30 Ağustos 2014 Cumartesi

Değersiz Düşman : İŞİD

İŞİD’in adını son iki yıldır duyuyoruz. Özellikle Suriye’de bulunan İslami Muhalif Örgütler arasında kattı ve ilkel kurallarıyla bilinen bir Terör Örgütü olarak öne çıktı. Hilafet’i ilan eden, diğer İslami Örgütlerden farklı olduğunu öne çıkaran, amaçsız ve macera peşinde olan sözde « musluman » gençleri arasında ilgi toplayan bu çete guruhu yavaş yavaş Ortadoğu ve dünya gündemini meşgul etti. Son iki aydır dünya gündeminin merkezinde İŞİD vardır.

İŞİD Terör Örgütünün ABD ile bağlantılı ve İsrail’in piyonu olduğu noktasında çeşitli yazılar yayınlanıyor, hatta bu konuyla ilgili olarak yayınlanan fotoğraflar da internette dolaşıyor. Bu husus ileride aydınlığa kavuşacaktır, dolayısıyla benim, şimdilik, üzerinde fazla duracağım bir konu değildir.

Şengal’in bu çete tarafından işgal edilip Ezidi Kürtlerin katledilmesiyle birlikte İŞİD biz Kürtlerin de gündemine girdi. Ağustos ayına kadar bizler bu terör örgütü ile alakalı olarak pek yazmazdık, dikkatlerimiz onun üzerinde değildi. Ancak 3 Ağustos günü bu çetenin adı hemen hemen tüm Kürtler tarafından aşina oldu. Dinlediğimiz haber ve analizlerin çoğu bu çete ile ilgili oldu ve halen devam ediyor. İŞİD adeta tüm Kürtlerin birinci derecede düşmanı gibi algılanmıştır. Böyle bir düşman algısı çoğu Kürtler nezdinde güncelliğini korumaktadır.

Evet, Şengal’de yaşanan dram, gerçekleştirilen katliamlar daha uzun bir süre Kürtlerin hafızasında canlılığını koruyacaktır. Yaşananlar kolay kolay unutulacak türden değildir. Duyarlı, duyarsız, yurtsever veya yurtsever olmayan her Kürt tarafından bu terör örgütü birincil derecede düşman olarak bilinmektedir. Böyle bir algı durumu daha uzun bir zaman da devam edecektir.

Yazının başlığında ‘değersiz düşman ; İŞİD’i okumuşsunuzdur. Evet, ben İŞİD’i değersiz bir düşman olarak görüyorum. ‘Değerli düşman da mı vardır’ diyebilirsiniz, vardır tabii, Kürdistan’ı işgal eden her devlet de ‘değerli’ sayılabilecek düşmanlardır. Yani devletlere karşı mücadele ederken verilen emeğin bir karşılığı vardır. Fakat İŞİD denilen çeteye karşı verilen mücadelenin ortaya çıkardığı veya çıkaracağı kayda geçebilecek bir değer yoktur. Halkı korumak, işgal edilmek istenen toprağını savunmak ve bunun için savaşmak, şehit vermek gerekiyor elbette. Gerilla’nın, Peşmerge’nin yaptığı savaş çok gerekli ve önemlidir. Şengal ve Maxmûr’a sahip çıkmak tüm Kürtler için namus sorunudur. Ağustos ayından beri, hemen hemen tüm Kürtler tarafından  bu konuda büyük bir dayanışma görülmektedir. Daha da geliştirilmesi gereken bir dayanışma ruhu ve görevi bizim önümüzdedir. Tüm bunlara rağmen İŞİD değersiz bir düşmandır diyorum. Yapay ve piyon olarak kulanılan, Ortadoğu’daki halkların başına bella edilen bir düşmandır. Yani yarın veya öbürsü gün İŞİD denilen bu terör örgütü yok edilirse bizler varolan düşmanlardan kurtulmuş olmayız. İŞİD’i üstümüze saldıran güçler yine yerinde duracak ve halkımıza karşı sürdürdükleri politikalarını icra etmeye devam edeceklerdir.

İŞİD ile ilgili bunu yazarken, ona karşı yapılması gereken mücadeleyi küçümseme gibi bir yaklaşımım yoktur. Ancak bu mücadele Kürdistan sınırları dahilinde olduğu müddetçe kayda değerdir, aksi halde oyuna gelme gibi bir durum olacaktır. Yani çeşitli güçler tarafından, özellikle de ABD ve kısmen de AKP iktidarı, yaratılan bu çeteyi kulanarak Kürtleri, özellikle de PKK’yi, Suriye Rejimi’ni vbg, güçleri zayıflatmak istemektedirler. Bir de, İŞİD’in yönünü Hewler’e vermesinden sonra harekete geçen ADB böylece Güney Kürdistan için olmazsa olmaz bir koruyucu olduğunu göstermiştir. Bundan sonra ADB’siz bir Güney Kürdistan düşünülemez.

İŞİD’in sloganlarına bakılırsa, özellikle Kürdistan’daki hedeflerinden bir tanesinin PKK ve Öcalan olduğunu düşünürsek, burada hangi güçlerin çıkarı yatmakta olduğu daha iyi  görülür. Eğer Çözüm Süreci gelişir ve bir sonuç doğarsa İŞİD denen bu çetenin kulanılma değeri de pek kalmaz (en azından Kürtlere karşı).

PKK’nin İŞİD’e karşı savaştırma (başka bir deyimle kulanma) hususu önemli olup gözardı edilmemesi gerekiyor. Bugünlerde bu noktada bazı uğraşlar vardır. PKK’yi AB terörist örgütler listesine alan güçler onu sözkonusu listeden çıkarmak vaadiyle amaçlarına ulaşmayı düşünüyorlar. Yani kendin pişir, kendin ye misali, önce terörist örgütler listesine al, sonra da oradan çıkarmak vaadiyle kendi amacına uygun olarak değerlendir. Umarım PKK bu oyuna gelmez ve Kürdistan toprakları dışında bu İŞİD denen çeteye karşı savaşmaz. Eğer İŞİD ABD ve AB için çok tehlikeliyse o zaman göndersinler kendi askerlerini, İŞİD’i bitirsinler.

Ahmet DERE  /  30.08.2014

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Seçim Sonuçlarına Dair

Dün (10 Ağustos 2014) Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri yapıldı. Beklendiği gibi Recep Tayip Erdoğan ilk turda seçildi. Sandıktan çıkan sonuç, gelecek yıl yapılacak olan Genel Seçimlerde AKP’nin tek başına hükümeti kurabileceği kadar bir oy potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. Böylece 2020 yılına kadar Türkiye AKP ile yürümek zorundadır.
Özde MHP’li olup da CHP tarafından Çatı Adayı olarak gösterilen İhsanoğlu resmi olarak arkasında olduğunu beyan eden partilerin oylarını bile alamadı. Bu durum şaşırtıcı olmadı, görünen köy klavuz istemez misali bir sonuç çıktı.

Bu seçimlerden en fazla ders çıkarması gereken HDP’dir. Geçen yerel seçimlerin sonuçlarına göre oylarında artış olmasına rağmen pek de başarılı olduğu söylenemez. Gerek CHP’nin potansiyelinden gerekse de sol çevrelerden daha fazla oy alması bekleniyordu. HDP yetkililerinin beklentileri  %15 dolayında iken açıklanan sonuç ise %10 civarında olmuştur. Ben şahsen % 12-13 arası bir sonuç bekliyordum, öyle de olmadı.

Yapılan bu seçimlerden sonra HDP’nin çok mantıklı hareket etmesi ve kendi potansiyelini de ona göre bilgilendirmesi gerekiyor. Seçimlerden hemen sonra bazı HDP’lilerin ve ona yakın görünen çevrelerin adeta başarılı bir sonuç elde ettikleri konusundaki beyanatlarını pek sağlıklı görmediğimi belirteyim. %3 civarında sağlanan oy artışının neden kaynaklı olduğunu bilerek hareket edilmez ise gelecek yıl yapılacak olan seçimler için iyi bir hazırlık yapılamaz.

Sağlanan oy artışının bir kısmı, çatı adayının CHP’nin bazı kürt kökenli alevilerin oylarından, bir kısmı da irtili ufaklı Türk Sol partilerinin adaysız olmaları ve çok azı da, şimdiye kadar AKP’ye oy vermiş olup da çeşitli sebeplerden dolayı rahatsız olan Kürtlerin oylarından gelmiştir. Yani sağlanan oy artışı HDP’ye bağlanmış bir potansiyelden gelmemiştir. Dolayısıyla gelecek yıl yapılacak olan seçimlerde bu oyların tekrar HDP’ye gelmesi pek düşünülmemelidir.

Bu tabloya bakılarak gelecek yıla hazırlanmalıdır HDP. Bir kere %10 ülke barajı psokolojisi aşılmış değildir. Dinlediğim sözde bazı kürt siyasetçilerinin bu yöndeki açıklamalarını hem naifçe hem de çok apolitik görüyorum. Bunlara göre alınan bu sonuçlarla gelecek yıl HDP kendi başına seçimlere girebilecek ve barajı aşacaktır. Öyle olmadığını bilmek lazım. Çıkan bu tabloya göre yine bağımsız adaylarla seçime girmekten başka HDP’nin bir seçeneği olmadığını belirtmek istiyorum. Öyle de olacaktır, aksi takdirde 2015-2020 arası TBMM Kürtler adına seçilmis temsilcilerden yoksun olacaktır. Bu durum hem Kürtler için vahim olacak hem de genel olarak Türkiye’nin geleceği açısından pek hayırlı olmayacaktır.

