7 Nisan 2013 Pazar

Süreç Gelişmek Zorunda

Newrozla birlikte başlayan süreç geri döndürülemeyecek bir viraja girmiştir. Bazıları kendine göre, veya karşısındaki kitleye şerbet dağıtmak amacıyla kulağa hoş gelen sözler etseler de bunlar gerçekleri uzun süre gizleyemez. Bu çabalar hem AKP ve hem de PKK-BDP tarafından özellikle gösterildiğini takip ediyoruz.

İmralı’da yapılan görüşmelerin sonucu olarak ortaya çıkan Newroz mesajı bir taraftan AKP’yi memnün ederken diğer taraftan da milliyetçi Türkleri hareketlendirerek hükümete geri adım attırmaya çalışılmaktadır. Milliyetçileri ikna etmek için AKP tarafından ince bir siyaset devreye sokulmuştur. Süreçle ilgili AKP kurmayları tarafından kulanılan cümleler dikkatle seçilmektedir. Amaçları ne PKK’yi attığı adımdan caydırmak, ne de milliyetçi Türkleri daha da azgınlaştırmaktır. Dolayısıyla bu yılın son aylarına kadar, yani sözkonusu bu süreç rayına oturana kadar AKP’nin işi hayli zor gibi görünüyor.

Newroz’dan sonra PKK ve ona yakın kurumların da ciddi bir ikna ve süreci « kavratma » çabaları içinde olduklarını izliyoruz. Bu noktada PKK’nin işi daha zor olduğunu belirtmek gerekiyor. Zira sıfır taleple başlatılan süreci kabul etmeyen ve mağdur durumda olanlar Kürtlerdir ve en çok da zorlanacak olanlar PKK’li kadro ve çalışanlarıdır. Süreci kabul etmeyenleri ikna etmek pek kolay olmasa gerek.

Gördüğüm kadarıyla PKK ve ona yakın kurumlarda başlatılan ikna çalışmaları pek doğru ve gerçekçi temeller üzerinde yürütülmüyor. Newroz’da okunan mesaj ile ikna ve süreci « kavratma » amaçlı toplantılarda söylenenler arasında ciddi bir yaklaşım farkı görülüyor. Bana göre Newroz mesajı ve Abdullah Öcalan’ın gönderdiği mektuplar, ya yeterince anlaşılmamıştır, ya da herkes kendine göre yorumlamaktadır ; her şeyden önce Newroz’da okunan mesajda kesin bir dille silahlı mücadele sürecinin bittiği, sıfır taleple silahların bırakılması icabeden momentin geldiği ve hatta bundan sonra islam kardeşliği bayrağı altında sistemin merkezinde yer almak için gereken siyasi mücadelenin yürütülmesi büyürülmüştür. Oysa halk toplantılarında, tv programlarında ve basın aracılığıyla kitlelere aktarılanlar buna pek uymamaktadır. Şimdiden kitlelerin kafasının karıştığını görmemek mümkün değildir. Dolayısıyla izlenen taktik ilk haftalarda « faydalı » olabilir ama daha sonra tersi bir etki yaratabileceğini söylemek gerekiyor. Özellikle tv programlarında konuşan PKK’li bazı kadroların söyledikleri çok soyut ve ezbere dayalı olduğunu da burada belirtmekte fayda vardır.

Geçenlerde Zübeyir Aydar’ın Murat Yetkin’e verdiği mülakattı okuyan herkes anlamıştır ki PKK bir an önce silahları bırakma taraftarıdır. Zira Zübeyir üzerinden verilen mesajda deniliyor ki « Bu süreç 2013 yılı içinde ve hızlı bir şekilde bitmelidir ». Başlatılan süreç geri döndürülemez olduğuna göre, ne kadar hızlı sonlandırılırsa tahribatlarının da o kadar az olacağını kestirmek mümkündür. Dolayısıyla Newroz mesajında ifade edilen « silahları bırakma zamanı gelmiştir » talimatı yavaş yavaş pratikleşecektir. Sellahattin Demirtaş’ın son olarak Kandil’den dönüşünde ifade ettiği « Kandil AKP’nin yaklaşımından rahatsızdır » sözü KCK’nin süreçle ilgili kaygılı olduğunu, AKP’ye güvenemediğini gösterse de bu pek bir şeyi değiştiremez. Zira sürecin devam etmesiyle ilgili Imralı’da anlaşma sağlanmıştır.

Gelişecek olan bur süreçte önemli gördüğüm bazı husular ;

-Bilindiği gibi Kürdistan dağlarında sadece PKK’li gerillalar yoktur,  türk soluna mensup bazı gerilla grupları da bulunmaktadır. Özellikle Dersim’de bulunan bu grupların durumu ne olacak acaba ? Bu süreç başlatılırken kendilerinin düşüncesi alındı mı ? Biliyoruz ki PKK gerillaları olmazsa türk soluna mensup gerilla gruplarının Dersim’de dayanabilmeleri mümkün olamaz. Ne olacak, acaba onlar da sıfır taleple bölgeyi terkedip silahlarını bırakacaklar mı ?

-Newroz’da okunan mesajda özellikle altı çizilen “İslam kardeşliği“ çizgisi geliştirilirken Ezîdî Kürtler ile Alevi Kürtlerin durumu ne olacak ? PKK saflarında şehit düşen yüzlerce ve hatta binlerce gerillanın Ezîdî ve Alevi ailelerden geldiklerini biliyoruz, onların aileleri ne düşünüyorlar ? Mevcut durumda da PKK saflarında yer alan yüzlerce Ezîdî ve Alevi ailelere mensup kadro ve gerillalar vardır, onlar ne düşünüyorlar acaba ?

-İran’ı biraz tanıyanlar iyi biliyorlar ki, Molla rejimi sürekli PKK’nin Türkiye’ye karşı yürüttüğü savaştan faydalandığı için onun  faaliyetlerine musamaha göstermiştir. Şimdiye kadar PKK’nin türk devletine karşı ilan ettiği tüm ateşkesler İran tarafından olumlu karşılanmamış, elinden geldiğince sabote etmiştir. İran’ın Kandil ve sınır bölgesi üzerinde belli bir hakimiyette sahip olduğunu da dikkate aldığımızda, önümüzdeki süreçte PJAK’a karşı nasıl bir tütüm alacak acaba ? Bu durum bağrında ciddi bir tehlikeyi barındırmaktadır.

Daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, ben bu süreci kaçınılmaz olarak görsem de bu “Kürt Sorununa Çözüm Süreci“ olarak gördüğüm anlamına gelmez. Başlatılan süreç sadece gerillanın Kuzey’den geri çekilme ve akabinde de silahlarını bırakma sürecidir. Kürt Sorunu PKK’nin silahlı mücadeleye başlamasıyla ortaya çıkmış bir sorun olmadığı gibi silahların bırakmasıyla da çözülebilecek bir sorun değildir. Eğer BDP’nin aldığı oyları Kuzeyli Kürtlerin PKK’ye verdikleri destek olarak algılarsak o zaman PKK dışında kalan Kürtlerin dörte üçü nerede ve çözümle ilgili ne diyorlar ? Bu nedenle tüm Kürtler arasında ortak bir konsansus sağlanmadan Kürt Sorununun Çözümünden bahsedilemez. Her kim ki PKK’nin silah bırakmasıyla Kürt Sorunun çözüldüğünü hesaplarsa kesin bir şekilde kaybeden taraf olacağını belirtmek lazım.

Son aylarda bazı arkadaşlar beni arayarak, bana mesaj yazarak şunu soruyorlar ; “Heval ne zaman Kürdistan’a gideceksin ? (geleceksin diyenler de vardır) “ Bunu söyleyen ve yazan bazı arkadaşların şaka yaptıklarını biliyorum, ama bazıları da gerçekten ciddi söyliyorlar. Burada tüm bu arkadaşlara ortak bir cevap vermeyi daha uygun görüyorum;

Değerli arkadaşlar,

Kürt Sorununa Çözüm süreci sağlıklı bir noktaya varmadan bizim gibilerin Kürdistan’a dönme gibi bir durumu sözkonusu olamaz. Bunu hayal eden bazı arkadaşlar varsa da o ben değilim. Halk için en sağlıklı mücadele bizzat ülkede yapılabildiğini biliyorum, ama eğer bu imkan yoksa o zaman biz de bulunduğumuz alanlarda mücadelemizi sürdürmeye devam ederiz.

Ahmet DERE  / 08.04.2013

 

23 Mart 2013 Cumartesi

Veda-i Silah

Bu yılki Newroz bayramı tarihi bir sürecin başlangıcı olmuştur. Abdullah Öcalan’ın mesajında silahlı mücadele döneminin bittiği açık olarak söylenerek bundan sonra siyasal mücadeleyle gereken kazanımların elde edilmesi vurgusu kesin bir şekilde ifade edilmiştir. Yani PKK açısından artık Türk Devletine karşı silahlı mücadele dönemi kapanmıştır. Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi, aslında bu süreç 2005 yılından beri kapanmıştır ancak, gerek Türk Devletinin politik yaklaşımları gerekse de PKK çevresindeki bazı etkenlerden ötürü bu süreç 8 yıl aradan sonra deklare edilmiştir. Şimdi geriye dönüp bakıldığında insan şunu demekten kendini alamıyor ; Neden bu kadar insan hayatını kaybetti, neden bu kadar yıl Kürdistan halkı üretimden uzak tutuldu, neden binlerce insan yıllarını dört duvar arasında geçirmek zorunda kaldı ?
Silahlar miyadını doldurmuştur, hem de yıllar önce. Ne var ki Abdullah Öcalan bunu söylemeden önce kimse buna akıl etmedi, veya bunu söyleme cesaretini gösteremedi. Söyleyenler olsa da dikkate alınmadı, hatta kendilerine hakaret edildi (Osman Baydemir olayında olduğu gibi).

Zararın neresinden dönülürse kârdır mantığıyla hareket etmenin çok akıllıca olmasa da alkışlanması gerekir diye düşünüyorum. Hele hele bu zarar insanların hayatı ise ona son verme yaklaşımının daha güçlü alkışlanması gerekir.

