16 Kasım 2014 Pazar

İç Sorunlarımız



Gelişen, geliştiren, yaratan ve yaratıcı olan bir halk herşeyden önce kendi içinde sorun yaşamayan topluluklardan oluşanıdır. Kendi içinde barışık olmayan halkların dış güçlere karşı değerlerini koruyamadıkları bir gerçektir. Yine, kendi içinde yaşanan sorunlara çözüm üretemeyen halkar etrafındaki topluluklarla yaşadığı sorunlara çözüm gücü olması da pek düşünülemez.


Biz Kürtlerin halen devletsiz bir halk olmamızın temelinde, henüz birbirimizle barışık olmaya alışık olmamamızın önemli bir yer teşkil ettiğini düşünüyorum. Bizim bu zayıf yanımız halkımızı ve ülkemizi sömürüye açık tutmaktadır. 1639’da Kasr-ı Şirin antlaşmasının itirazsız kabul görmesi ve daha sonra halkımızın resmen Safevi Devleti  ve Osmanlılar tarafından sömürüye tabi tutulmasında bizim bu geri yanımızın çok önemli bir arguman olduğunu bilmeliyiz. Osmanlı Devletinin Kürdistan’ı yüzyıllar boyunca sömürmesi ve tüm zenginlik kaynaklarımızdan istifade etmesinde kulanılan temel araç yine Kürtlerin kendi içinde yaşadıkları çelişkiler olduğunu biliyoruz. 1923’te Lozan’da ülkemizin dört parçaya bölünmesinde yine bu geri yanımızın araç olarak kulanıldığı bir gerçektir. Turgut Özal döneminde geliştirilen ve kısa süre içerisinde on binlerce Kürdün silahlandırılarak Köykoruculuk Sisteminin geliştirilmesinde de yine bu nokta bellirgin bir rol oynamıştır. Günümüzde Kuzey Kürdistan’da düzen partilerinin Kürt Tandanslı Partilerden daha fazla oy alıyor olmalarında da bizim kendi aramızda yaşadığımız gericiliğe dayalı sorunlarımızın temel teşkil ettiğini bilmek durumundayız.


Şunu çok iyi bilmeliyiz ki ; biz Kürtler kendi iç barışımızı geliştirmeden, yaşanan sorunlarımıza çözüm bulmadan dış güçlere karşı sağlıklı bir başarıyı elde edemeyiz. Bu durum ülkemizin her dört parçası için de geçerlidir.


Saddam Huseyin’in Kuveyt’e girmesi ardından yaşanan Körfez Savaşıyla birlikte Güney Kürdistan’da 36’ıncı paralelin ilan edilmesinden sonra, özellikle ABD’nin katkılarıyla, KDP, YNK ve diğer örgütler arasında yaşanan sorunlara yavaş yavaş çözümün bulunması, diğer bir deyimle barışın sağlanması bugün ki Güney Kürdistan Federe Bölgesi’nin önünü açmıştır. Eğer daha önce yaşanan sorunlar devam etmiş olsaydı Güney Kürdistan’ın bugün yavaş yavaş Bağımsız bir Devlet olma yolunda gelişmeleri yaşayamazdı. Kürdistan’ın bu bölgesinde halen sağlıklı bir iç barış sağlanmamış olsa da geçmişte yaşanan çelişkilerin büyük ölçüde giderilmiş olduğunu biliyoruz. En azından sözkonusu bölgede legal faaliyet gösteren partiler, örgütler ve kurumlar gerekli olduğunda bir araya gelebiliyor, kendi parlamentolarında tartışıp ortak bir karara varabiliyorlar. Buradaki durum istenen düzeyde olmasa da, diğer parçalara göre oldukça ileri düzeyde bir gelişmedir. Önümüzdeki yıllarda ülkemizin bu parçasında daha önemli gelişmelerin yaşanacağını, diğer parçaları da etkileyeceğini tahmin etmek zor değildir.


Doğu Kürdistan’da maalesef durum farklıdır. Daha önce PDK-İran son yıllarda da PJAK hakimiyetin sadece kendisinde olduğunu söyleyerek diğer parti ve örgütlere çalışma alanı bırakmamaktadır. Hal böyle olunca, geçmişte PDK-İran, şimdi ise PJAK pek gelişme sağlayamamktadır. Dolayısıyla ülkemizin bu parçasında verilen bir mücadele olsa da, son süreçlerde pek konuşulmamaktadır, halkı yeterince örgütlemekten uzaktır.