Kürt Halkı adına hareket eden her parti ve örgüt samimi ve dürüst davranmak zorundadır. İçi boş, propagandaya dayalı beyanatlarla Kürt Halkının gücünü arkasına alma zamanı geçmiştir.

Selahattin’in aldığı oy oranını küçümsemiyorum, ancak neden bu artışın sağlandığı, alınan oyların HDP’de kalıcı olur mu, olmaz mı noktası iyi irdelenmelidir diye düşünüyorum.

Ahmet DERE  /  11.08.2014
 

29 Temmuz 2014 Salı

Filistin ve Rojava

Temmuz ayı boyunca Filistin Halkı İsrail güçlerinin saldırısı karşısında direndi. Ramazan ayı olmasına rağmen İsrail durmadı, hergün onlarca noktaya karşı saldırı gerçekleştirdi.  Sadece Temmuz ayında 1000’in üzerinde Filistinli hayatını kaybetti, 5000’e yakın da yaralı vardır. Öte yandan İsrail tarafında da kayıplar vardır, sadece asker olarak 50’ye yakın kayıp ve onlarca yaralının olduğunu basından takip ediyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail Devleti gelişmesini Filistin Halkının kanını döken savaşla paralel olarak sağlamıştır. Yani İsrail siyonizmi, bir taraftan kan dökmüş, diğer taraftan da gelişmesini sağlamıştır. Hitler Faşizminin kurbanı olan halklardan biri olan Yahudileri temsil ettiğini söyleyen bu devletin böyle gaddar olması ne ile izah edilebilir ?

Filistin’de olduğu gibi, Rojava’da da aynı düzeyde bir vahşet yaşanmaktadır. İŞİD gibi İslamiyet maskesi takıp da manevi uygarlığın tüm değerlerini ayaklar altına alanlar Rojava’da yaptıklarıyla, İslam karşıtlarından daha fazla İslamiyete zarar vermektedir. İslam adına hareket edip de insanlık dışı uygulamalar yapanların İslamiyet’e en büyük zararı verdiklerini, Rojava’da yaşananlara bakılırsa rahatlıkla anlaşılır. Bu nedenle, Kutsal Ramazan Bayramının da kutlandığı bugünlerde, tüm İslam dünyası başta Rojava ve Filistin olmak üzere, maske takmış bu sahte muslumanların hedefi olan halklarla dayanışma içinde olmalıdır.

İslam maskesi takarak Rojava halkına saldıran İŞİD ve ona destek veren gerici güçleri yenilgiye uğratarak Rojava’da özgürlüğün sağlanması tüm Kürtlerin önünde bir görev olarak durmaktadır. Rojava’nın yanıbaşında bulunan Güney ve Kuzey Kürdistan Halkı  tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar.

Filistin’e acılar çektiren Siyonist saldırganlığı yenilgiye uğratarak bölgede barış ve huzurun sağlanması da tüm İslam dünyasının önünde bir vazife olarak durmaktadır. Bu görevlerin yerine getirilmesiyle Ortadoğu'nun tarihine yakışan yeni bir demokratik zihniyettin geliştirilmesinin önü açılacaktır. Aksi halde bu coğrafya tarihinde oynadığı rolün tersine gerici güçlerin sürekli üzerinde cirit attıkları bir bölge olmaktan kurtulamaz.

Barış dini olarak bilinen İslam’ın geliştiği Ortadoğu coğrafyasında ne yazıkki bugün barıştan, huzurdan ve istikrardan sözedilemez. Bu coğrafyada barış dini olan İslam’ın da yeniden barışı ve huzuru sağlatacak biçimde ele alınması gerekiyor. İslam konusunda kendilerini öncü güç olarak gösteren devletlerin önünde bu tarihi görev durmaktadır. Kendini  İslam Aleminin Lideri gibi gösteren Türkiye’nin ve onun iktidar gücü olan AKP’nin İŞİD’i desteklemeyi bırakıp esas  üzerine düşeni yapmalıdır. Bunu yapmaması durumunda ne tarih ne de halklar onu afetmeyecektir.

İslamiyet adına hareket edip de insanlık dışı uygulamalar yapanlar, İslamiyet adına mezhepçilik savaşlarını kışkırtarak kan dökenler  musluman  olamazlar. Bu coğrafyada  Araplar, Kürtler, Türkler, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Ermeniler, Aleviler, Ezidiler şimdiye kadar  birbirlerinin farklılığına saygı duyarak yaşarken, bugün İslam maskesi altında sapkınlık yapan sözkonusu bu güçlerden ötürü huzuru bulamamaktadırlar.

Ortadoğu değerlerine karşı saldırgan olan İŞİD gibi örgütler ve onları dolaylı olarak besleyen Siyonizmin bu coğrafyada nefes almaya hakkı bille yoktur diye düşünüyorum. Ortadoğu’da huzur sağlanarak onu dünya kültürüne manevi ve maddi değerleriyle yeniden öncülük edebilecek bir düzeye gettirilmesi zamanı gelmiştir.

Ahmet DERE  /  29.07.2014

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Türkiye yeni bir seçim sürecindedir. Ağustos ayında yeni Cumhurbaşkanı seçilecek. Adaylar belli, seçim takvimi de netleşmiş ve süreç sıcak gündemiyle devam ediyor.

AKP Hükümeti iktidara geldiği günden beri R. Tayip Erdoğan Çankaya’ya çıkma hayalini kurmaktadır. Necdet Serzer’den sonra, askerin negatif yaklaşımı nedeniyle bu hayalini gerçekleştiremedi.  Geçen süreç içerisinde rejimin sadık bekçisi olduğunu ispatlayan Erdoğan, hazır bu hayalin gerçekleşme fırsatını bulmuşken kaçırmak istemiyor. Devletin ve hükümetin imkanlarını da kulanarak en geç 24 Ağustos’ta muradına ereceğini hesaplıyor.

R. Tayip Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma hayalinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bir tarafa bırakıp rakiplerinin ne durumda olduğuna bakalım ;

-Muhammed Ekmeledin İhsan (İhsanoğlu)

CHP’nin önerdiği Mısır doğumlu bu zat aslında eski bir MHP’li olup Türk Milliyetçiliği ile Arap Şovenizmi arasında arabuluculuk yapan bir geçmişe sahiptir. Böyle bir zatın Cumhurbaşkanı olmasında Türkiye halklarının yararına hayırlı bir iş yapacağını düşünmek zordur. Bu gerçekliğin bilincinde olan CHP’den belli bir kanat şimdiden mesafeli durduğunu görüyoruz. İslam Konferansı Sekreterliği döneminde AKP’ye yakın duruşundan ötürü MHP’den de ona karşı bir mesafeli duruş sözkonusudur. Tüm bunları dikkate aldığımızda Muhammed Ekmeledin’in pek şanslı görüldüğünü söyleyemeyiz.

-Selahattin Demirtaş

Halkların adayı olarak yola çıkan Demirtaş’ın kişilik özellikleri ve formasyonu Türkiye’ye Cumhurbaşkanı olmaya en uygunudur. Türkiye sadece Türklerin değil orada yaşayan tüm halkların ülkesi yapmak için Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı yapılması bir fırsat olarak görülmelidir. Demirtaş’ın Cumhurbaşkanı olacağı bir Türkiye dünyada daha fazla itibar göreceğini, gerçekten demokratikleşme yoluna giren bir ülke olacağını şimdiden söylemek mümkündür.

Ne var ki Selahattin’in bizzat kendi partisinden karşı karşıya olduğu bir dizi  handikapları vardır. Bunun bir açık göstergesi Pervin Buldan’ın geçenlerde verdiği bir demecinden okuduk. Henüz seçimlerin birinci turu yapılmadığı, kendi partisinin adayı seçim çalışmalarına yeni başladığı bugünlerde Pervin hanım T. Erdoğan’ın en isabetli aday olduğunu söyliyor. Bu sözlerini de ‘Çözüm süreci’nin istikbali için ifade ettiğini belirtiyor. Bahsi edilen ‘çözüm süreci’ ise mücadele eden Kürtleri pişman etmekten başka bir gayeye sahip değildir. Ayrıca, bu tür sözlerin sarfedilmesi, özellikle böyle seçim süreçlerinde, çok apolitik ve yanlış olduğu gibi, karşı tarafa hizmet ettiğini bilmek gerekiyor.

HDP’nin pek doğru olmayan, apolitik birçok yaklaşımına rağmen Selahattin Demirtaş’ın desteklenmesi demokratik bir görev olduğu gibi, Türkiye’nin sağlıklı istikbali için de önemlidir. Cumhurbaşkanı seçimlerini kazanmasa bile ikinci tura kalması da çok önemli olacaktır. Dolayısıyla, HDP’nin umutsuz ve Erdoğan’a ışık yakan yaklaşımlarına rağmen, Selahattin Demirtaş’ın desteklenmesi ve her alanda ona oy toplanması için herkesi göreve davet ediyorum.