Newroz’dan sonra türk medyasında yapılan yorumlarda alıştığımız uslüpten farklı bir yaklaşım görülmemektedir. PKK sıfır taleple silahlı güçlerini sınır dışına çıkaracağını ve daha sonra da silahlarını bırakabileceğini en üst yetkilisinin ağzından ve milyonlarca kişinin huzurunda deklare etmiş olmasına rağmen hala « PKK taktik yapıyor, acaba devlet ile PKK arasında ne gibi bir anlaşma sağlanmıştır » diye yorumlar ve analizler yapılmaktadır. Bunu söyleyenler de çok iyi biliyorlar ki devlet PKK’ye herhangi bir vaate bulunmamıştır. Devletin vaad ettiğini düşünmediğim ama yapması gerektiği açık olan şudur ; PKK’nin sınır dışına çıkmasını ve daha sonra da silahlarını bırakmasını kolaylaştırmak için bazı adımları atmak zorundadır. Devletin yapacağını söylemediği ama yapmak durumunda olacağı bu yaklaşımlardan ötürü « PKK’ye taviz veriliyor » diye bağıranların sesi oldukça gür çıkıyor. Bunların tek amacı PKK silahlarını da teslim etmeye geldiğinde vurulup imha edilmesidir.

Evet, Newroz’da okunan mesajda hiç bir talep yoktur, BDP’nin ileri sürdüğü ise tamamen silahlı güçlerin sınır dışına çıkmasını kolaylaştıran ve daha sonra da silahların bırakılmasına zemin hazırlayan taleplerdir. Yani eğer devletin silahlı güçleri Kürdistan dağlarında operasyon yapmazsa bu verilen bir hak değildir, veya PKK’ye verilmiş bir taviz değildir. Tam tersine akıllı bir devlet bu süreçte operasyon yapmaz ki PKK’nin silahlı güçleri çabuk ve hızlı bir şekilde sınır dışına çıksın. Sınır dışına çıkan PKK’lilerin silahlarını bırakması için ise akıllı devlet ya genel, ya da özel bir af çıkarır ki elinde silahları bulunan PKK’liler dağdan insinler. Ne operasyon yapmama ne de genel veya özel bir af Kürtlere verilmiş bir hak olarak görülmemelidir. Keza Yerel Yönetimlerin Yetkilerinin Genişletilmesi de öyle, eğer devlet yarın veya öbürsü gün Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Şartını imzalarsa bu PKK’nin veya BDP’nin taleplerine verilmiş bir cevap sayılmamalıdır. Zira yıllardan beridir Türk Hükümeti söz konusu bu şartı imzalayacağını taahut etmiştir ve Avrupa Konseyinin takvimine göre bunun 2013 yılında veya 2014 baharında gerçekleşmesi gerekir. Yarın veya öbürsü gün Türk Hükümeti bu şartı imzalarsa kimse kendine pay çıkarmamalıdır. Hele hele BDP bunu kendisi için bir diplomatik başarı olarak görmemelidir. Kürt halkını elde edilmemiş bir zaferle aldatmak kimsenin hakkı değildir.

Bazıları 2013 Newrozunu zafer bayramı olarak değerlendiriyor. 2005 yılından beri silahların bırakılması gerektiğini düşünen ve geçte olsa bu yıl başlatılan süreci olumlu görmeme rağmen ortada zafer niteliğinde bir şeyi göremediğimi de belirtmek istiyorum. Yani silahların bırakılmasını istemekle bugün atılan adımın zafer olduğunu söylemek aynı şey değildir. Silahların bırakılması sadece dönemi geçmiş bir aracı rafa kaldırmaktır, mücadele yeni ve modern yöntemlerle devam edilmesiyle ancak bir « zafer » elde edilebilir. Bu ise bundan sonra Kürtlerin yapacakları mücadeleyle bağlantılıdır.

PKK silahlarını bırakacağını işaret ettikten sonra, daha önce silahlı mücadelenin çok gerekli olduğunu söyleyen ve yazan kimi çevreler hiç istifini bozmadan bu sefer de yeni süreci ateşli ateşli savunmaya koyulduklarını göruyorum. Bu yaklaşımları gördüğümde tiksinmemek elde değildir. İnsan bu kadar kişiliksiz olmamalıdır. PKK’nin neden böyle bir adımı atmak zorunda kaldığını henüz anlamadan ona yalakalık yapmak kişilikli birine yakışmaz. Kimseye karşı çıkın demiyorum, ama kişilikli biri en azından susmasını ve süreci az da olsa anlamasını bilmelidir. Dikkat ettim, özellikle kürt basınından bazıları, ki bir çoğu pek de okunmayan sitelerde yazıyorlar, bu mücadeleye hiç bir değer katmamış olanlardır, ne kendisi ne de yakın ailesinden bedel ödememiş bu tür kişiler PKK’den ve ona yakın olan çevrelerden çıkar sağlamak için bukalemun gibi reng değiştiriyorlar.

Newroz’da atılan adım geri dönülmesi imkansız olan bir sürecin başlangıcıdır. Bundan sonra ne olacağını tahmin ediyorum ; herşeyden önce PKK ve ona yakın çevereler ciddi bir sarsıntıyı yaşayacaklardır. Silahlı mücadeleye göre eğitilmiş ve ona göre örgütlenmiş bir hareketin  rahat rahat siyasal bir çalışma ortamına adapte edilmesi zordur. Diğer taraftan silahlı mucadele beraberinde belli bir yaşam ve o yaşamı idame eden imkanları da yaratmıştı, oysa siyasal mücadelede bunlar kolay sağlanamıyor. Bu nedenle gelişecek olan süreç kendi içinde sıkıntılı bir durumu yaşayacağını şimdiden görmek mümkündür.

Eğer Kürtler demokratik bir zihniyeti esas alarak hareket ederlerse bence Newroz’da başlatılan süreç zafer olmasa da zaferi getirebilecek bir dönemin başlangıcı olabilir. Dolayısıyla bu yeni süreç hepimize hayırlı olsun diyorum.

Ahmet DERE  /  23.03.2013

8 Şubat 2013 Cuma

Avrupa Parlamentosu ve Diyalog Süreci

Avrupa Birliği Türkiye ve Kürt Sorunuyla yakından ilgilenen bir müesesedir. Hem Avrupa Parlamentosu hem de Avrupa Komisyonu yılda bir sefer Türkiye ile ilgili rapor yayınlıyorlar. Bu raporlarda Kürt Sorunu da gündeme alınıyor, bu noktada elleştiri ve öneriler sıralanıyor. Ancak Kürt Sorunuyla ilgili şimdiye kadar somut bir yaklaşımı ortaya koymuş değildir Avrupa Birliği.

Geçtiğimiz günlerde, 6 Şubat Çarşamba günü, Avrupa Parlamentosu yaklaşık bir büçük saat boyunca  ''Kürt Sorununa barışçıl çözüm için diyalog'' tartıştı. 35'e yakın parlamenterin söz alarak tartışmalara katıldığı AP Genel Kurulu'nda Diyalog Sürecine tam destek mesajı çıktı.

Yakından takip ettiğim AP’deki bu oturumda yapılan konuşmaların tamamında Diyalog Sürecine destek ifade edilirken, aynı zamanda Paris Katliamı da kınanarak, bu hunharca olayın sürece engel teşkil etmemesi gerektiği ifade edildi.

Gerek gruplar ve gerekse de kendi adına konuşan parlamenterlerin hemen hepsi artık Kürt Sorununa çözümün geliştirilmesi gerektiğini ifade ederek, AB’nin bu noktada gereken desteği vermesi zamanı geldiğini belirtiler.

Tüm konuşmaların içeriğini dikkate aldığımızda, geçmişte olduğu gibi, yine pragmatik yaklaşım öne çıktı. Bir taraftan PKK kınanırken ve AB’nin Terör Örgütleri Listesinde yer aldığı vurgulanırken, diğer taraftan da Abdullah Öcalan ile başlatılan diyaloğun önemli olduğu ve bunun geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. “Terörist“ olarak görülen bir örgüt ile diyaloğun geliştirilmesi gerektiğini belirten çoğu AP milletvekillerinin önümüzdeki süreçte PKK ile ilgili farklı bir yaklaşım içinde olacaklarını şimdiden görmek mümkündür. Büyük bir ihtimalle AB PKK’yi kendi terör örgütleri listesinden çıkaracaktır. Diyalog Sürecine tam destek vermenin bunu gerektirdiği bir gerçektir. Nitekim yapılan oturumdan sonra konuştuğum bazı milletvekilleri böylesi bir adımın atılması için önümüzdeki süreçte somut bazı girişimlerde bulunacaklarını da bellirtiler.

Bazı konuşmacılar türk hükümeti ile Abdullah Öcalan arasında başlatılan süreci beklemediklerini, ama bunun başlatılmış olmasının çok önemli olduğunu belirtirken, bu süreci “Erdoğan ve Öcalan arasındaki diyalog süreci“ olarak ifade edenler de oldu.

Diyalog Sürecinin sağlıklı sürdürülmesi için PKK’nin bir an önce silahlarını bırakması gerektiğini belirten AP parlamenterinin çoğu sağcı gruplara üye olduklarını da belirtelim.

AP’de yapılan oturumda Kürt Sorununa doğru bir çözümün bulunması için yeni bir anayasanın gerekliliği de özellikle vurgulanan hususlardan biri oldu. Yeni bir anayasada hem Kürtlerin haklarının güvence altına alınması, hem de yüzde 10 seçim barajının düşürülmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Son yıllarda tutuklanan gazetecilerin durumu da çoğu konuşmacıların dikkat çektiği hususlardan biri oldu, bu konuda türk hükümetinin düşünce özgürlüğüne saygılı davranması gerektiğine dikkat çektiler.

Avrupa Parlamentosunun bu süreçte böylesi bir özel oturumu yapmış olması manidardır. AKP’nin rızası alınmadan yapılmış bir oturum olduğunu söyleyemeyiz. Avrupa Birliği AKP’nin Imralı ile başlatığı diyalog sürecine desteğini göstererek, bir anlamda sözkonusu süreçte taraf olduğunu da beyan etmiştir.

Silahların Susması

İmralı ile devam eden müzakerelerin belli bir noktaya vardığını tahmin ediyoruz. Eğer BDP’den ikinci bir heyet Imralı’ya giderse, büyük bir ihtimalle gerillanın Kuzey’den çekilmesi talimatı verilecektir. Ancak bu konuda AKP-Ordu kış sürecini PKK’ye darbe vurma ve gücünü azaltma çabası içindedir. Kış süreci TSK açısından avantaj teşkil ettiği için elinden geldiği müddetçe bu süreci uzatmak istiyor. Dolayısıyla BDP’den ikinci heyetin gitmesine musaade etmiyor. Ne zaman TSK için etkin operasyon yapma imkanı ortadan kalkarsa o zaman BDP heyeti Imralı’ya gider ve geri çekilme talimatı verilir.

