyleyip Devleti ve Cumhuriyeti savunmaya çalıştıklarını iddaa ediyorlar. Bu sloganı en fazla atan çevreler ise CHP ve sözümona Cumhuriyetçilerdir. CHP kendi kalesi olarak kabul ettiği Devlet ve Cumhuriyetin AKP ile bütünleştiğini görünce savunmaya geçmiş, AKP’nin kendisinden daha fazla devletçi kesilmesini hazmedememiştir. Tüncelili Kemal Kılıçdaroğlu’nun da çabaları bu gerçekliği önleyememiştir.
2012 yılı hem AKP-Devlet açısından ve hem de Kürt Sorunu açısından yeni bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Son günlerde AKP kurmayları tarafından « ikinci demokratik açılımı » sözleri sık sık dilendirilmesi de bu yeni sürecin işaretidir. AKP-Devlet tarafından « Kürtler vardır ama Kürt Sorunu yoktur » biçimindeki söylem de gelişecek olan sözkonusu bu süreçte Kürt Özgürlük Hareketini zayıflatıp tehlike olmaktan çıkarmaktır. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan KCK Operasyonları bu sürecin en etkili araçlarından bir tanesidir. Gerillaya karşı yapılan operasyonları da bu çerçevede görmek lazım.
Yukarıda anlatmaya çalıştığım bu yeni süreçte bazı kürt çevrelerin hunerleri de sahneye alınacaktır. Başta AKP içindeki Kürtler olmak üzere Kemal Burkay, Muhsin Kızılkaya, Umit Fırat gibi kamuoyu tarafından tanınmış şahsiyetlere de davetiye çıkarılmıştır. Önümüzdeki aylarda bu konudaki uğraşların ayak sesleri daha açık bir şekilde duyulacaktır. Dolayısıyla varlığı kabul edilen « Kürtlere » devletin biçeceği kaftan giydirilecektir.
Avrupa Parlamentosunun Türkiye ile ilgili hazırlamaya çalıştığı raporun taslağında PKK ile ilgili bölümde kulanılan uslüp ve Türkiye Ropörtürü Ria Oomen-Ruijten’in yaklaşımı, AKP-Devlet tarafından geliştirilecek olan Kürt Sorununa « çözüm » sürecinin uluslararası ayağının bir parçası gibi görülmelidir. Keza, Roj TV’in kapatılmasıyla ilgili Danimarka’da yapılmaya çalışılan yasa değişikliğine ilişkin çabaları da bu doğrultuda bir adım olarak görmek lazım. KCK ve Ergenekon davalarından tutuklu olanların yargılama süresinin uzaması AB çevrelerinde belli bir rahatsızlık yaratmış olup bu noktada bazı elleştirilerin yapılıyor olmasını ayrı bir mecrada görmekte fayda vardır. Mesele Kürt Sorunu olunca AB’nin yaklaşımı AKP-Devlet politikalarından pek farklı gelişmeyeceğini şimdiden görmek mümkündür.
2012 yılı hem Kürt Özgürlük Hareketi ve hem de AKP-Devlet açısından bellirleyici bir öneme sahiptir. Kış koşullarına rağmen durmayan askeri operasyonlar bundan sonra da devam edeceğe benziyor. Öyle anlaşılıyor ki KCK Operasyonları da genişleyerek sürdürülecektir. Böylesi bir atmosferin egemen olduğu bir Türkiye’de avukatların Sayın Abdullah Öcalan ile görüşmesine de rahat rahat izin verilmeyecektir. BDP’ye karşı TBMM çatısı altındaki yaklaşımın da bu yeni sürecin amacına uygun olarak gelişeceğini tahmin etmek zor değildir.
Bu yazıya konu ettiğim AKP-Devlet ve Yeni Süreç genel olarak biz Kürtlere de önemli görev ve sorumlulukları yüklemektedir. Daha önce Rûdaw gazetesindeki bir yazımda da başlık olarak kulandığım “Bahara Navxweyî ya Kurdan“ (Kürtlerarası Bahar) giderek daha fazla aciliyet arzetmektedir. AKP-Devlet bütünleşmesiyle halkımıza dayatılmak istenen yeni konseptin boşa çıkarılması için Kürtlerin birbütün olması şarttır. Tarihten ders çıkarılmak isteniyorsa, bir an evel bireysel, örgütsel, gurupsal çıkarların ve şimdiye kadar gelişen uslübün bırakılması elzemdir. Aksi halde  hiç kimse kazanamayacağı gibi, tarihsel sorumluluğun altından da kalkmanın çok ama çok zor olacağını hepimiz bilmeliyiz.
Ahmet DERE  /  16.01.2012