‘Kürdistan’a Dönüşler

Bir süredir Avrupa’dan Türkiye’ye gidenlerle ilgili haberleri okuyoruz. 1980’lerden sonra Avrupa’ya kaçan Kürtlerden bazıları, son yıllarda yapılan kanun değişikliklerinden yararlanarak dönüyorlar. Bu dönüşler için birşey diyemeyeceğim, dönmek isteyen herkesin hakkıdır, ancak dönenlerin bazıları bu yolculuğunu adeta zafer kazanmış kahramanların dönüşüne benzetme çabasında olduklarını doğru bulmuyorum. Son aylarda dönenlerin hemen hemen hepsi yurt dışında oldukları dönemde çok rahat yaşadıklarını, zahmetli olan mücadelenin hiç bir taşını kaldırmadıklarını biliyoruz. Zaten öyle bir pratikleri olmuş olsaydı TC onların dönüşüne yol açmazdı. TC kimin önünü açacağını çok iyi hesaplıyor. Avrupa’da binlerce kişi var ki ancak Genel Af olursa Türkiye’ye gidebilir.

Diğer bir husus da ‘Kürdistan’a gittigini söyleyen bazıları aslında Türkiye’nin çeşitli türistik kentlerinde kaldıklarını, bir süre sonra da tekrar Avrupa’ya döndüklerini biliyoruz. Dolayısıyla bu dönüşlerle ilgili, özellikle ANF’nin haber yapması ve farklı bir ‘dönüş’ gibi lanse etmesini de pek doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum.

Ahmet DERE  /  14.07.2014

9 Haziran 2014 Pazartesi

AKP Çıldırırken

30 Mart Yerel Seçimler’den istediği oy ‘oranını’ elde eden AKP daha önce sapmaya başladığı yoluna son süraat hızla devam ediyor. Binbir hile ile aldığını iddia ettiği oylarla Türkiye’yi kendi evinin bahçesi gibi zanederek yönetiyor. Adında ‘adalet’ kavramı olan bu parti, kendi yandaşları dışında kimseye hak ve hukuku tanımamaktadır. Böyle devam ederse Türkiye toplumu bu parti hegemonyasına karşı gerçek bir baharı yaşamak zorundadır. Aksi halde bu dünyada cehenemi yaşamaya mahküm bir toplum olacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Gezi Parkı Katliamının birinci yıldönümü vesilesiyle yaşanan olaylar ve hükümetin yaklaşımı hiç bir demokratik veya yarı-demokratik ülkede görülmemiştir. İnsanların ölülerinin anısına saygı duruşunda bulunmaya bile izin vermeyen AKP zihniyeti daha nereye kadar saltanatını sürdürebilecektir ? Tarihten çıkardığımız derslerden hareketle, bu zihniyetin sonu Hüsnü Mübarek’in akıbetinden farklı olmayacaktır. Bugün Mısır’da olup bitenleri tasvip etmiyor olsak da, Mübarek saltanatına karşı Mısır Halkının yaşadığı baharı takdir etmemek mümkün değildir. Dolayısıyla benzer bir baharın Anadolu’nun kadim halklarının da yaşaması bir haktır ve giderek bir zorunluluktur.

12 yıldır iktidarda olan AKP sürekli Kürt Sorunu kartını kulanarak süreçten sürece atlamaktadır. Yeri geldiğinde milliyetçi kesimlerin oylarını almak için bu Sorun kulanılmış, yeri geldiğinde de Kürtlere mesaj verip oylarını almak için aynı Sorun gündemde tutulmuştur. Dağdaki Özgürlük Savaşçılarını etkisiz hale getirmek için esaret altında bulunan Sayın Öcalan’ı da kirli oyunlarına malzeme yapmaktan geri kalmayan bu guruh, aynı zamanda ha bire karakol yaparken, bunu protesto eden  kitlelerin üzerine de ateş etmekten kaçınmamaktadır. Son olarak Lice’de yaşananlar örnek verilebilecek onlarca olaydan bir tanesidir. Bu yazıyı kaleme aldığım bu saatlerde binlerce insanımız ile AKP guruhunun silahlı güçleri arasında gerilim yaşanmaktadır. Bu durumun devam etmesi halinde kim bilir daha kaç Ramazan Baran hayatını kaybedecektir.

AKP’nin Türkiye toplumuna verebileceği hiç bir şeyi kalmamıştır diye düşünüyorum. Uluslararası Egemen Güçlerden de pek yüz görmemeye başlayan bir süreci yaşamaktadır. Geçtiğimiz aylarda Almanya Cumhurbaşkanı Gauck’un İstanbul’da söyledikleri aynı zamanda Avrupa Birliğinin görüşleri olduğunu bilmek lazım. Yani AB kendi görüşlerini, statüsü çok sembolik olan Almanya Cumhurbaşkanı ağzıyla ifade etmiştir. Bunu anlamayan AKP’li yetkililer Erdoğan’ın Köln ziyaretini organize etmiştir. Buna mukabil Almanya’daki bir çok resmi ve yarı resmi kurum ve kuruluşlar Erdoğan’ın kendi ülkelerine gitmesini istemediklerini beyan etmişlerdir. Çıldıran AKP zihniyeti buna da, ya anlam verememiş yada dikkate almamıştır. Sonuçta 24 Mayıs günü on binlerce Alevi ve çeşitli halklardan oluşan kitleler Erdoğan’ı protesto etmiştir. Bu kitleler arasında hatırı sayılır bir oranda da Almanların olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Gösterilen tüm tepkilere rağmen Erdoğan’ın ve AKP’nin diğer yöneticilerinin Alevilere karşı sarf ettikleri aşağılayıcı sözler son bulmamıştır. Bu zihniyet, yüzyıllardan beri dönem dönem kulanılan Alevi-Sunni çelişkisini futursuzca kulanmaktadır. Bulunduğumuz Avrupa’da bile alevi inancına mensup biri, bu Kürt, Türk veya başka bir halktan olabilir, çok rahatça ‘ben aleviyim’ diyemeyecek kadar anormal bir hava yaratılmıştır. Bu geldiğimiz nokta cidden tehlikeli olmakla birlikte, aynı zamanda bağrında yeni bir süreç için de zemin yaratmıştır ; Anadolu Baharı.

AKP Türkiye Toplumlarının başına bella olmuştur artık. Muhalefetsiz olan Türkiye siyaset dünyasına kalırsa bu guruhtan kurtulmak mümkün değildir. Normal yollardan, yani seçimlerle, bu beladan kurtulmak zordur. 35 yıldır verilen Kürt Özgürlük Mücadelesinin geldigi nokta da kesin bir ümit olmaktan uzaktır. Dolayısıyla çözüm ancak gerçek anlamda bir ‘Anadolu Baharı’ndan geçer. Türk’ün Türk olarak kabul gördüğü gibi Kürdün de Kürt olarak, Ermeninin de Ermeni olarak, Rum’un da Rum olarak, Lazın da Laz olarak, Çerkezin de Çerkez olarak görüldükleri  bir Halklar Platformunun yaratacağı bir ‘Anadolu Baharı’ ancak ve ancak çözüm olabilir. Ne AKP’nin Alevi Açılımından, nede Kürtleri kandırmak için yarattığı Çözüm Sürecinden birşey çıkmaz diye düşünmenin en faydalı olduğunu belirtmek gerekir.

Ahmet Dere / 09.06.2014

1 Mayıs’ın Günceleşmesi

1886 yılında Amerika’da başlayan 1 Mayıs geleneği 1889 yılında İkinci Enternasyonal’de resmiyet kazanarak o günden bu yana tüm dünya’da işçi ve emekçilerin bayramı olarak kutlanmaktadır. Türkiye gibi bir ülkede ise ancak 1923’ten sonra 1 Mayıs kutlanmaya başlanmıştır.

1800’lu yıllar işçilerin köle statüsünde olduğu yıllardır. Diğer bir deyimle, işçi veya emekçi kavramı yeni yeni anlam kazandığı bir dönemdir.  Başta Amerika ve Avrupa kıtasında olmak üzere, dünyanın çeşitli bölgelerinde işçi ve emekçilerin emek gücüne dayalı olarak kapitalizm ve modern sömürgecilik gelişiyordu. Egemen güçlerin en etkili silahı ; ellerinde bulundurdukları işçilerin gücü idi. Ne olursa olsun bu silahı ellerinden bırakmamaları gerekiyordu. Dolayısıyla işçilerin her tür başkaldırısını önlemeleri için gereken tedbirleri almalıydılar.

19. Yüzyılda işçiler peyder pey örgütlenerek bilinçleniyor, bilinçlendikçe güçleniyor, güçlendikçe egemenlerin buyruklarına karşı kendini koruyorlardı. Amerika’dan başlayarak yavaş yavaş dünyanın her tarafına yayılan işçi eylemlilikleri egemen güçleri korkutuyordu. İşçilerin gelişen eylemliliklerinin önüne geçemeyeceğini anlayan Kapitalizm  daha fazla kafa yorarak çözüm üretmeye başlamıştır. İşte buradan hareketle Kapitalizmin sömürü yaklaşımında reform yapılmaya  başlanmıştır.