Öyle görülüyor ki 2013 yılı silahların susma yılı, hatta silahların bırakılma yılı da olabilir. Gelişmeler öyle gösteriyor. Silahların artı bir sonuç yaratmadığı herkes tarafından biliniyor. Ancak silahların susması veya bırakılması Kürt Sorununun çözümü anlamına gelmez, bana göre Kürt Sorununa çözüm bulma süreci esas olarak o zaman başlar.

Bir sonraki yazımda bu konuyu daha geniş açacağımı şimdiden belirterek yazıma nokta koyuyorum.

Ahmet DERE / 08.02.2013

26 Ocak 2013 Cumartesi

Paris Katliamının Sis Perdesi

9 Ocak günü yapılan Paris Katliamıyla ilgili sis perdesi yavaş yavaş aralanıyor. Katliamın yaşandığı gün Avrupa’daki Kürtler arasında bir şok durumu yaşandı. Yapılan ilk yorumlarda teredüt edilmeden bu olayın arkasında Türk Devleti veya ona bağlı güçlerin olduğu söylendi. Bazı çevreler de İran, İsaril ve Suriye üzerine dikkatleri çekti.

Katliamdan üç dört gün sonra on binlerce insan Paris’e gitti, orada büyük bir yürüyüşle katliam kınandı. Paris’e sadece PKK taraftarları veya sadece Kürtler gitmediler, çok sayıda Demokrat Türkler de, başka halklara mensup insanlar da gittiler.

Yapılan bu vahşice katliamın esas amacı, gelişmekte olan İmralı sürecini baltalamak, dolayısıyla Türk-Kürt barışını engelemk olduğu vurgulandı. Hem türk basınında hem de kürt basınında benzer yazıları çok gördük. Eğer gerçekten yapılan bu katilamın amacı İmralı Süreci’ni baltalamak ise amacına ulaşmadığını ilk gün gördük.

Cenazelerin Paris’ten götürüldüğü güne kadar fransız yetkilileri herhangi somut bir açıklama yapmadılar. Bu süre içerisinde polisin çok sayıda kişinin bilgisine baş vurduğu ve ifadelerini aldığını tahmin ediyoruz. Mevcut durumda katil zanlısı olarak tutuklu bulunan Ömer Güney de onlardan biridir. Hatta katil zanlısı kendisi Fransa Kürt Dernekleri Federasyonu (FEYKA) yetkililerine danışdıktan sonra polise giderek ifade vermiştir.

18 Ocak günü akşam saatlerinde iki kişinin fransız polisi tarafından gözaltına alındığına ilişkin internette haberler yayınlandı. Aynı gece telefonla konuştuğum Paris’teki bir gazeteci arkadaş gözaltına alınan kişilerin olayla pek alakalı olmadıkları, hatta kürt yurtseverleri olduklarını söyledi. Ertesi gün, kendini kürt kalemşörleri olarak bilen bazıları, isim vermeden Ömer Güney‘in bir yurtsever olduğu, bu nedenle olayın ona yüklenerek kürtlerin kriminalize edildiğini yazdılar. Bu yaklaşımın çok apolitik ve bilinçsizce olduğunu söylemek zorundayım. Sözkonusu değerlendirmelerin sahipleri kendilerini ciddi bir şekilde gözden geçirmeleri, görev yaptıkları kurumlara karşı samimi ve dürüst olmaları, çalışmalarında da politik olmaları önem arzediyor.

21 Ocak günü akşama doğru Fransız savcı basın toplantısı düzenleyerek Ömer Güney isminde birinin katil zanlısı olarak mahkemeye sevkedileceğini söyledi. Aynı basın toplantısında savcı bazı bilgileri de verdi. Verilen bilgilere göre katil zanlısı iki kez Büroya girip çıkmış, son girişinde 46 dakkika içeride kalmış ve otopsi raporuna göre de katliam o zaman dilimi içerisinde yapılmış. Ayrıca Rojbin’in kulandığı bilgisayar da aynı zaman dilimi içerisinde durmuş. Yani, eğer katliamı Ömer Güney yapmış ise, son olarak içeriye girdikten yaklaşık 40 dakkika sonra tetiği çekmiş. Öyle anlaşılıyor ki katil zanlısı onları oradan alıp başka bir yere götürmek için beklerken 40 dakkika sonra tetiği basmış ve bir-iki dakkika içinde katliamı yapmış. Zira olayı ilk görenlerin söylediklerine göre, Sakine Cansız’ın önünde açık bir vaziyette valizi bulunuyormuş. Demek ki hazırlanıp dışarıya çıkacakları bir esnada vurulmuşlar. Katil zanlısının onlarla birlikte 40-46 dakkika kalmış olması da yolculukta kendilerine yardımcı olmaları maksadıyla olmuştur. İşte bu noktada yine kafamızda soru işaretleri oluşuyor ; Ömer Güney onları Bürodan alıp nereye götürecekti ? Gitmeleri gereken yere gitmeyince  neden gece saat 01’e kadar kimse onları aramadı ?

Katil zanlısı olarak mahkemeye sevkedilen Ömer Güney’yin tutuklanması Paris’teki Kürtler arasında şok etkisi yarattığını tahmin ediyorum. Zira bu kişi bir büçük yıldan beri bir Kürt Derneğine üye olup zamanının büyük bir kısmını Kürt Derneklerinde ve Kürdistan İnformation Bürosu’nda çalışarak geçirmiştir. Yani bir büçük yıldır katil zanlısı Kürtler arasında bol bol gezmiş, yapmak istediği katliamı planlamıştır. Hatta katliamı gerçekleştirdiği Büroya da kim bilir kaç kez gitmiştir. Fransızca bildiği için Büronun çeşitli işlerine koşturulmuş olabileceğini tahmin ediyorum.

Eger Ömer Güney’in katil olduğu kesinleşirse o zaman anlamak gerekiyor ki bu katil özel olarak hazırlanmıştır, hatta psikolojik olarak da eğitim görmüştür. Zira çok iyi hazırlanmış biri olmasaydı 12 merminin tümünü isabet etiremezdi. Yine iyi hazırlanmış biri olmasaydı o gece birlikte kaldığı ev arkadaşlarıyla soğuk kanlılığını koruyamazdı. Katliamdan hemen sonraki günün erken saatlerinde Büronun önüne gelip akşama kadar kitlenin içinde bekliyemezdi. Çünkü üç kişinin canına kıymak o kadar kolay kaldırılabilecek bir psikolojik durum değildir. Dolayısıyla ferdi bir eylem olmadığına ilişkin güçlü bir kanaat söz konusudur.

Esas olarak üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da şudur; eğer gerçekten bu katliamın faili Ömer Güney ise o zaman Paris’teki Kürt Dernekleri Federasyonu ve Derneklerin yöneticileri kendilerini ciddi manada gözden geçirmelidirler. Bir katil zanlısını bir büçük yıl boyunca farketmemeleri, çekinmeden ona görev vermeleri ve hatta Sakine Cansız gibi birinin tercümanlık işlerini yaptırmaları normal bir hata değildir. Bir taraftan Ömer Güney’in hangi derin güçlerle bağlantılı olduğu araştırılırken, ki bu fransız ve türk makamlarının görevidir, diğer taraftan da bu katil zanlısına hareket imkanı yaratan “İç Derin Güçler“ araştırılmalıdır. Aksi halde Fidan’ın, Sakine’nin ve Leyla’nın gerçek katilerinin ortaya çıkması mümkün olamaz.

Paris Katliamının gerçek failerinin ortaya çıkması Türkiye’nin de görevidir. Her ne kadar devletin bunda payı olmadığı söylense de “Bunda devletin parmağı vardır“ şüphesi sürekli olacaktır. Bu nedenle türk yetkilileri de üzerine düşeni yapmaları ve Ömer Güney’in, varsa, Türkiye’deki bağlantılarını ortaya çıkarmaları gerekmektdir.

Ahmet DERE  / 26.01.2013

11 Ocak 2013 Cuma

Diyalog Süreci ve Paris Katliamı

Kürt Sorunuyla ilgili süreç geri dönülemez bir noktaya varmıştır. 1999 yılından beri Abdullah Öcalan ile Türk devleti yetkilileri arasında süren görüşmeler yeni bir ivme kazanarak müzakere öncesi bir diyalog sürecine dönüşmüştür. Sözkonusu bu sürecin sağlıklı yürümesi durumunda gerçek anlamda bir müzakerenin gelişebileceğini şimdiden görebiliyoruz. Yol güzergahında çıkan ve daha da çıkabilecek engellerin aşılması devlet ile PKK’nin sözde değil özde ciddi davranmalarına bağlıdır.

Paris’te yaşanan katliamın bu süreçle birebir bağlantılı olduğu kesin gibi görünüyor. Katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Söylemez Kürt Özgürlük Mücadelesinin en kritik dönemecinin şehitleridir. Yakından tanıdığım Sakine ve Fidan Kürt Kadınının Özgürlük Mücadelesinin en fedakar kişiliğine sahip arkadaşlardı. Kimler tarafından yapılmış olursa olsun bu katilamı nefretle kınamak her insanın asli görevidir. Dolayısıyla Paris Şehitlerinin anısı önünde saygıyla eğilmeyi bir görev olarak biliyorum.

Paris katliamının failleri konusunda yapılan analizler arasında en güçlü ihtimallerden bir tanesi, Fransız basınında da sık sık dilendirilen Türk Gladyosu’nun olmasıdır. Fransız polisi belli bir sonuca ulaşmadan, bu katliamın faili veya failleri kamuoyuna deklare edilmeden Türk Gladyosu ve Türk Derin Devletiyle ilgili güçlü şüpheler kaybolmaz. Bu şüphenin giderilmesi için Türk devletinin de Fransız Polisine yardımcı olması önem arzediyor. Aksi takdirde ne Türk Devletiyle ilgili şüpheler önemini yitirir ne de Fransa zan altından kalkar. Olayın yaşandığı gün Paris’te toplanan Kürtlerin bağırarak « Katil Türk Devleti, Fransa onun ortağı » «L’Etat Turc assassin, La France est complice» attıkları slogan çoğu Kürtler tarafından da yapılan ilk tahmindir, bunun giderilmesi için bu iki devletin de üzerine önemli görevler düşmektedir.

Ahmet Türk başkanlığındaki BDP heyetinin İmralı’da yaptıkları görüşmede Abdullah Öcalan’ın bu süreçte gelişebilecek provokasyonlara dikkat çektiğini biliyoruz. Paris katliamı girilen bu yeni sürecin ilk provokasyonudur. Kimler tarafından yapılmış olursa olsun esas amacın süreci sabote etmek olduğu kesindir. Savaşın durmasını istemeyen çevrelerin birden fazla olduğunu, yeri geldiğinde harekete geçtiklerini geçmiş tarihimizden biliyoruz. Bu çevreleri sadece Türk Derin devleti içinde aramamak gerekir, bunlar gerek Kürtler içinde ve gerekse de uluslararası alanda vardır. Sadece çatışmalı süreçten nemalanan bu çevreler en kritik dönemlerde faaliyete geçerler. Paris katliamını da bu çerçevede görmek lazım.