İşçi sınıfı ile egemen güç olan Kapitalizm arasında yaşanan çatışmalar 20. yüzyılın yarısına kadar aktif bir şekilde sürdürülmüştür. Soğuk Savaş Dönemi olarak adlandırılan yıllarda Kapitalizm’in üstünlük elde ettiğini gördük. Ancak sözkonusu üstünlük bir taraftan işçi emeğinin sömürülmesi olurken, diğer taraftan da işçiyi kendi gerçekliğinden uzaklaştırmak olmuştur. Sözkonusu bu durum 20. yüzyılın son çeyreğinde önemli bir başarı elde etmiştir.

21. yüzyılda işçi sınıfı diye bir realite kalmazken, diğer taraftan da klasik olarak bilinen patron kavramı da devlet aygıtı tarafından ablukaya alınmıştır. 19. ve 20. yüzyılların ezilen işçi sınıfı  « ezilen » orta sınıf patronlarıyla aynı statüye sahip olmuştur. Devletler Kapitalizm’in temsilcileri olmuş, G8 ise Küresel Kapitalizm Klubu haline gelmiştir. Bir taraftan klasik anlamda işçi sınıfı diye bir gerçeklik kalmazken, diğer taraftan da ezen ve ezilen sınıflar arasında kalın çizgiler oluşmuştur. Bu noktadan hareketle şöyle bir sınıflandırmaya gidilebilir :

-G8 ve G20 ile diğer devletler

-Genel anlamda devletler ile firmalar

-Genel olarak firmalar ile çalışanlar

-Devletlerin sosyal kurumlari ile sosyaldan geçinenler

Kısaca 19. Yuzyılda başlayan işçi hareketinin oluşturduğu işçi sınıfı artık pratikte pek var olduğu söylenemez. Kimin işçi, kimin patron olduğu pek belli olmadığı toplumlarda işçi/patron veya işçi/egemen ayırımının yapılması da pek mümkün değildir. Özellikle yaşadığımız Avrupa’da bu realite herkesin rahatlıkla görebildiği bir gerçektir. Bazı kesimler nostaljik anlamda halen işçi sınıfının varlığından söz etseler de bunun hayatın gerçekliğiyle pek alakasının kalmadığını görüyoruz.

Yükarıda yazdıklarımdan hareketle şunu belirtmek gerekir ; 1 Mayış İşçi Bayramı artık güncelleşerek Emek sahibi olan herkesin  Bayramı olarak anlam kazanmalıdır. Aksi halde 1 Mayıs giderek marjinal kesimlerin bayramı haline gelecektir. Bu durum ise 1889 ruhuna layık düşmemektedir.

Ahmet DERE  /  1 Mayıs 2014

15 Nisan 2014 Salı

Seçimlerden Çıkarılması Gereken Dersler

Yerel seçimlerin yapıldığı 30 Mart’tan bu yana, gerek Türkiye geneli açısından olsun gerekse de Kürt illerindeki seçim sonuçları hakında çok değişik analizleri okuyoruz. Birçoğuna hak vermekle birlikte, dillendirilmeyen bazı gerçeklerin de olduğunu burada yazmakta fayda görüyorum.

Herşeyden önce AKP seçim sürecine çok hazırlıklı girmiş ve oluşturduğu stratejiyi çok iyi uygulamıştır. Türkiye toplumunun nabzını iyi bilen, nerede, ne zaman ve nasıl manipüle edileceğini iyi hesaplayan bir stratejiyle hareket eden AKP istediği sonuca da ulaşmıştır. Bu strateji kendi içinde devlet gücünü kulanarak seçimlere hile karıştırmayı da barındırarak kesin sonuç almaya kilitlenmiştir. Öyle de olmuştur.

TC tarihinde en fazla sonuçlarına itiraz edilen seçimlerden biri olmasına rağmen kimse AKP’nin başarılı bir seçim stratejisini uyguladığını inkâr edemez. Çok olağanüstü bir gelişme olmazsa Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olması önünde herhangi bir engel kalmamıştır. Ayrıca çıkardığı seçim sonuçlarıyla 2015’te yapılacak genel seçimlerde birinci parti olmayı da garantilemiştir. AKP’yi seven veya sevmeyen olalım, ortada olan realiteyi görmek durumundayız. Gerçekleri görmeden yapılan hiçbir hesap tutmadığı gibi sonucu da husranla dolu olacaktır.

AKP’nin bu başarısının önemli bir ayağında CHP’nin olduğunu belirtmek lazım. Giderek MHP’den daha ırkçı bir yaklaşıma sahip olan bu parti AKP için bulunamaz bir nimettir. Eğer CHP olmazsa AKP’ye alternatif bir yeni partinin ortaya çıkması daha kolay olmakla beraber sözkonusu yeni partinin başarılı olması da imkan dahilindedir. Ve fakat CHP’ye baktığımızda ; kemikleşmiş yapısıyla sahip olduğu duruşundan hiç de vazgeçeceğe benzemiyor. AKP’ye karşı başarısızlığını başka partilerin varlığına bağlayan zihniyet hiçbir zaman muvafak olamaz.

Bu arada kemikleşmiş CHP’li çevreden gelenlerle zaman zaman sohbet ederken bana şunu söyleyebiliyorlar ; « Eğer BDP olmasaydı falanca ilde veya falanca ilçede  AKP bu kadar belediyeyi alamazdı. BDP’nin oyları CHP’ye gelseydi AKP yerine CHP birçok ilde belediye alacaktı ». Bu zihniyet CHP’nin en alt ve en üst yönetiminde de hakimdir. Bu kısır kafa, özellikle Kürt illerindeki AKP’nin başarısını BDP’nin varlığına bağlıyor, gerçekten neden sıfırın altına düştüğünü sorgulamıyor, sorgulayamıyor.

CHP’nin AKP’den daha iyi olup olmadığı başka bir husus, bu yazıda ona girmeyeceğim.

Gelelim BDP-HDP’nin durumuna.

Başta şunu bellirtmek gerekiyor ki ; BDP’nin sahip olduğu il belediyelerine Mardin, Bitlis ve Ağrı’yı (Ağrı AKP’ye geçse bile esasta BDP’nin olduğu ortaya çıkmıştır) eklemesi ve belediye sayısını 2009 seçimlerine göre biraz artırmış olması iyi sayılabilecek bir sonuçtur. Ne var ki artırılan belediye sayısına göre oylarında artış sağlanmamıştır. Hele hele Diyarbakır, Hakkari ve Batman gibi yerlerde oylarında azalmanın olması ciddi bir husus olup üzerinde çok düşünülmesi gerekmektedir. Aksi durumda 2015’te yapılacak genel seçimlerde Kürdistan’ın tüm illerinde istenmeyen bir sonuçla karşı karşıya kalabiliriz.

BDP-HDP’nin seçimlerde düşük oy almasının bir sebebi düzen partilerinin seçimlere hile karıştırması olurken, diğer sebeplerini de söyle sıralamak mümkündür :

-Hiç gereği duyulmadığı bir zamanda HDP’nin de seçimlerde ortak parti edilmesi. HDP ve BDP ikilemi kitlelerin kafasını karıştırmış, bu da sandığa yansımıştır.

-Seçim stratejisinde AKP’ye karşı etkili bir muhalefet uslübü kulanılmamıştır. Kimi zaman Cemaate karşı AKP’yi destekleyici bir dil kulanılmıştır.

-Adayların sağlıklı tespit edilmemesi. Bazı adaylar nitelik olarak hiç de bu halka layık olmamış, hatta geçmişinde halka karşı suç işlemişlerdir. Ayrıca aday tespitinde adamcılık oldukça etkili olmuştur. Sözkonusu adaylardan bazıları Belediye Başkanı olarak da seçilmişlerdir, bunların halka hizmet etmeleri konusunda şüpheliyim. Bir de yerel seçimlerde gösterilen adaylar mümkün mertebe aynı ilin veya ilçenin insanı olması gerekir, bu noktada da isabetli olmayan bazı adaylar olmuştur.

-Seçim çalışmalarına bazı milletvekillerinin katılmaması, ortalıkta görülmemeleri de bazı bölgelerde ve çevrelerde olumsuz etki yaratmıştır. Sözkonusu milletvekillerinin kimler olduğu iyi bilinmektedir.

-Seçim propagandası yapılırken bazı bölgelerde aşırı demagoji yapılması. Örneğin Urfa ile ilgili Osman’ın verdiği demeçler realiteden çok uzak olmuştur. Hal böyle olunca da alınan sonuçlar karşısında ağlamaktan başka birşey yapamaz olmuştur.

Genel seçimlere bir yıla yakın zaman kalmışken, bu seçimlerden de çıkarılacak derslerle şimdiden hazırlıkların yapılmasında fayda vardır. Görünen o ki BDP veya HDP olarak seçimlere girilmesi durumunda barajın altında kalınacaktır, bu nedenle yine bağımsız adaylarla girmekten başka seçenek bulunmamaktadır. Bağımsız adayların ise çok iyi tespit edilmesi lazım.

Ahmet DERE  /  15.04.2014

14 Mart 2014 Cuma

Yerel Seçimler 2014


Bu yıl yapılacak olan yerel seçimlere az bir zaman kaldı. Türkiye’nin esas siyasi güçleri olan AKP, CHP, MHP ve BDP-HDP son kozlarını paylaşmaya gayret ediyorlar. Osmanlı’dan beri Türkiye’nin siyasi literatüründe yer edinmiş olan ‘komplo’ projeleri bir bir açılıyor, bugünlerde son ‘komplo’ projeleri de açılacaktır.

Türkiye dışından ülkenin siyasi durumuna bakıldığında daha berak ve herhangi bir gücün etkisinde kalmadan objektif bir görüşe sahip olmak mümkündür. Avrupa’dan gördüğüm kadarıyla, AKP ne kadar yıpranmış olsa da bu seçimlerde yine birinci parti olacaktır. Yıpranmış olan AKP iktidarına alternatif bir güç, ne yazık ki ortada yoktur. CHP hem ideolojik ve hem de siyasi bir kaostan kurtulamadı, kurtulamıyor. MHP ise kronikleşmiş milliyetçi kesimden başka kimseye hitap edemiyor. BDP-HDP ise bir taraftan ‘Kürt Partisi’ gibi hareket ederken, diğer taraftan da ‘Türk Solu ile birleşen bir siyasi güç’ olmaya gayret ettiği için net bir çizgiye sahip değildir. Böyle bir siyasi güçler tablosu içinde AKP’nin birinci parti olmaması için bir neden yoktur.

AKP-Cemaat çatışmasının açıktan yaşandığı 17 Aralık 2013’ten sonra yapılacak olan bu yerel seçimler AKP için bir ölüm-kalım sınavıdır. Eğer AKP’nin oyları yüzde 30’ün altına düşerse 2015’te yapılacak olan genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri için pek şansı kalmaz. Yok, eğer AKP bu seçimlerde yüzde 40 ve üzerinde oy alırsa o zaman Türkiye en az bir dönem daha AKP ile yaşamak zorundadır.

CHP ile MHP AKP-Cemaat çatışmasını ve buna bağlı olarak ortaya çıkarılan yolsuzlukları kulanarak bu seçimlerde oylarını artırmaya çalışıyorlar. Fakat bu her iki parti de temiz bir sicile sahip değildir, ikisinden de Türkiye toplumu çok çekmiştir. İktidar olma konusunda topluma güven verebilecek durumda olmadıkları gibi perspektifleri de bulunmamaktadır. Yani ne bu seçimlerde, ne de 2015 seçimlerinde AKP’ye alternatif değiller.

CHP ve MHP dışında ciddi siyasi güç olan BDP-HDP vardır. Ne var ki BDP belli bir tecrübe kazanıp kendini bir ölçüde tanıtmış ve kanıtlamış olduğu bir dönemde HDP perspektifi ortaya çıktı ve olumlu giden süreci muğlaklığa sürükledi. BDP seçmeninin kafası karışık ; BDP mi yoksa HDP mi diye düşünenlerin sayısı az değildir. Her ne kadar da BDP Kürdistan’da HDP ise Türkiye’de seçimlere giriyor olsa da bu durumun bir karışıklık yaratığını bilmek lazım. İşin içinde olan ve kısman siyasetle uğraşanlar için pek sorun yok, ancak BDP’nin tüm seçmenleri aynı nitelikte değildir. Ben bu hususu daha sonraki süreçte yazacağım, dolayısıyla burada uzun değinmeyeceğim.

BDP-HDP AKP alternatifi olabilir mi ? Biraz mantıklı düşünenler biliyorlar ki hayır ! Ne kadar da BDP-HDP Türkiye partisi olmaya çalışsa da yine onların ‘Kürt’ yanı ağır basar. Türkiye’deki milliyetçiliğin ne kadar köklü olduğunu düşündüğümüzde bu partinin, veya partilerin, Türkiye genelinde iktidar alternatifi olmayacağını, olsa bile buna en az 20 ve hatta 30 yıl daha zaman olduğunu biliyoruz.

Bu yerel seçimlerde BDP’nin Kürdistan’da, HDP’nin ise Türkiye’de seçimlere giriyor olması ve bazı yerlerde geçmişte koruculuk yapmış ailelerden adayların gösterilmesi belli bir kafa karışıklığına yol açmış olsa bile, yine de Kürtlerin çoğu başka partilere oy vermez. Yurtsever olan her Kürdün böyle düşündüğünü biliyorum. Dolayısıyla bu yıl Kürdistan’da BDP’nin oyları daha artar ve belediye sayısı da ona göre çoğalır. Kürdistan’da BDP, Türkiye’de ise HDP’nin alacakları oyların toplamı bir önceki seçimlere göre artacaktır. Buradan çıkacak sonuca göre 2015’te yapılacak olan genel seçimlerde %10 ülke barajının aşılması noktasında belli bir umut ışığı doğabilir.

Yukarıda ki tabloya bakıldığında 30 Mart günü yine AKP birinci ve alternatifsiz parti olarak seçimleri kazanacaktır. Oylarında bir düşüşün olacağı kesin, ancak ne kadar oy kaybı olsa da yine birinci parti olma niteliğini koruyacaktır.

AKP birinci parti olursa sicili temize mi çıkacak ? Elbette hayır ! Gerek Gezi Parkı olayları sırasında bu partinin anti-demokratik yaklaşımları olsun, gerekse de 17 Aralık Operasyonlarında ortaya çıkan idalar AKP’yi asla temiz bir sicile sahip olmasına müsaade etmeyecektir. Hele hele Berkin Elvan gibi çocukların kanına giren bir AKP iktidarı hiçbir zaman temiz olamayacak. Buna rağmen birinci parti olarak seçimlerden çıkıyor olması Türkiye’nin siyasetten alternatifsiz olmasından kaynaklıdır. Ve bu süreç uzun sürmeyecektir, önümüzdeki yıl veya yıllarda toplumun önemli bir kesimine hitap edebilecek yeni bir siyasi gücün ortaya çıkmasına müsait bir konjonktür olgunlaşmıştır. Nasıl ki 2000’li yıllarda Türkiye’de siyasi bir boşluk olduğundan dolayı AKP çıkmış ise şimdi de öyle bir boşluk mevcuttur.

Ahmet DERE / 14.03.2014

21 Şubat 2014 Cuma

Bağımsız Kürdistan Fikri

Halk olma özelliklerine sahip olan her topluluk kendi kendini yönetmeyi, dolayısıyla kendi devletine ve bağımsız ülkesine sahip olmayı arzular. Bu arzu ancak düşmüş, düşkün ve kendi özüne tamamen yabancılaşmış olan topluluklarda olmayabilir.

21. Yüzyılda gelişen bağımsızlık mücadeleleri peş peşe ulus-devletlerin oluşmasına yol açmıştır. Günümüze kadar küremizde 200’den fazla ülke olup, sadece BM tarafından resmen tanınan 192 ülke bulunmaktadır. Halen kendi kendini yönetemeyen veya kendi kendini yönetmelerine fırsat verilmeyen halklar vardır, Kürt Halkı da onlardan biridir.

Bir halkın bağımsızlığı ve özgürlüğü başka halklardan veya güçlerden istenmez, istenemez. Şimdiye kadar gerçek bağımsız olan her halk kendi öz mücadelesiyle bunu elde etmiştir. Başkaları tarafından lütfedilen bağımsızlığın pek değeri olmadığı gibi gerçek manada bağımsız da değildir. Dolayısıyla küremizde varolan 200’den fazla ülkenin az bir kısmı gerçekten bağımsız değildir, başka güçlerin boyunduruğu altındadırlar.

Kürt Halkının şimdiye dek bağımsızlığını elde edememiş olmasının çok sebepleri vardır ; bunlardan bir tanesi Mezopotamyanın uygarlık tarihinde başlıca bir rol oynamış olup Kürdistan’ın da bu bölgenin merkezinde yer alıyor olması olmakla beraber, değişik güçlerin buraya hakim olma istemeleri ve bunun yol açtığı savaşlar olarak sıralayabiliriz. Sürekli dünya güçlerinin savaşlarına sahne olan bir bölgede kendi birliğini geliştirmenin ve kendi kendini yönetmenin pek kolay olmadığını bilmek gerekiyor. Bu nedenle günümüze kadar birliğini geliştiremeyen, kendi devletini kuramayan, bağımsızlığını ilan edemeyen Kürt Halkının durumu pek yadırganmamalıdır. Bu noktada Kürtlerin eksiklikleri, elleştirilecek yanları çok olmakla birlikte, bağımsızlığını henüz elde edememiş olmasının temel sebepleri sadece kendisiyle sınırlı değildir.

21. Yüzyılın ilk yarısında dünyada yaşanan bağımsızlık mücadeleleri Kürtleri de etkilemiştir. Bu nedenle Kürdistan’da çeşitli ayaklanmalar yaşanmıştır. Ne var ki kendi birliğini oluşturamayan halkımızın tüm ayaklanmaları boşa çıkmış, bastırılmış ve katliamlarla son bulmuştur. Bunun Mezopotamya üzerinde yaşanan egemenlik savaşlarıyla direkt bağlantılı olup, aynı durumun halen de geçerli olduğunu kimse inkar edemez.

Kürtlerin geçen yüzyılı sürekli bir mücadele ile geçmiştir. Her parçada sömürgeci güçlere karşı ayaklanmalar yaşanmış, kısa ve uzun dönemli mücadeleler verilmiştir. 1970’lerden sonra verilen bu mücadeleler dünyada yaşanan diğer halkların ve sınıfsal mücadelelerden de etkilenerek daha çağdaş bir hal almıştır. Gerek Kuzey, gerekse de Güney ve Doğu parçalarında gelişen hareketler bu sebeplerden dolayı daha uzun ömürlü ve başarılı olmuşlardır. Henüz Ulusal bir Birlik ve Bağımsız bir Kürdistan yaratılmış olmasa da önemli ölçüde Kürtler kendi kendini yönetmeye aday bir halk olma yolunda mesafe katetmişlerdir. Yani Bağımsız bir Kürdistan artık hayal değil, gerçek olabilecek bir olgu haline gelmiştir. Bu gerçekliğin gözardı edilmesi büyük bir yanılgı olacaktır.