Abdullah Öcalan ile başlatılan diyalog süreci özünde PKK’yi silahsızlandırma amaçlı olduğunu belirtmekte fayda vardır. 1999 yılından beri Türk Devleti bu yönde çaba sarf ediyor, gelinen nokta kendisi açısından en uygun süreçtir. 1999’da geri çekilme kararı alan PKK o günden bugüne kadar silahları bırakma konusunda uygun momenti yakalama çabası içinde olduğunu yakından biliyoruz. Eğer Oslo gibi bir süreç 2000’li yılların başında gerçekleşmiş olsaydı PKK’nin olumsuz yaklaşması sözkonusu olmazdı. Fakat Türk Devleti PKK’yi sılahsızlandırma yerine onu teslim almayı amaç edindi. 2005 yılından sonraki süreç PKK açısından teslimiyete karşı başlatılan bir süreç olmuştur. Bugün İmralıda başlatılan diyalog süreci ne zafer ne de teslimiyettir, eğer sürdürülür belli bir sonuca ulaşılırsa buna sadece « PKK’nin silahlarını bırakma süreci » denilebilir.

PKK’nin silahlarını bırakma süreciyle Kürt Sorununa çözüm bulma süreci aynı değildir. Gerek türk basınında gerekse de kürt basınında yapılan kimi yorumlarda bu süreç farklı gösterilmektedir. Kimileri PKK’nin teslim olacağından sözederken, kimileri de bu süreci Kürt Sorununa Çözüm olarak gösterme çabasındadır. Oysa ikisi de doğru değildir.

Herşeyden önce Kürt Sorunu PKK’nin silah bırakmasıyla çözüme kavuşacak basit bir sorun değildir. Eğer devlet samimi yaklaşır ve PKK de silahlarını bırakırsa esas o zaman Kürt Sorununa gerçek çözüm bulma süreci başlar. Yani silahların konuşmadığı, askeri operasyonların yapılmadığı, siyasetle uğraşan insanların evlerinden alınıp cezaevine götürülmediği, korku ortamının hakim olmadığı bir süreçte Kürt Sorununa gerçek çözüm bulma çabaları gelişebilir. Dolayısıyla teslimiyette yol açmayan bir silahları bırakma süreci hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

Gelişen bu süreçte BDP’nin de önemli bir katkı sunması gerekiyor. Özellikle kulanılan dil ve uslübün çok önemli olduğunu belirtmekte fayda görüyorum. Ne var ki BDP’nin yetkilileri yer yer PKK sorumlularının bile söylemedikleri sözleri sarfediyorlar. Sürecin şartlarını netleştirme gibi bir görev BDP’nin sorumluluğunda değildir, İmralı’da yapılan görüşmelerde bunların yeterince konuşulabildiğini tahmin etmek lazım.

Kürt Sorunu sadece PKK’nin katılımıyla gerçekleşecek bir diyalog veya müzakere süreciyle çözüme kavuşamayacak kadar köklü bir sorundur. Bu nedenle irili, ufaklı tüm kürt kurum ve örgütleri gerçek çözüm sürecine hazırlıklı olmaları, bu noktada üzerine düşen sorumluluğun bilincinde olmaları önem arzediyor. Birileri tarafından davet edilmeyi beklemeden gelişebilecek çözüm sürecinde olumlu katkının yapılmasi için her kürt kurum ve örgütü üzerine düşeni yapmalıdır.

Ahmet DERE  /  11.01.2013

18 Aralık 2012 Salı

Yurtseverlik

Bu yazıya başlamadan önce, 3 Mayıs 2011 tarihinde yazdığım «Emeğe Saygı Başarının Anahtarıdır» başlıklıyazımı hatırlatmak istiyorum. Sözkonusu yazıda emeğe saygı gösterilmeden özgürlük mücadelesinde sağlıklı bir başarının elde edilemeyeceğini belirtmiştim. İlgili konuyu daha da açmak için böyle bir yazıyı kaleme almayıgerekli görüyorum.

90’lı yılların başında PKK’li bir sempatizan Apê Musa’ya şöyle der ; « Partimiz mücadeleyi sıfırdan başlayarak buraya getirdi ». Apê Musa da der ki « Biz ise sıfırın altından sıfıra getirdik ».

Apê Musa karşısındaki gencin mücadele etmeşevkini kırmamak için çok bilgece bir izahat yapmıştır, hem PKK’nin verdiği mücadeleyi inkar etmemiş, hem de PKK’den önce verilen bir mücadele gerçekliğinin olduğunu söylemiştir. PKK, kurumsal olarak her zaman mücadeleyi sıfırdan başladığını söylemiştir ancak hiç bir zaman sıfırdan önceki mücadeleyi de inkar etmemiştir. Eğer Apê Musaların, 49’ların mücadelesi olmasaydı1970’lerde Kürdistan ve Kürt Sorunu kavramları, yine Şex Said, Ağrı, Zilan, Dersim ve diğer Kürt isyanları hatırlanmazdı. Bu nedenle PKK’nin oluşumunda sıfırdan önceki mücadelenin ve yurtseverliğin çok büyük bir önemi vardır.

Bir halkın inkar edilen haklarının savunulması ve onun için mücadele etmenin temel kaynağında Yurtseverlik Duyguları önemli bir rol oynamaktadır. Yurtseverlik Duyguları olmadan kimse ne doğru bir mücadele verir ne de devrimci olur. Bu nedenle kuruluşundan önce PKK’nin en fazla önem verdiği ve içini doldurmaya gayret ettiği kavram Yurtseverlik olmuştur. PKK’yi tanıyanlar bilirler ki bu konuda kitaplar yazılmış, eğitimlerde uzun uzun dersler verilmiş, bu konuyla ilgili olarak toplantılar ve konferanslar yapılmıştır.

Yurtsever olmak herkesin hakkıdır, hangi halka mensup olursanız olun yurtsever olma hakkınız vardır. Yurtseverlikle ırkçılığı birbirine karıştırmamak lazım, ne yazıkki birileri birbirine zıt olan bu iki olguyu aynılaştırmakta ve kötüye kulanmaktadırlar. Yurtseverlik bir halkın inkar edilmiş haklarını savunmak ve varolan değerlerini korumak olurken, ırkçılık ise bir halkı diğerlerinden üstün tutmak ve başka halklara mensup toplulukların haklarını kısıtlamak, gaspetmek ve inkar etmektir. Bu anlayışa sahip olanlarıTürkiye’de de, Avrupa’da da ve dünyanın diğer ülkelerinde de görmek mümkündür.

Mevcut dünya düzeninde herkes istediği zaman yurtsever de olabilir, ırkçı da. Ancak yurtsever olmak o kadar kolay olamaz, emek isteyen bir gerçekliktir bu olgu. Ne var ki günümüzde ağzı açılan her kürt rahatlıkla ben “Yurtseverim“ diyebilmektedir. Emek vermeden, asgari bir zorluğa katlanmadan, karşısında bir türk yetkilisini veya Avrupa’da bir Türk Konsolosluk yetkilisini gördüğünde “Ben Kürdüm“ diyemeyenler bile kendine uygun bir ortamıbuldu mu hemen öne çıkıp “Ben Yurtseverim“ diyebilmektedir. Gelişen mücadele ve yaratılan imkanlar maalesef “Yurtseverlik“ olgusunu kirleten unsurları da yaratmıştır.

PKK özünde emeğe saygı gösteren ve yutseverlik ilkelerine bağlıolan bir hareket olmasına rağmen bugün ona yakın olan kurumlar etrafında oluşan sahte yüzleri ayırtetmede ciddi sorunlar yaşamaktadır. Dünün köy korucusu veya muhbiri bugün rahatlıkla BDP‘de, Belediyelerde veya diğer kurumlarda mevki sahibidir. Bu kurumlarda mevki sahibi olan bazılarının geçmişinde en ufak bir fedakarlık yok, ailesinden, veya yakın akrabalarından bile mücadelede etmiş, emek vermiş kimse olmamasına rağmen büyük bir değer görmekte ve gerçek yurtseverler üzerinde söz hakına sahip bir konumdadır.

Emeği olan, geçmişinde büyük fedakarlıklar yapmış olan insanların uygun olmayan yaklaşımlarla karşılaşmasının hem yurtseverliğin ilkeleriyle bağdaşır yanı yok hem de mücadeleyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bu durum bulunduğumuz Avrupa ülkelerinde daha bariz bir biçimde görülmektedir. Zira Avrupa’da kendini sahte yurtsever olarak göstermek daha çok ucuza olabiliyor. Dün köy korucusu olan veya duşmanın herhangi bir kurumunda hizmet etmiş olan biri Avrupa’da rahatlıkla bir kurumun yönetimine girebiliyor, hatta başkanıbile olabiliyor. Bu durum sadece PKK veya ona yakın olan Kürt Kurumlar için geçerli değil, diğer Kürt Hareketleri için de geçerlidir.

Yaşamı boyunca sadece kendi şahsi veya ailevi çıkarı için mücadeleye yaklaşanlar, büyük ve değerli emek sahibi olanları küçümseyebilmekte ve fırsatı bulduğunda ona karşı saygısızlık yapabilmektedir. Tanıdığım ve geçmişte mücadelede önemli emekleri olan bazı devrimcilerin karşılaştıkları yaklaşımlar kabul edilecek değildir. Dolayısıyla insanlarımızın ve özellikle de Kürt kurumlarında sorumluluk sahibi olanların bu konuda duyarlı olmaları önem arzetmektedir. Çıkarcı yaklaşımlar hiç bir zaman mücadeleye bir şey kazandırmamıştır, aksine kaybetmiştir, kaybetmeye mahkümdür.

Not : « Emeğe Saygı Başarının Anahtarıdır ! » yazımı okumak isteyenler aşağıdaki bağlantıya bakabilirler :
http://farasintr.blogspot.de/2011/05/emege-sayg-basarnn-anahtardr.html

29 Kasım 2012 Perşembe

2012’nin Sonuna Yaklaşırken

Bir yıllı daha geride bıraktık. Her gününe savaş haberleriyle damga vurulan bir yıl oldu 2012. İkinci dünya savaşından sonra, küremizde en fazla savaş, doğa felaketleri ve ekonomik krizin yaşandığı bir seneyi arkamızda bıraktığımızı söylemek pek yanlış olmaz.

Dün bugünün habercisi, bugün ise yarının habercisidir derler, dolayısıyla 2013 yılının 2012’den pek farklı olacağını tahmin etmiyorum. Eğer gelecek yılda geçen senenin savaş, doğa felaketleri ve ekonomik krizlerin açtığı yaraları kapatmakla meşgul olunursa 2013 yılı açısından iyi bir sonuç olacağı anlamına gelecektir. Bunun da pek zor olacağını şimdiden görüyoruz.

Geride bıraktığımız 12 ayı Arap Dünyası ayakta geçirdi. Eski diktatörlerin yerine gelen yeni yönetimlerin olumlu sayılabilecek icraatlarından pek söz edilmiyor. Mısır’da olduğu gibi, yeni yönetimlere karşı da ayaklanmalar gelişiyor, böyle giderse 2013 yılında halkın tepkisi daha fazla yayılacağa benziyor.

Geçen yıl boyunca Suriye’deki Baas Rejimiyle ilgili « ha bugün düşecek, ha yarın » diye yapılan analizlerin hadi var, hesabı yoktur. Özellikle Merkez Avrupa ülkelerinin basınında bunu çok okuduk. Hakeza Türkiye basınında da, özellikle AKP’ye yakın olan cenahta, benzer yazılar çokça yayınlandı. Ancak Baas Rejimi direnmeye devam ediyor, Rusya ve Çin’in desteği arkasında olduğu müddetçe bu direniş devam edecektir. Fakat 30 yıldan fazladır Suriye’de hüküm süren Baas Rejimi 2013 yılında ciddi bir değişime uğramaya mahkümdür. Beşar Esad’ın akıbeti Muammer Kaddafi veya Husni Mubarek gibi olmayabilir, ancak temsil ettiği rejim, ya tamamen yok olur, ya da ciddi bir şekilde değişecektir. Gerek Suriye’deki halk ayaklanmaları ve muhalefetin yürüttüğü savaş, gerekse de uluslararası alanda uygulanan siyasi, diplomatik ve ekonomik ambargo nedeniyle söz konusu rejimin daha fazla ayakta durma gücü kalmayacaktır.

Suriye’deki durum oradaki Kürtler için önemli fırsatları ortaya çıkarmış olsa da tehlikeler bertaraf edilmiş değildir. Suriye Mühalefetinin güç kazanmasıyla Kürtlere karşı tavrında da olumsuz durum gelişecektir. Bu nedenle PYD’nin hem siyasi, hem diplomatik ve hem de askeri sorumlulukları daha fazla artmıştır. Aynı durum, PYD üzerinde etkisi bilinen PKK için de geçerlidir.

Genelde Arap dünyasında yaşanan savaşların gölgesinde geçen 12 ay boyunca Avrupa Ülkelerinde ciddi bir ekonomik kriz etkisini sürdürdü. Yunanistan’da halkın alım gücü en alt düzeye inmiş, ülke tamamen kaos içindedir. İspanya, İtalya ve Portekiz’de de durum pek farklı değildir.  Merkez Avrupa ülkeleri olan Fransa, Almanya, Holanda ve Belçika’da da ekonomik kriz günlük hayatın üzerinde etkisini alenen gösterdi. Kasım ayında Brüksel’de toplanan Avrupa Birliği Zirvesi herhangi bir çözüm bulamadan dağıldı. Tüm yaşananlara bakıldığında gelecek yılın, AB ülkeleri açısından zor geçeceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.

2012 yılı Türkiye ve Kürtler açısından da gri geçtiğini söylemek gerekiyor. 1984 yılından bu yana sürdürülen Özgürlük Mücadelesi daha fazla yayılmış, türk devletini ciddi bir biçimde zorlamıştır. Ancak ödenen bunca bedele layık bir sonuç ortaya çıkmamıştır. Gerek devlet güçlerinden olsun gerekse de gerilla gücünden olsun en fazla kayıpların yaşandığı bir yılı geride bıraktık. Özellikle 2012 yılında kabul edilmesi çok zor bir gerilla kaybı yaşanmıştır. Böylesi ağır bir kayıp 2013 yılı üzerine ağır sorumluluklar yüklemektedir. Dolayısıyla bu durum devlet ile diyalog veya farklı bir müzakere seçeneğinin gündeme gelmesini zorlaştırmaktadır.

Geçen yıl boyunca Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit devam etti. Mevcut siyasi atmosfere bakıldığında söz konusu tecritin gelecek yılda da devam edeceğini görüyorüz. Bu nedenle cezaevlerinde yapılan açlık grevi ve onlara destek amaçlı yapılan grev, yürüyüş, miting vbg etkinliklerin pek sonuç aldığını söyleyemeyiz. Sonuç itibariyle 2013 yılında ne Abdullah Öcalan ile ilgili ne de genel olarak Kürt Sorununa çözüm konusunda çok ciddi bir gelişme olacağını tahmin etmiyorum.

10 Aralık 1948’de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi yayınlanarak çağımızın demokrasi gelişiminde önemli bir süreç başlatmıştır, bugünlerde söz konusu sözleşmenin 64’üncü yıldönümünü kutlayacağız. Umuyorum ki İnsan Hakları, Demokrasi ve Uygar Dünya Anlayışı galip gelsin.

Şimdiden hepinizin yeni yılını kutluyorum !

Ahmet DERE  /  30.11.2012

4 Kasım 2012 Pazar

Ölüme Karşı Sesiz Kalmak


Türkiye ve Kürdistan’daki cezaevlerinde onlarca tutuklunun başlattığı yüzlercesinin mevcut durumda devam ettirdiği açlık grevi eylemi 54. gününe girmiş bulunuyor. Dile çok kolay gelebilir, ama 54 gün açlık grevinde bulunmak öyle sanıldığı gibi kolay değildir. Bu eylemin TC cezaevlerinde olması da ayrıca zorlukları vardır.
54 gün boyunca açlık grevinde bulunanların sağlığı ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır. Bugün eylemi bıraksalar bile yaşamı boyunca sağlık sorunları eksilmeyeceği bir gerçektir. Dolayısıyla böylesi bir eyleme giren ve devam eden tutuklular bilinçli hareket etmişlerdir. Bu eyleme katılanların başkalarının talimatıyla hareket ettiğini düşünmek insani olmadığı gibi ahlaki de değildir.

Yüzlerce insanın, ki hepsi de bilinçlidir ve çoğunun da eğitim seviyesi yüksektir, bedenini ölüme yatırarak eylem yapması sıradan bir direniş değildir. Talepleri konusunda kamuoyu yeterince bilgilendirilmiş olmasa da ilgili olan çevreler bunun çok iyi bilincindedirler. Türk devleti ve AKP hükümetinin küçümseyici ve onur kırıcı yaklaşımları ne eylemcileri davalarından vazgeçirtebilir ne de onları destekleyen yüz binlerce ve hatta milyonlarca Kürdü ve onların dostlarını susturabilir. Son iki haftadır, gerek Türkiye ve Kürdistan’da olsun gerekse de Avrupa’da olsun, her gün onlarca yerde Açlık Grevcileri Destekleme amaçlı eylemler yapılmaktadır. AKP’nin insani olmayan yaklaşımı devam etmesi durumunda sözkonusu destek amaçlı eylemlerin daha farklı boyutlarda sürdürüleceği, sürdürülmesi gerektiği açıktır.

Türkiye’ye bakıldığında ne yazıkki görünen tablo insanı umutsuzluğa itiyor. Gerçek demokrat ve aydın olanların bu tür süreçlerde sesiz kalmamaları, pratik olarak eylem yapmaları lazım. Sözde demokrat ve aydın geçinen çevrelere bakıldığında ne yazıkki ses çıkaran, pratikte eylem yapanların oranı oldukça zayıftır. İşte bu noktada Kürt-Türk Kardeştir deyiminin sadece yalandan ibaret olduğunu, bunu söyleyenlerin çoğu devlet güdümlü amaçlar uğruna hareket ettiklerini anlıyoruz. İyi dostlar ve iyi kardeşler böylesi zor günlerde tanınır. Yüzlerce Kürt Evladının ölüme doğru yaklaştıkları bu dönem kendine demokratım, aydınım, Kürt-Türk Kardeşliğini savunuyorum diyenler açısından önemli bir sınavdır.

Birileri açlık grevcilerin taleplerini rasyonel görmeyebilir, devlet tarafından kabul edilebilir olmadığını söyleyebilir ancak bu hiçbir 54 gündür açlık grevinde olanlara karşı sesiz kalmanın gerekçesi olamaz. Vicdanı olan hiçbir insan sesiz kalmayı yeğlememeli, Devlet-AKP zihniyetine çanak tutmamalıdır.

Yapılmakta olan açlık grevinin siyasi bir eylem olduğu bir gerçeklik olmakla birlikte ona karşı sesiz kalmamak, ölümü engelemek için çaba sarfetmek aynı taleplerin arkasında olma anlamına gelmez. İşte bu noktada bazı çevreler, özellikle AKP’ye yakın olanlar ile PKK-BDP’nin ezeli düşmanları, kamuoyunu ciddi bir biçimde manipüle etmektedirler. Recep Tayip Erdoğan zihniyeti bu son derece pasif ve aynı zamanda da meşru olan eylemi bombalı eylemlerle aynı kefeye koymaktadır, açlık grevcileri destekleyenleri veya eyleme son verilmesi için çaba sarfedenleri de bombalı eylem yapanların destekleyicileri olarak görmektedir. Bu zihniyetin Türkiye’yi demokratikleştirebileceğini ve de Kürt Sorununu çözebileceğini düşünenler ciddi bir yanılgı içindedirler.

Avrupa’nın İkiyüzlülüğü

Kendini demokrasinin beşiği ve koruyucuları olarak gören Avrupa Birliği ve ona üye olan ülkelerin bu açlık grevine karşı kayıtsız kalmaları ciddi bir ikiyüzlülüktür. Şimdiye kadar hiç bir ülkeden kayda değer bir yaklaşım görülmemiştir. Aynı şey Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi için de söylenebilir. Gerek Brüksel’de gerekse de Strasbourg’da Kürtlerin yaptıkları oturma eylemleri, açlık grevleri, miting ve yürüyüşlere rağmen Türkiye’yi ciddi bir şekilde uyaran ufak bir açıklama henüz yapılmış değildir. Dolayısıyla yapılan sözkonusu eylemler göstermelik olmaktan öteye bir etkisi olmuyor. Avrupa’nın bu kayıtsızlığı AKP zihniyetini desteklemekte, ona cesaret vermektedir.