Son dönemlerde Bağımsız Kürdistan ile ilgili değişik tartışmalar yaşanıyor. Bu tartışmalara katılanlar arasında bazıları var ki kendine kürdüm demeye yakışmayan ifadeler kulanmaktadırlar. ‘Bağımsız Kürdistan fikrini çöpe attık’ diyecek kadar seviyesi düşük sözler kulanılmaktadır. Bunca mücadele verildikten ve bedel ödendikten sonra böyle konuşanları ve böyle düşünenleri ne ile sıfatlandıracağımı bilemiyorum. « Bağımsız Kürdistan fikrini çöpe attık » diye düşünmenin bile Kürt Halkına ve onun mücadelesi uğruna şehid düşenlerin anısına büyük bir hakarettir. Bu düşünceyi ifade eden birinde eğer azıcık da olsa bir kürtlük ruhu varsa onun bile kalbinin derinliklerinde Bağımsız Kürdistan’ın olduğuna inanıyorum. Yok eğer bu durum  bile sözkonusu değilse o zaman ilgili kişi veya kişilerin kürtlüğünden büyük şüphe etmek gerekir.

Şunu belirtmek gerekiyor ki, samimi bir şekilde Kürt Halkının Özgürlüğü uğruna mücadele veren her bireyin gönlünde Bağımsız Kürdistan sevgisi vardır. Bügüne kadar dağlarda savaşarak şehid düşen tüm kahramanların gönlünde Bağımsız Kürdistan sevgisi olmuştur. Şahadette ulaşan bu kahramanların çoğu son nefesini verirken bile Bijî Serxwebûna Kurdistanê sözü olmuştur. Bugün Kürdistan dağlarında bulunanların da büyük bir bölümü Bağımsız Kürdistan için orada olduğunu düşünür ve hayal eder. Cezaevinde bulunan Kürt devrimcileri arasında birileri Bağımsız Kürdistan fikrini ‘çöpe atmış’ olduğunu söyleseler de o lanet olası dört duvar arasında bulunanların yüzde doksanı yine Bağımsız Kürdistan düşüncesi ve hayaliyle direnebiliyor. Bir hafta önce Kürdistan’ın birçok şehrinde ve Avrupa’da ‘Uluslararası Komployu Protesto’ amaçlı yürüyen kitlenin yüzde 90’ı yine bu amaç ve hayal ile adımlarını atmıştır. Evinde şehitlerin posterlerini asan her Kürt ailesinin esas arzusu da Bağımsız Kürdistandır.

Evet, bizim bazı BDP’li arkadaşlar da dönem dönem ‘Biz Bağımsız Kürdistan diye birşey istemiyoruz’ diyorlar. Eğer bu arkadaşlar Newroz öncesinde halkın önüne çıkıp aynı şeyi söyleseler 21 Mart günü Diyarbakır Newroz Alanında sadece kendilerini bulurlar, arkalarında kimse olmayacaktır.

Yukarıda yazdıklarımdan Bağımsız Kürdistan’ın kolay gerçekleşeceğini düşündüğüm anlamı çıkarılmamalıdır. Bu noktada en realist düşünenlerden biri olduğumu söyleyebilirim. Bugünden yarına bu hayalin gerçekleşebileceğini söylemek büyük bir saçmalıktır. Mezopotamyanın tarihine baktığımızda, ve de Kürtlerin bu denli parçalanmışlığını düşündüğümüzde, önümüzde daha uzun bir mücadele sürecinin olduğunu bilmek gerekiyor. Fakat Bağımsız Kürdistan fikrine sahip olmak ve onun hayalini kurmak kolaydır, hoştur ve her Kürdün hakkıdır. Kimsenin Halkımızın bu kutsal fikir ve hayaline karışma, onun önünde set oluşturma hakkı yoktur, olamamalıdır. Pratikte Bağımsız Kürdistan’da yaşamazsak da ona olan arzumuzu ifade etmek ve onun hayalini kurmak da çok güzel.

Ahmet DERE / 21.02.2014

8 Şubat 2014 Cumartesi

TC’yi Biz mi Kurduk ?

Osmanlı İmparatorluğu yıkılma sürecine girdiğinde sarıldığı silahlardan biri de Hamidiye Alaylarını örgütlemek olmuştur. Bazılarına göre dönemin Hamidiye Alayları günümüzün Köy Korucuları gibi olsa da esasında bu karşılaştırma tam da yerinde olmadığını belirtmek lazım. Zira Hamidiye Alaylarının temel görevi ; dış güçlere karşı Osmanlı İmparatorluğunu korumaktır. Koy Korucularının görevi ise ; Kürtlere karşı TC’yi korumaktır. Bu nedenle Hamidiye Alayları ile Köy Korucuları arasında küçük de olsa bir fark vardır. Bu hususu bir not olarak düştükten sonra esas konumuza girelim.

Bizim BDP ve HDP’li arkadaşlar sık sık şunu söylerler ; « Türkiye Cumhuriyetini Türklerle Kürtler birlikte kurmuşlar. Çanakale’de birlikte savaştılar, duşmana karşı ülkeyi birlikte savundular. » Şimdi bu arkadaşlara sormak lazım ; TC’yi birlikte kuran güçler aynı süreçte yaşanan soykırımlardan da sorumlu olmuyorlar mı ? TC’nin kuruluş yılları 1910-1930 arası olduğuna kimsenin itirazı yok herhalde, dolayısıyla aynı süreçte bizzat Kürtlere karşı geliştirilen zülüm dolu politikalardan da bu güçler sorumlu değiller mi ? Kimse şunu diyemez ; "TC’nin kuruluşunda Kürtler sürekli iyi rollerde görev almış, kötülükler başkaları tarafından yapılmıştır". Hayır, eğer Kürtler ile Türkler birlikte TC’yi kurmuşlarsa o zaman herşeyi de birlikte yapmışlardır.

Gelelim tarihin ve günümüzün gerçekliğine ;

1—Herşeyden önce Türklerle Kürtler birlikte TC’yi kurmamışlardır. Kürdistan'daki Hamidiye Alaylarının çoğu Kürtlerden oluşan güçler olsalar da onlar TC’nin kuruluşunda ciddi bir rol almamışlardır. 1890-1920 yılları arasında varlığını sürdüren Hamidiye Alayları Kürtleri temsil etmedikleri gibi TC’nin kuruluşunda da rol sahibi olmamışlardır. İçinden bazıları işbirlikçilik yapmış olup, hatta Ermeni Soykırımına da katılmış olabilirler, ancak bu hiç bir zaman Kürt Ulusuna maledilemez. 1980’lerden beri Köy Korucuları ne gibi bir rol oynamışlarsa dönemin sözkonusu bazı Hamidiye Alayları ve diğer bazı kürt aşiretleri de öylesi bir rolü oynamışlardır. Çanakale'de savaşan Kürtler ise, zavalı kürt kökenli askerlerdir. Aksini söyleyenler tarihi gerçeklerden anlamayanlardır.

2—« TC’yi Kürtlerle Türkler birlikte kurdular » demekle büyük bir tarihi hata yapıldığı gibi aynı zamanda siyasi bir taktik olarak da hiç birşey kazandırmaz. Bu nedenle, başta BDP ve HDP’li arkadaşlar olmak üzere benzer sözleri sarfeden herkesi aklı selim davranmaya davet ediyorum. 91 yıldır kurulmuş olan TC’nin kirli geçmişine saf ve temiz Kürtleri ortak etmenin hiç bir mantığı yok ve olamaz da. Durup dururken Kürtleri Ermeni Soykırımı gibi bir vahşetin faillerine ortak etmek Kürt Halkına ve onun geçmişine yapılabilecek en büyük kötülüktür. Buna da kimsenin hakı yoktur.

3—Kürt Halkının çağdaş ve devrimci mücadelesi saptırılmaya çalışılan tarihi gerçekliklerle gölgelenemez. Özellikle 1980’lerden beri verilen mücadele ve bu mücadele uğruna şehit düşen halkımızın değerli evlatlarının emeği, kirli bir tarihe sahip olan TC’nin hizmetindeymiş gibi gösterilmenin ciddi bir hata olduğunu belirtmek istiyorum. Bugün dağlarda varlığını korumaya çalışan ve bunun için binbir zorluklara katlanan gerillanın ve değişik alanlarda  mücadele eden biz Kürtlerin emeğini kısa vadeli politik çıkarlarına kurban edenlerin hiçbir zaman muvafak olamayacaklarını da belirtmek isterim.