Yazılarımda sık sık vurguladığım hususu burada bir kez daha tekrarlamak istiyorum ; Gerek genel itibariyle Kürt Sorununun tartışılması için gerekse de açlık grevi için BDP’nin diplomasi alanına biraz daha önem vermesi lazım. 30’dan fazla milletvekili, yüzden fazla belediyesi olan bir parti isterse ve ona göre önüne sağlıklı ve isabetli hedefler  koyarsa, AB kurumları nezdinde önemli işleri başarabilir dolayısıyla Türkiye’yi zorlayabilir. BDP milletvekillerinin Türkiye veya Kürdistan’da açlık grevine girmelerine, yürüyüş ve mitinglerle uğraşacaklarına esas görevleri olan siyasi ve diplomasiyi yapsalar daha hayırlı bir iş yapmış olurlar diye düşünüyorum.

Ahmet DERE / 04.11.2012

15 Ekim 2012 Pazartesi

Yeni bir Tarihsel Süreç ve Batı Kürdistan


21. yüzyılın başlangıcı aynı zamanda yeni bir sürecin de çıkış noktası olmuştu. Geçen 12 yıllık süre tarihsel öneme sahip olan ve « Yeni Süreç » olarak adlandırdığımız bu dönemin temel taşlarinin yerine oturtulmasına zemin hazırlamıştır. Önümüzdeki 10 yıl bu noktada bellirleyici olacaktır.

« Yeni Süreç » olarak değerlendirdiğimiz olgunun merkezi halkası Ortadoğu bölgesi olmakla birlikte tüm dünyada etkisi olacaktır. Amerika ve Avrupa kıtaları bu sürecin baş aktörleri rolündedirler. Sözkonusu bu sürecin en ağır ve yıkıcı safhası ise Ortadoğu’da yaşanacaktır. Bu bölge uygarlık tarihinin en ağır yükünü omuzladığı gibi bundan sonra da benzer bir kaderi yaşayacaktır.
 
Yeni Sürecin geliştirilmesinde Arap Baharının büyük bir rolü vardır ve onun önemli bir ayağını oluşturan Suriye’deki Baas Rejimi direnmeye devam ediyor. Rusya, Çin ve İran’ın desteğiyle devam eden sözkonusu bu direnişin ne zamana kadar sürdürülebileceğini kestirmek pek zordur. Başta ABD olmak üzere, emperiyalist güçlerin Suriye konusunda kesin bir kararlılığa sahip olmadıkları, vizyon noktasında bir sorun yaşadıkları pekala görülmektedir. Dolayısıyla Suriye durumunun daha uzun bir süre tartışma platformlarında oyalanacağı, ülkedeki iç savaşın orta vadeli bir zamana yayılacağı anlaşılmaktadır.
 
Suriye ile ilgili bellirsizlik devam ettiği müddetçe Türkiye rahat etmeyecek, rahat bırakılmayacaktır. Bir taraftan Suriye’den kaçanların Türkiye’ye sığınması ve her gün sayılarının artması, diğer taraftan da Batı Kürdistan’da Kürtlerin yavaş yavaş denetimi eline alması ve bunun Türkiye tarafından öcü gibi görülmesi en fazla emperyalist güçlerin hesaplarına gelmektedir. Türkiye yavaş yavaş çıkılmaz bir girdaba sürüklenmektedir. Kürtlerin Suriye’de güç kazanması türk devleti ve hükümetinin bu girdaba sürüklenmesi için yeterli neden sayılmaktadır. Akçakale olayı ve sonrasında yaşananlar Türkiye’de ciddi bir müdahalede bulunma hazırlıklarını hızlandırmaktadır. Moskova-Şam seferini yapan Suriye uçağının indirilmeye zorlanması ve Türk yetkililerinin diplomasi alanındaki diğer  tüm çabaları da olası bir müdahaleye zemin hazırlama amaçlı yapıldığını görüyoruz.
 
Bati Kürtleri açısından olaya bakıldığında, herşeyden önce Türkiye’nin Batı Kürdistan’a karşı olan yaklaşımının yanısıra, Suriye Muhalefetinin de pek güvenilebilir olmadığını, oradan kaynaklı ciddi bir tehlikenin olduğunu belirtmek lazım. Suriye’de iç karışıklıkların başladığı ilk aylarda PYD’nin nötr kalmaya çalışması, hatta dönem dönem Baas Rejimine yakın bir duruş sergilemesi ciddi bir handikap oluşturmuş, olumsuz etkisi daha da devam edecektir. Mevcut durumda iç savaş sürdüğü için Baas Rejimi Kürtlere karşı herhangi bir şey yapmamaktadır, veya yapamamaktadır, muhalefet ise yer yer hasımane yaklaşımlar göstermektedir. Baas Rejiminin olası yıkılması durumunda ve neticesinde de oluşturulacak yeni yönetimde Kürtlerin de Muhalefet ile birlikte yer almaları kolay sağlanabilecek bir konsansüs olarak görülmemektedir. Bu durum ise bağrında ciddi tehlikeleri barındırmaktadır.
 
Gelişen bu Yeni Süreç hem Türkiye açısından ve hemde Kürtler açısından da tehlikelerle dolu olduğunu belirtmekte fayda vardır. Devam eden gerilla savaşına bir de Batı Kürdistan’a karşı yapılacak olası bir savaş Türkiye’yi tam bir ateş çemberine alacaktır. Kaybedeceği pek ciddi bir şeyi olmayan Kürtlerin yapacağı tek şey şimdiye kadar geliştirmiş oldukları özgürlük mücadelesiyle elde ettikleri değerleri korumak ve ortaya çıkacak olası bir tarihsel fırsattan en iyi bir biçimde yararlanmaktır. Bu kaçınılmaz bir görev olarak tüm Kürtlerin omuzundadır.
 
Gelinen aşamada, genelde Ortadoğuda, özelde de Suriye’de Kürtlerin belli bir statü sahibi olmaları önünde hiç bir güç  engel olamayacaktır. Bu noktada Kürtlerarası birliğin rolü daha fazla önem arzetmektedir. Mevcut durumda Suriye’deki Kürtler arasında ciddi bir sorun görülmemekle birlikte, önümüzdeki süreçte farklı seslerin çıkma ihtimali büyüktür. Zira Batı Kürdistan’da sadece PYD ve taraftarları yoktur, başta KDP ve YNK’ye yakın parti ve gruplar olmakla birlikte, çok sayıda örgüt güç mücadelesi içerisindedir. Suriye muhalefeti içinde yer alan ve başından beri çalışmalarında yer alan örgütler vardır, mevcut durumda Suriye Ulusal Konseyi’nin başkanı olan Abdülbasid Seyda da bu örgütlere yakın biridir. Söz konusu örgütlerin PYD’ye olan yaklaşımının da pek iyi olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye’nin de karıştırıcı ve provokatif yaklaşımını dikkate aldığımızda gelecekte ne gibi sorunların yaşanabileceğini kestirebiliriz. Hatay üzerinden türk devleti muhalifleri kendine bağımlı hale getirmeye çalışıyor. Bu durum Suriye’deki Kürtler için ciddi bir tehlikedir.
 
Mesut Barzani’nin AKP’ye yakın bir duruşa sahip olmasına rağmen Suriyeli Kürtlerle ilgilenmesi - ki Türkiye bundan pek rahatsızdır- hem olumlu ve hem de bazı tehlikeleri önleyebilmektedir. Henüz sürecin başında iken Batı Kürtlerinin kendi aralarında iyi bir konsansüs sağlamaları çok önemlidir. Bu noktada PYD’nin yapıcı olması ve fedakarlık yapması gerekir. Tüm Kürtler açısından sağlıklı bir birliktelik geleceğin garantisidir.
 
Ahmet DERE  /  15.10.2012

19 Eylül 2012 Çarşamba

Savaş ve Çözüm Süreci

Son iki aydır Kürdistan’da savaş günlük hayatın bir parçası haline gelmiştir. Her gün birkaç yerde eylemler gerçekleşmekte, can kaybı yaşanmaktadır. Son iki ayın bilançosuna bakıldığında, gerek türk ordusunun açıklamaları gerekse de gerilla güçlerinin verdiği sonuçlara göre, yaşanan can kaybı 3 rakamlık sayılarla ifade edilmektedir. Türk Devleti yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa gerillanın kayıpları en az 500 olmuştur (Bu sayı bizzat Recep Tayip Erdoğan tarafından açıklanmıştır). Yine aynı yetkililerin yaptıkları parçalı açıklamaları bir araya getirdiğimizde en az 100 askerin hayatını kaybetiği anlaşılıyor. Diğer taraftan PKK’nin açıklamalarına bakıldığında ise her iki tarafın kayıpları yüzün üzerindedir. Buna bir de yaralıları ve sivil can kayıplarını da eklersek bilanço oldukça ağır olmaktadır. (Burada yaşanan mal kayıplarını yazmaya gerek yoktur)
 
 
Biliniyor ki 1992-1997 yılları Kürdistan’da savaşın en fazla yaşandığı dönemdir. Sözkonusu yıllarda gazetecilik yapan arkadaşlar ve gündemi yakından takip edenler bilirlerki son iki ayda yaşanan savaşta meydana gelen can kaybı o zamanınkinden çok daha ağırdır.
 
 
Son aylarda yaşanan savaş daha çok gerillanın inisiyatifinde olurken, 20 yıl önceki savaş ise, kısmen de olsa türk ordusunun denetiminde gelişiyordu. 1990’lı yıllar boyunca Türk Devleti sürekli « üç-beş çapulcudur, yakında hepsini ezeceğiz, imha edeceğiz » biçimindeki açıklamalarla milliyetçi ve ırkçı çevrelere moral veriyordu. 1999 yılında Abdullah Öcalan esaret altına alındığında ise Türk Devleti yetkililerinin « Bitti, artık Türk Devletine karşı baş kaldıran olmayacaktır » diyerek göbek attıklarına da tanık olduk. 1990’lı yıllar boyunca Kürtlere karşı kirli savaşı geliştiren devlet yetkililerinin esamesi okunmuyor olup çoğu siyasetten de tasfiye olsalar da bugün AKP onların temsilciliğini yapmaktadır. Böyle giderse AKP’nin de akıbeti onlarınkinden farklı olmayacağını görmek oldukça mümkündür.
 
 
Savaşın yol açtığı sonuçlar daha çok yıkım ve acı olduğunu herkes kabul etmektedir. Ne var ki adaletsiz sistemler savaşı kaçınılmaz hale getiriyor. Bizzat taraflar açısından da sonuçları kabul görmeyen savaşın ısrarla sürdürüldüğüne de tanık oluyoruz. Gerek Türk Devleti yetkililerinin gerekse de PKK’nin üst düzey yönetiminin açıklamalarına bakılırsa bu çelişki açıkça görülüyor. Ancak sonuçları acı ve yıkımla dolu olduğu kabul gören bu savaşın sona ermesi için adil olmayan sisteme son verme noktasında olması gereken yaklaşım ve çaba gösterilmemektedir. Burada esas muhatabın Türk Devleti olduğunun altını çizmek lazım.
 
 
Sürdürülen bu savaş Türkiye’ye kazandırdığı bir değerin olmadığını bilmek durumundayız. Acı ve yıkım dışında, Türkiye açısından olaya bakılırsa, sürdürülen bu savaşla ancak oligarşik ve elit bir tabakanın ekmeğine yağ sürülmektedir. Kürtler açısından olaya baktığımızda ise bu savaşın sonuçları acılarla da dolu olsa, aynı zamanda kaçınılmaz olduğunu da vurgulamalıyız. Bu nedenle tırmanan savaş Kürtlerin önemli bir kesiminde « moral » yaratmaktadır. Bunu anlamayanlar varsa onlara azıcık da olsa kendilerini, değerlerine bağlı olan dürüst Kürtlerin yerine koymalarını tavsiye ediyorum.
 
 
Son aylarda savaşın kızışması « Kürt Sorununa Çözüm » konusundaki tartışmaların daha geniş yapılmasını da beraberinde getirmektedir. Türk medyasına bakıldığında bu noktadaki ses tonu daha fazla yükselmiştir. Fakat yükselen bu ses tonunda, eskiye nazaran daha fazla ırkçılık ve hatta faşizm kokuyor. Tayip Erdoğan’ın binlerce kişiye hitap ederken « Son aylarda güvenlik güçlerimiz 500 PKK’liyi öldürmüştür » dediğinde alanda yükselen alkış sesleri bize Nazi Almanya’sının Führer’ini hatırlatıyor. Son iki aydır AKP ve MHP’nin çözümle ilgili öne çıkardıkları temel husus daha fazla operasyon, daha fazla savaş, dolayısıyla daha fazla acı, gözyaşı ve can kaybı olmaktadır. Bu yaklaşım çözümü geliştirmez, tam tersine Türkiye’yi uçuruma doğru sürüklemektedir. Uçuruma sürüklenen Türkiye biz Kürtlere de zarar verir elbette, fakat bizim daha da kaybedeceğimiz pek ciddi birşeyimizin olmadığını da herkes biliyor.

 
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan beri Kürtler mücadele etmektedirler. Kürt Halkının bu mücadelesine karşı Cumhuriyet tarihi boyunca baskı ve şiddet yoluyla karşıllık verilmiştir. Resmi verilere göre şimdiye kadar 28 Kürt İsyanı bastırılmıştır. Gelinen aşamada yanan isyan ateşinin ilk isyanın ateşinden daha fazla gür olduğunu görüyoruz. Bu nedenle artık « Kürtlerin isyanı bastırılamaz » gerçekliğinin kabul edilip tez elden demokratik bir çözüm sürecine başlanması herkesin hayırına olacaktır. Böylesi bir süreçten dolayı kimse mağlup olmaz, özellikle Türkiye ve halkları kazanacaktır.
 
 
Ahmet DERE / 18.09.2012

16 Ağustos 2012 Perşembe

Şemzînan ve Hüseyin Aygün

Temmuz ayının sonu ve Ağustos ayının ilk haftasında Şemzînan’da gerilla inisiyatifinde ciddi bir eylemsellik yaşandı. İki haftadan daha fazla bir zaman bölge kısmen gerillanın denetiminde kaldı. Türk devleti yaşanan gerçekliği kamuoyundan gizlemek için bölgeye giriş-çıkışları yasakladı. Fakat gelişen teknoloji ve iletişim araçları Şemzînan’da yaşanan savaşın ve orada olup bitenlerin gizli kalmasına olanak tanımadı.
15 Ağustos’un 28. yıldönümünde  yapılan bu eylemsellik önemli bir anlam ifade etmektedir. Her şeyden önce 28 yıldır aktif bir gerilla savaşının yaşandığını, türk devletinin tüm imkanlarını seferber etmesine rağmen gerillayı tasfiye etmediğini ve halktan koparmadığını, dolayısıyla yeni katılımları da engeleyemediğini ispatlamıştır. Yine Şemzînan göstermiştir ki gerekirse bu savaş daha da uzun sürebilmektedir. Siyasal çözüm süreci devreye girmediği müddetçe türk devletinin bu savaşı sona erdirme gücü ve kuveti bulunmamaktadır.


28 yıldır Kürdistan’da bir savaş yaşanmaktadır, elbette bu savaşın en ağır yükünü Kürt Halkı omuzlamıştır. Bu süreç içerisinde binlerce evladını şehid vermekle birlikte, on binlerce kişi yıllarca cezaevlerinde kalmış, binlerce kişi yaralanmış, sakat kalmış, aileler zorunlu göçe tabi tutulmuş, güzelim köyleri yakılmış, yıkılmış, Kürdistan doğası zehirli gazlarla bombalanmış vs, vs. Bu kadar yıldır toprakları üzerinde savaşın yaşandığı Kürdistan halkının rahat bir gün geçirmediği bir gerçektir. Bu sadece Kürt Halkı cephesinden bakıldığında görülen gerçeklikler, bir de Türk Halkı cephesinden olaya bakılırsa, Kürdistan’da olduğu kadar olmazsa da, orada da cidddi bir maddi ve manevi zayiatın olduğu bir gerçektir.


« Türkiye Türklerindir », « Herşey Türkiye için » zihniyeti egemen olduğu bir coğrafyada böylesi bir savaşın sürmemesi için bir neden yoktur. 15 Ağustos 1984’ten beri Türkiye’de hükümet olmuş tüm partilerin yetkilileri, bir aşağı, iki yükarı aynı tarz bir siyasetle Kürt Sorununa yaklaşmışlardır. 2002’de iktidara gelen AKP ilk başta biraz farklı olmaya çalışmış olsa da, süreç içerisinde egemen zihniyetin temsilciliğini yapma konusunda kimseye papuç bırakmamıştır. Mevcut durumda Recep Tayip Erdoğan’ın uslübü, 1984’ten beri gelmiş, geçmiş tüm Başbakanlarınkinden daha beter bir hal almıştır. Bu nedenle AKP’den barış konusunda beklenti sahibi olanların sayısı asgari düzeye duşmuştur. AKP’nin Kürt Sorununa yaklaşımı nedeniyle 10 yıllık iktidarı döneminde yaptığı olumlu icraatlarını da fazla kimse görmemekte, veya pek anlamlı olmamaktadır.


AKP ya Kürt Sorunu konusunda kendini çok ciddi manada gözden geçirip cesaretli adımlar atacak ya da bu sürecin ağırlığı altında ezilecektir. Suriye konusundaki çapsız dış politikasını da buna eklersek, önümüzdeki iki yıllık süreç içerisinde yapılacak olan Parlaşento ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde AKP iyi bir ders alacaktır. Ne var ki böylesi bir tabloya sahip olan Türkiye’de AKP’nin zayıflaması Demokrasi Cephesini güçlendirmeyecek, daha ziyade ırkçı ve milliyetçi cephenin değirmenine su akıtılmış olacaktır. Türkiye’deki egemen zihniyet bir iktidar gücü tarafından değişime uğratılmadığı müddetçe daha aşırı tarafa kaymaya yatkındır. Bu durum tüm Türkiye halkları için oldukça tehlikelidir.


Önce Şemzînan Eylemselliği, sonra da Dersim Milletvekili Hüseyin Aygün’ün gerilla tarafından gözaltına alınıp 48 saat sonra serbest bırakılması çok iyi gösteriyor ki bu yıl ve gelecek yıllarda savaş ve onun metodları daha da gelişip farklı bir hal alacaktır. Bir milletvekilini veya başka milletvekillerini gözaltına almada Hüseyin Aygün’ün iyi tespit edildiği bir isim olmadığını söylemekle birlikte, bu tür uygulamaların doğal olarak karşılanması gerektiğini düşünüyorüm. KCK Operasyonları kapsamında, veya genel olarak Kürdistan’da suçsuz olarak yıllarca cezaevinde tutulan binlerce insanın olduğunu düşündüğümüzde, varlığı işgalci olarak görülen türk devletini temsil eden yetkililerin gerilla tarafından gözaltına alınması normal görülmelidir. Gerilla açısından şimdiye kadar bu uygulamaların yapılmamış olması bir eksikliktir. Zira, gerilla ile türk devleti birbirinin varlığını meşru görmeyip savaş halinde olan iki güçtür. Nasıl ki bir gerilla veya ona yardım eden veya hizmetinde olan birileri devlet tarafından gözaltına alınıp mahkeme ediliyorsa gerillanın da benzer uygulamaları olacaktır. Ne var ki şimdiye kadar TBMM üyesi olanlara karşı böylesi bir uygulama olmamışken yapılan ilk eylemin hedefi Hüseyin Aygün gibi biri olmuştur. Bu nedenle bazı kürt kurumları tarafından da tepki gösterilmiş ve serbest bırakılması için çağrı yapılmıştır. Öyle sanıyorum ki eğer gözaltına alınan kişi iktidar partisinden bir milletvekili olmuş olsaydı, özellikle Kürtler cephesinden benzer bir yaklaşım gösterilmezdi. Burada bu noktayı özellikle hatırlatmak istedim.


Büyük Ortadoğu Projesinin yavaş yavaş son şeklini aldığı dönemde artık hiç bir güç Kürt Halkının varlığını ve onun gücünü dikkate almamazlık edemez. ABD’nin Yeni Ortadoğu Projesinde PKK’nin olmaması mümkündür ama Kürtlerin olmaması düşünülemez. İran’ın da yeni yaklaşımında adeta Pers-MED Konfederasyonu dönemini hatırlatan bir uslüp kulanması önümüzdeki süreçte Kürt Gerçekliği eksenine yeni bir ivme kazandıracaktır. Böylesi bir tabloda Türkiye’nin yeri oldukça kaygan olacağını şimdiden görmek mümkündür.
 
 
Ahmet DERE  /  16.08.2012

22 Temmuz 2012 Pazar

Kan Dökülmeden Çözüm Bulmak

Güney Kıbrıs'tan tanıdığım değerli bir arkadaş olan Mahmut'un yazısını buradan yayınlayarak siz kıymetli okuyuculara sunmak istiyorum. Yazı ile ilgili eğer görüş ve önerileriniz varsa lütfen "yorum gönder" bölümünde yazınız.
Buradan Mahmut arkadaşa da başarılar dilerim.