4—TC ile barışmanın yolu tarihi saptırmakla olamaz. Türk Halkıyla hiçbir sorunu olmayan Kürtler her zaman birlikte yaşamaya hazırdır. Ancak birlikte yaşamanın yolu TC’nin kirli geçmişine ortak olmaktan geçmez, tam tersine sözkonusu geçmişi doğru tahlil edip onu bertaraf etmekle ancak her iki halkın doğru birlikteliği geliştirilebilir. Bunun için ise Demokratikleştirilmiş bir TC’yi yaratmak esas görev olmalıdır. Aksi halde kim ne kadar « Türkiye Cumhuriyetini Türklerle Kürtler birlikte kurmuşlar. Çanakale’de birlikte savaştılar, duşmana karşı ülkeyi birlikte savundular » deseler de hiç birşey değişmez, değişmeyecektir.

NOT : son günlerde Hatip Dicle’nin  « Bağımsız devlet fikrini çoktan çöp sepetine attık » sözleri çok tartışılıyor. Hatip Dicle’yi iyi tanıyan biri olarak böylesi bir sözün kendisi tarafından sarfedildiğine pek inanmak istemediğimi belirteyim. Tanıdığım Hatip Dicle, milyonlarca Kürt gibi Bağımsız bir Kürdistan’ı kalbinin tüm derinliklerinde yaşıyor. Yok eğer yukarıdaki sözler gerçekten kendisine ait ise bunu da çok büyütmeden yaşadığı cezaevi koşularının üzerinde yarattığı erozyona bağlamak en doğrusudur. Kaldı ki ne Hatib’in ne de başka hiç kimsenin gücü Bağımsız bir Kürdistan sevdasını Kürtlerin kalbinden çıkaramaz, er veya geç halkımızın bu hayali gerçekleşecektir. Güney Kürdistan bu rotada önemli mesafeler katediyor, çok yakında Rojava da ona eşlik edecek ve sıra Kuzey ve Doğu’ya da gelecektir.

Ahmet DERE / 07.02.2014

30 Ocak 2014 Perşembe

Paris Kavşağında Biz Kürtler

Paris Avrupa’nın başkenti konumunda bir dev şehirdir. Her milletten insanların yaşadığı, zengin ve fakir ayırımının bariz bir şekilde görüldüğü bir kenttir Paris. İkinci dünya savaşında Hitler Faşizmine karşı en kahramanca direnen bu kent aynı zamanda Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya gibi değerli Kürt Sanatçılarının da sığındıkları bir şehirdir. Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin Avrupa’daki Kürtler arasında en erken destek buldugu bölge de yine Paris olmuştur.

1920 yılında Sevr Antlaşmasının yapıldığı, bugün on binlerce Kürdün yaşadığı, zaman zaman Avrupa’daki Kürtlerin sesini dünya’ya duyurmasına sahne olan Paris bir yıl önce vahşice gerçekleştirilen bir katliama ev sahipliği yaptı. Üç Kürt Devrimci Kadın, Sakine, Fidan ve Leyla Lafayette sokağında bulunan Kürdistan Informasiyon Bürosu’nda şehitler kervanına katıldılar. Yani geçen günlerde bir yılı dolmasına rağmen halen gerçek sorumlularının tespit edilmediği katliam.

Paris Katliamı üzerinde bir yıl geçti, henüz iddianame yazılmamış ve mahkeme yapılmamış olsa da Paris Katliamı ile ilgili çok şey konuşulmaktadır. Bir yıldır tutuklu bulunan Ömer Güney bu katliamın tek zanlısı olarak görülmektedir. (Ortaya çıkan bulgulara bakılırsa bu cani gerçek katildir) Bu arada Ömer Güney ile ilgili birçok şey ortaya atıldı, daha birkaç gün önce de yeni bir ses kaydı yayınlandı. Gerek Kürt basınında olsun gerekse de Türk ve Fransız basınında olsun bu katliam ile ilgili değişik senaryolar yazılıp tartışıldı. Halen de bu durum devam ediyor.

Burada benim özellikle üzerinde durmakta yarar gördüğüm husus; Kürtlerin bu katliama ilişkin yaklaşımlarıdır.

Hepimizin takip ettiği gibi, geçen yıldan beri Paris Katliamı Uluslararası bir Komplo olarak görülmekte ve o çerçevede de analizler yapılmaktadır. Kürtlerin bazıları bu katliamda özellikle Fransa devletinin de parmağı vardır biçiminde değerlendirmeler yaptılar ve halen de yapmaktadırlar. Kimi bu katliamın baş aktörü olarak Fettullah Gülen Cemaatini gördü, kimi ise bir bütün olarak Türk Devletini. Ses kayıtlarının yayınlandığı bugünlerde ise daha çok AKP baş aktör olarak görülmektedir.

Biz Kürtlerin en zayıf noktası ; bir konu üzerinde iyi düşünmeden, olayın sıcak atmosferinin etkisiyle kendimize göre yargılamayı geliştirmektir. Halk olarak bu zayıf noktamızın acısını hep yaşadik, halen de yaşamaktayız. Dolayısıyla Paris katliamı ile ilgili de bir türlü tutarlı analizler yapılamıyor. Sanki bir el bu vahşice işlenen katliamı bir an önce sadece Ömer Güney’e ve adresi net olmayan « Uluslararası Güçler »’e maletmesini istiyor gibime geliyor. Halbuki ince elenip sık dokunsa sadece yaşanan bu vahşetin sorumluları tespit edilmeyecek, aynı zamanda gelecekte de halkımıza karşı yapılmak istenen kirli oyunların engelenmesi sağlanacaktır.

Herşeyden önce yayınlanan ses kaydının ne kadar gerçek ne kadar düzmece olduğu çok muğlak.

MIT elemanlarının böylesi bir katliamı konuşurken etrafta ses kayıt cihazının olup olmadığını düşünmemiş olmaları, gereken önlemi almamış olmaları yabana atılacak şey değildir. Diğer bir husus da ; İmralı’da başlatılan müzakerelerde MIT’in başlıca rol oynadığını hepimiz biliyoruz. Başlıca rolü üstlenen bir sürecin boşa çıkarılması MIT’in neyine yarar acaba ? Ayrıca, eğer MIT bu süreci boşa çıkarmak istese kendisi açısından daha kolay ve risksiz bir yol yok mu ? Ben Paris Katliamının arkasında ‘MIT yoktur’ demiyorum, sadece ‘MIT vardır’ demeden önce bunların düşünülmesi gerektiğini belirtmek istiyorum. Hedef şaşırtmak fiziki ve psikolojik savaşın önemli bir taktığıdır, acaba bu kasetin yayınlanması, veya düzenlenip yayınlanması da bir hedef şaşırtma olmasın mı ?

Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi, Paris Katliamı ile ilgili en önemli husus ; Paris’te bulunan ve bir yıl boyunca Ömer Güney’in hemen hergün gidip geldiği, faaliyetlerine katıldığı Kürt Kurumlarının yönetimlerinde yer alanların durumunun gözden geçirilerek elde edilecek olan neticedir. Benim tanıdığım Kürt Kurumları, hiç bir kazancı olmayıp da lüks içinde yaşayan, bir yılda defalarca Türkiye’ye gidip gelen bir serserinin durumundan şüphe eder, ona kirli planlarını hayata geçirmesine fırsat vermezler. Ömer Güney gibi bir caninin aylarca bir katliam planını rahat rahat yapacak birine fırsat tanıyan bir kurum yöneticiliği anlayışı daha tehlikeli komplolara da yol verebilir. Ne var ki bu nokta ciddi bir özelleştiriyi ve kurumların tüm üyelerinin durumunu gözden geçirmesini gerektirir. Bana göre şehitlere layık olmanın da yolu, şimdiye kadar vermiş olduğumuz mücadelenin yarattığı değerleri korumanın ve gelecekte benzer katliamlarla karşı karşıya kalmamanın yolu buradan geçer. Bu katliamın arkasında MIT’in, It’in veya Cemaatin olup olmaması pek birşeyi değiştirmez, esas birşeyleri değiştirecek olan husus ; bu gafleti yaşamamıza sebep teşkil eden anlayışların bertaraf edilmesidir.

Ahmet DERE  15.01.2014

26 Aralık 2013 Perşembe

Yolsuzluk Operasyonları ve Kürt Sorunu


2002 yılında AKP kurulduğunda Fettulah Gülen Cemaatinin aktif desteğini aldığını, siyasetle biraz da olsa alakadar olan herkes biliyor. 11 yıldır AKP ile Cemaat ortaklaşa Türkiye’yi yönettiler. Yer yer sorun yaşamış olsalar da genelde bir uzlaşı içerisinde günümüze kadar geldiler.

AKP iktidara gelir gelmez yavaş yavaş kendini kurumlaştırmaya gayret gösterdi. İlk yıllarda Cemaate pek farkettirmeden ondan bağımsız bir güç olmaya çalıştı. Bir taraftan ABD’de yaşayan lideri Gülen’e tekmil verirken, diğer taraftan da onun gücünden faydalanarak kendi has gücünü örgütlemeye çalıştı. Bir yandan Cemaatin siyasi yaklaşımını esas alırken, diğer taraftan da Türkiye toplumunun ihtiyaçlarını gözeterek pragmatist politikaları yürürlüğe koydu. Cemaatin de yaklaşımına çok ters düşmeyen bir çizgiyi gözeterek, bir taraftan milliyetçilere yaklaşırken, diğer taraftan da Kürt Sorunu ile ilgili sözde olumlu adımları atmaya çalıştı.