Saygılarımla
Ahmet Gülabi DERE




Kan Dökülmeden Çözüm Bulmak
Kimileri ortadoğunun emperyalist güçlerce yeniden dizayn edilmesine “arap baharı” derken, kimilerin de ise üçüncü emperyalist paylaşım savaşı düşüncesi hakim.
Sadece Libya örneğine baktığımızda ikinci bakış açısının doğru olduğunu görürüz. Ya da Sarkozky’nin seçim masrafı olarak Kaddafi’den aldığı milyonlarca euro bize Libya’ya demokrasinin hangi amaçla götürüldüğünü gösterir.

Benim üzerinde durmak istediğim konu Kürtlerin durumu ve Türkiye’ye biçilen rol, ya da Türkiye’nin kendisine biçmek istediği rol.
AKP hükümetinin iktidarıyla son yıllarda hem iç ve hem de dış kamoyunda birçok sorunun cözüleceği beklentisi yaratılmıştı. Buna birçok kesim inanmıştı aslında. Başta Ermeni soykırımı, Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu, ülkedeki mezhep sorunları çözülecekti. 2007’ye kadar AKP hükümeti bütün bu sorunların önünde asker engelmiş gibi bir duruş içerisindeydi. Hrant Dink katilerinin yargılandığı davada Ermeni sorununu, Roboski katliamı  ile Kürt sorunu, Sivas davası ile mezhep sorunlarını  ve Güney Kıbrıs’ın Akdenizdeki petrol aramasındaki yaklaşımı ile AKP’nin maskesi düşmüştür.

Aslında bütün bu meseleri böyle ustaca zamana yayma taktiğinde hem ABD hemde batının onlara biçtiği rol destek olmuştur.

ABD ve batının niyeti AKP ile ortadoğudaki sunni tabanı yanına çekip işlerini daha da kolaylaştırmaktır. Erdoğan ve ekibi taşeronluk görevini en iyi şekilde yerine getirirken kendilerince de ortadoğunun liderliğine oynamak istemektedirler. Suriye Esad sonrası kendilerine bağlı bir sunni iktidar yaratıp taşeronluk konumlarından söz sahibi konumuna geçmek istiyorlardı.  Şimdiye kadar bütün çabaları böyleydi taki uçaklarının Suriye hava sahasında düşürüldüğü  ana kadar. AKP bütün bunları yaparken en büyük derdi Kürtlerdi.

Bazı akıl hocaları bugün bile Türkiye’nin neden İrak savaşında rol almadığınından yakınıyorlar yani yer alınmış olsa bugünkü durum ortaya çıkmayacaktı. Bugünkü durum diye yakındıkları şey ise Güney Kürdistan’daki Kürtlerin kazanımı. Bunu artık açık açık söylüyorlar,  hatta Suriye’de böyle bir durumun ortaya çıkmaması için Türkiye’nin taşeronluğuna destek veriyorlar,  yani bütün mesele şudur: HER NEREDE OLURSA OLSUN KÜRTLERİN KAZANIMLARI ONLAR İÇİN KAYIPTIR.

Şu an ortaya çıkan durumlara bakıldığında AKP şahsında Türkiye kaybetmiştir.  Kendilerine göre duşmanları kazanmıştır, yani Kürt Halkı kazanmıştır. Şimdiye kadar ne faşist Baas partisinden ne de emperyalistlere yana tavır ortaya koymuştur Suriye’deki  Kürtler.  Birçok kesim Kürtleri takdir etmiştir bu konuda, yani halkların kardeşliği temelinde bir çözümde ısrarcı oldukları için.

Kürtler kan dökülmeden, başta Kobani olmak uzere. Efrin, Derika Hemko, Amude, Kamişlo’da Baas yönetime el koymuslardır. Her ne kadar provakasyonlar olacaksa da artık Kürtlerin kaybedeceği pek birşey görünmemekte. Kürdistan’ın dört parçası hızla birleşiyor. Siz bu yazıyı okuduğunuzda belki de ABD ve Rusya Suriye’de pay konularında anlaşmış olup israil Suriye’de daha aktif bir duruma gelmiş olacaktır.
Kıbrıstan Mahmut Şahin

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Amed Mitingi, BDP ve Öcalan’a Özgürlük

14 Temmuz günü Amed’de büyük bir miting organize etmeyi amaçlayan BDP yine devletin antidemokraik zihniyetiyle karşılaştı, onun zor ve şiddetine maruz kaldı. Tanıdığımız türk devleti şimdiye kadar Kürdistan’da yaptığının aynısını tekrarladı. 14 Temmuz’da Amed’de yapılanlar devletin yeni bir yüzünün açığa çıkmış olması değildir, eskiden varolanın aynısı tekrar sahneye alınmıştır. Bilinen türk devleti yaptığını tekrarlamıştır.

Kuzey Kürdistan’da en güçlü kitle partisi BDP’dir, ona alternatif olabilecek başka bir parti veya hareket bulunmamaktadır. İyi bir organizasyonla yüzbinlerce insanı biraraya getirebilecek bu parti ne yazık ki üzerine düşen esas sorumluluğunu ya bilmemekte, ya da bilmemezlikten gelmektedir. TBMM’de grubu bulunan ve bağımsız milletvekilerinin de desteği arkasında olan bir siyasi parti eğer bir miting müsadesini alamıyorsa o zaman içinde yer aldığı meclisten çekilmesi ve halka özelleştiri vermesi lazım. BDP’nin TBMM’deki grubunun mevcut durumuna bakıldığında maalesef pek siyaset yaptıklarını göremiyoruz. 12 Haziran tarihinden beri yaptıklarına baktığımızda, kendilerine «  pasif pratik eylemcilik » sıfatının yakıştırılmasını daha makül buluyorum.

12 Haziran 2011 tarihinde meclise gönderilen bağımsız (BDP) milletvekillerinden Kürt Halkı yetkin bir siyasi misyonun yerine getirilmesini bekliyordu, beklemektedir. Daha önceki dönemlerde legal kürt partisinin milletvekili sayısı az olduğundan dolayı böylesi bir misyonun yerine getirilmesi pek beklenmiyordu. Ancak 12 Haziran seçimleri ve öncesinde yapılan mitinglerde verilen sözler ve halkın verdiği destek farklı oldu, beklentiler de ona göre gelişti. Ne var ki gelinen aşamada duruma bakıldığında BDP’nin mecliste yaptığı ciddi bir faaliyeti yok gibi, dönem dönem protestocu bazı konuşmaları olmazsa varlıkları bile hisedilmiyor. Bazı milletvekillerinin protestocu konuşmalarını da duyamıyoruz, oraya ne için gittiğinin farkında bile olmayanlar vardır. 
14 Temmuz’da Amed’de yapılan mitinge bazı parlementerlerin katılması adeta « dostlar bizi pazarda görsün » yaklaşımıyla olduğunu söylersem hakaret olarak algılanmamalıdır. TBMM’de dördüncü güç olan bir parti en fazla oy aldığı bir ilde  miting müsadesini alamıyor ve buna rağmen miting yapmak isterse elbette orada blunması lazım gelir. Bu bir görevdir, yoksa kahramanlık değildir. Bir mitinge katılıp devletin güvenlik güçleriyle tartışmak, onun şiddetine maruz kalmakla kahraman olunmaz, eğer öyle olsaydı kahraman olmayan Kürtlerin sayısı çok az olurdu. Şimdiye kadar devletsiz en büyük halk olma unvanını elimizde bulundurduğumuza göre pek fazla kahramanlık destanlarını yazabilmiş değiliz. Olanların sahipleri de bellidir ve herkesçe biliniyordur. 
Amed’de milletvekillerine karşı devletin sıradan memürları olan polislerce hakaret edilmesi bir taraftan hepimizi yaralamış olurken diğer taraftan da BDP’nin ne kadar öngörüsüz davrandığını göstermektedir. Mademki devlet izin vermiyor ve sana karşı aşağılayıcı bir davranış sergiliyorsa o zaman sen de ona karşı tedbirli davranacaksın. Amed halkına inisiyatif tanınmış olsaydı daha iyi bir tablonun ortaya çıkarılması gerçekleşirdi. Ama bizimkiler öyle yapmadılar, savunmasız bir şekilde kendilerini polis ve özel timlerin önüne attılar. Onlar da öyle bir avın peşinde oldukları için fırsatı kaçırmadılar. 
Gelelim Abdullah Öcalan’ın Özgürlüğüne. Herşeyden önce BDP’nin siyasetsiz pratiği sonucu ortaya çıkan Amed Mitingi gibi olaylar devletin eline koz verdiği gibi Öcalan’ın özgürlüğünü elde etmenin önünde de engel teşkil etmektedir. Eğer Sayın Öcalan bu süreçte avukatlarıyla görüşebilmiş olsaydı hiç kuşkum yok ki BDP’nin siyasetten uzak bu pratiğini elleştirecekti. Bu konuda Leyla Zana’nın pratiğine daha önem verdiğimi belirtmek istiyorum. Leyla’nın Erdoğan ile yaptığı görüşmede Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü ile ilgili taleplerini dile getirmiş olması ve iki hafta önce de AP’de katıldığı bir toplantıda yaptığı konuşmada aynı konuyu dile getirmesi önemsenmesi gereken bir durumdur. Az da olsa siyaset araçları kulanılmıştır. Dolayısıyla eğer BDP gerçekten Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için mücadele ediyorsa o zaman halkın kendisine vermiş olduğu siyasi gücü iyi kulanarak meclisi kilitlemelidir. Amed’de yaşananları da bir koz olarak kulanıp bazı sonuçlara varmalıdır. 
Diğer bir husus da diplomasi alanıdır. Neredeyse son yıllarda BDP’yi uluslararası alanda göremiyoruz. Elbette bazı kıpırdamaları vardır, göruyoruz ve duyuyoruz, ancak 12 Haziran’da aldığı güce uygun bir diplomasiyi göremiyoruz. Öcalan’ın özgürlüğü için bu alanın da rolü büyüktür. Günlerdir Strasbourg’da Avrupa Konseyi önünde oturma eylemi yapılıyor, BDP’nin biraz akıllıca diplomasi alanında hareket etmesi bu tür eylemlerden çok fazla etkili olacaktır. Leyla Zana’nın AP’de yaptığı konuşmayı da bu anlamda önemsiyorum. 
Dost acı söyler, dolayısıyla burada yaptığım elleştiriler de o manada algılanmalı ve gereği yerine getirilmelidir. 
Ahmet DERE / 16.07.2012