Cemaatin de bu noktada farklı bir durumu olmamıştır. Bir taraftan AKP’ye güven veren bir yaklaşım sergilerken, diğer taraftan da AKP’den gelebilecek tehlikelere karşı devlet içinde örgütlülüğünü pekiştirdi. Kendi çıkarlarına ters düşen konularda AKP’yi dizginlemeye gayret gösterdi.

AKP ile Cemaat arasındaki gizli güvensizlik durumu 2013 yılında yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladı. AKP yeterince güçlenmiş olduğunu, Cemaate rağmen iktidarda kalabileceğini düşünerek ona ve Philadelphia’daki liderine itaat etmeyeceğinin işaretlerini vermeye başladı. Temel ideolojik konularda Cemaate tars düşmeyen AKP, taktiksel noktalarda onun çıkarlarına pek uygun olmayan adımları atmaya başladı. Kürt Sorunu ile ilgili bazı adımlar, örneğin Oslo, İmralı görüşmeleri ve genel olarak ‘Demokratikleşme ve Çözüm Süreci’ 17 Aralık operasyonlarına kadar götüren adımların önünü açmıştır.

AKP ile Cemaat arasında yaşanan çatışmaların temel nedeninin Kürt Sorunu ile birebir alakalı olduğunu bellirtmekte yarar görüyorum. Kamuoyuna açık bir şekilde yaşanan tartışmalı çatışma süreci dershanelerle başlamış gibi görülse de esas neden Kürt Sorunu olmuştur.

2014 yılında yapılacak olan yerel seçimler ve 2015 yılında da Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler AKP’nin Cemaate karşı üstünlüğünü ilan etmede önemli aşamalar olarak görülmüştür. Bu seçimlerde hem miliyetçi çevrelerden ve hemde Kürtlerden oy almak için AKP liderliği özel bir konsept oluşturmuştur. BDP yetkililerinin İmralı’ya gitmelerine izin verilmesi ve Mesut Barzani ile Şıvan’ın Amed’e çağırılması da bu konseptin birer parçasıdır. Bunlar yapılırken Cemaat tarafından bir karşı hamlenin yapılacağı AKP tarafından biliniyor olmaması mümkün değildir.

Burada esas olarak üzerinde durmak istediğim husus şudur;  17 Aralık’ta başlayan sürecin esas hedefi Kürt Sorununa çözüm bulma arayışlarını engelemeye dönüktür. Bu durum hem AKP ve hem de Cemaatin işine gelmektedir. Mevcut durumuyle her iki güç arasında bir çatışma vardır ancak Kürt Sorunu ile alakalı olarak bu süreç her ikisinin de işine geldiğini bilmemiz lazım. Zira ne AKP ne de Cemaat kanayan bu yarayı tedavi etme arzusunda değildirler. Dolayısıyla yine olması amaçlanan Kürtlerin zararıdır.

AKP yetkilileri şimdiden “Yapılan operasyonlar Oslo ve Çözüm Sürecidir” diyerek Kürtlere seçim mesajlarını vermektedirler. Yani şu demek isteniyor; eğer Kürtler bize oy vermeseler o zaman Çözüm Süreci geliştirilemez. Kürtlerin kendi partilerine değil de AKP’ye oy vermeleri Cemaatin de işine geldiğini biliyoruz. Bu noktada AKP ve Cemaat ayırımı yapılmamalıdır.

Yaşanan bu süreç karşısında Kürtlerin, özellikle de BDP’nin çok dikkatli ve politik davranması elzemdir. Ne Cemaate ne de AKP’ye karşı veya yana bir duruşun yanlış olacağını ve sonucun ağır olacağını bellirtmek istiyorum. Fakat böylesi bir süreçte hiç birşeyin yapılmaması ve ‘bekleyip görelim’ gibi yaklaşımların da yerinde olmayacağını bilmek lazım. Dolayısıyla en fazla aktif siyaset yapılması gereken bir dönemdeyiz.

2013 yılı için ‘son yılların en ‘sakin’ bir yılıni geride bıraktık’ derken çok çetin geçeceğe benzer bir 2014’e giriyoruz. Buna rağmen yine de içimden herkesin yeni yılını kutlamak geliyor.

Sersala we pîroz be.

Ahmet DERE  /  26. 12. 2014

19 Kasım 2013 Salı

Amed Buluşması

Geçen haftadan beri Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan ile Güney Kürdistan Başkanı Mesut Barzanî’nin Amed’de buluşmaları gündemi meşgül etmektedir. Sözkonusu bu buluşma daha uzun bir süre gündemimizi meşgül edecektir, etmeye de değer bir mühtevaya sahiptir.

Tayip Erdoğan’ın daha önce de defalarca  Amed’de gittiğini gördük ancak bu sefer ki gidişi Sayın Mesut Barzanî sayesinde daha farklı olmuştur ; Amed halkı tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmış, yuhalanma yerine alkışlanmıştır. AKP’nin Kürtlerle ilgili yeni yaklaşımı devam ederse hem Türkiye için hem de Kürtler için olumlu bir sürecin evrilmesine yol açabilir. Yok eğer geçmişte olduğu gibi yine takkiyeci yaklaşırsa o zaman, başta Amed halkı olmak üzere, Kürtlerin tokatını yiyeceğinden şüphe etmemek gerek. Bugün alkışlanan Tayip Erdoğan o zaman Amed’e girmekte zorlanabilir. Bu nedenle Amed Buluşması AKP için bir dönüm noktası olabilmelidir.

Amed Buluşması’na BDP’nin de katkı sunması önemlidir. Sayın Öcalan’ın yaklaşımına uygun olarak davranan BDP Kürt Sorununa Çözüm Sürecine katkı sunmuştur. Protestocu davranmak yerine diyaloğa açık olmak, karşı tarafı uzaklaştırmak yerine onu çözümleyici olmaya  davet etmek günün  ihtiyacına uygundur. Dolayısıyla BDP’den çok sayıda milletvekilinin Amed’de bulunmuş olması ve hem Tayip Erdoğan’ı hem de Mesut Barzanî’yi karşılaması olgun bir siyasi yaklaşım olmuştur. Umarım bundan böyle BDP sürekli olgun ve aynı zamanda oyunlara da gelmeyen bir siyaseti izleyecektir.

Güney Kürdistan’ın PYD’ye olan yaklaşımı KDP’nin Rojava’ya ilişkin izlediği siyasetin aynası olarak görülmemelidir diye düşünüyorum. Rojava’da PYD dışında başka Kürt örgütlerinin de olduğunu ve o parçada çeşitli çelişkilerin yaşandığını bilmek gerekiyor. Özellikle Güney KDP’sine yakın bir siyasi çizgide olan PDK-Suriyê ile PYD arasında ciddi sıkıntılar vardır. Zanediyorum ki PYD ile KDP-Suriyê arasında varolan çelişkiler Güney Kürdistan Yönetimi üzerinde olumsuz etki yaratmıştır. PYD’nin Esad rejimine olan muğlak yaklaşımı da buna eklenince ortaya istemediğimiz bir tablo çıkmaktadır. Önümüzdeki süreçte varolan sorunların karşılıklı tartışılarak bir çözüme kavuşacağını tahmin etmek zor değildir. Aksi halde Kürtlerin Birliğini istemeyen güçlerin değirmenine su taşınmış olacaktır.

Amed Buluşması’ndan önce ve sonra bazı kürt çevreler elinden geldiğince anti propaganda yaptılar. Şıvan Perwer ve İbrahim Tatlıses’in bu buluşmaya katılmalarını da çok olumsuz bir davranış olarak değerlendirenler oldu. Halen de sözkonusu buluşmayı bir komplo olarak gören Kürtler vardır. Bu yaklaşıma sahip olan Kürtler ile MHP ve CHP aynı cephede yer aldıklarını görüyoruz. Ben AKP’nin çok samimi olduğuna inanan biri değilim ancak siyasetten Amed Buluşması gibi adımlara karşı çıkılmaması gerektiğini düşünenlerdenim. Dolayısıyla olumlu bir adım olarak görüyorum.

Amed Buluşması’ndan önce BDP’den yapılan kimi açıklamalar aynı gün bir protesto eyleminin yapılacağına dair işaretler veriyordu. Fakat öyle olmadı, aklıselim üstün geldi ve olması gerektiği gibi bir yaklaşım gösterildi. Elbette bunda sayın Öcalan’ın yaklaşımı ve Kandil’in verdiği perspektiflerin önemli bir etkisi olmuştur. BDP’nin kendi başına geliştirdiği bir yaklaşım değildir.

Önümüzdeki süreçte Sayın Öcalan’ın Amed Buluşması ile alakalı olarak olumlu değerlendirmeler yapacağını biliyorum. Geçen yıldan beri İmralı’dan yapılan açıklamalara bakılırsa hem Tayip Erdoğan’ın hem de Mesut Barzanî’nin Amed’de söyledikleri ‘takdir’le karşılanacağını şimdiden görüyorum. Umarım bugün elleştirenler o zaman U dönüşü yapmayacaklar.

Amed Buluşması ile ilgili ne düşündüğümü soran arkadaşlar vardır. Yukarıda belirtiklerimden de anlaşıldığı gibi önümüzdeki sürecin zor ama olumlu sonuçları doğuracak bir rotada olduğunu görüyorum. Herşeye negatif bakmaktansa daha realist düşünmek en doğrusudur.

Ahmet Gülabi DERE  /  19.11.2013