Halkımızın yaşadığı bu temel geri sorunların etkisini çok bariz bir şekilde Rojava’da yaşandığını gördük. PYD’nin ‘herşeyi ben kontrol ediyorum, dolayısıyla sadece benim sözüm geçerlidir’ demesinden ötürü bu küçük parçada yaşayan 2.5 Milyon Kürdün birliği sağlanamadı. Eğer doğru bir birliktelik sağlanmış olsaydı, belki de bugün Kobanê’de yaşanan acılar olmayabilirdi. PYD’nin sözkonusu yaklaşımından ötürü Güney Kürdistan Federe Bölgesi de mesafeli durdu, destek sunmadı. Zira KDP Rojava’da salt PYD’nin hüküm sürmesini istememekte, diğer gurupların da (PDK-Suriye, Partiya Sosyalîsta Kurdistan ve diğerleri) oluşturulan ve oluşturulacak yönetimlerde söz hakına sahip olmasını istediğini biliyoruz. Gerek Kürtlerin baskısı sonucu, gerekse de uluslararası güçlerin talebi üzerine Güney Kürdistan Rojava’ya Peşmerge gönderdi. Bu iyi bir gelişmedir fakat sözkonusu bölgede yaşanan iç sorunlara tamamen çözüm bulunduğu anlamına gelmiyor. Eğer doğru bir yaklaşım gösterilmez ise Rojava’da DAÎŞ çetelerinin tehlikesi ortadan kaldırıldıktan sonra yine Kürtlerarası iç sorunlar ve çelişkiler baş gösterecektir.

Diğer bu üç parçada yaşanan sorunların benzeri, ve hatta daha tehlikelisi, ülkemizin Kuzeyinde yaşandığını belirtmek gerekiyor. Eğer AKP ve diğer düzen partileri halkımızın oylarının yüzde 50’inden fazlasını alıyorlarsa demekki halkın ancak yarısı, ve hatta yüzde 40’ı civarında HDP’ye yakın duruyor. Böylesi bir durumda Kuzey’deki Kürt Sorununa salt HDP’nin sözcülük etmesinin ne kadar sağlıklı olduğu konusunda düşünmek lazım. Dolayısıyla mevcut durumda sürdürülmeye çalışılan « Çözüm Süreci » aslında Kürt Sorununa çözüm bulmak değildir, daha ziyade silahlı bir gücü elinde bulunduran PKK’nin pasifize edilmesidir. AKP’nin esas niyeti ve amacının da bu olduğu aşikardir. Bu partinin yetkilileri yer yer « Kürt Bölgelerinde biz HDP’den daha fazla oy alıyoruz » dediklerini dikkate aldığımızda « Çözüm Süreci » denilen süreçten ne kastettiklerini anlamak mümkündür.


Ülkemizi kendi resmi sınırları dahilinde tutan devletlerin ve de uluslararası güçlerin ne dediklerini ve ne düşündüklerini bir tarafa bırakıp aslolan kendi içimizdeki birliğin çok daha önemli olduğunu bilmek ve onu geliştirmek durumundayız. Duşmana karşı bile takınılmayan tavır ve davranışların, sadece kendisiyle aynı düşünmedikleri için kürt aydın, demokrat ve basın mensuplarına karşı sergilenmesi sadece halkımızın geleceğine zarar verdiğini herkesin anlaması lazım. Geçenlerde HDK’nin Kongresinde Rudaw TV adına çalışan ekibin dövülmesi bu konuda bir örnek olabilir. Rudaw TV’nin ne gibi ve nasıl habercilik yaptığını burada tartışma gibi bir yaklaşımım yok, çok sayıda TV ekipleri gibi onlarda oraya gitmiş ve görev yapıyorlar. Ancak bir kürt kanalının çalışanları aynı yerde bulunan türk TV kanallarının kameraları önünde dövülmesi normal görülemez. Hele hele bizim gibi haklar, özellikle özgürlük için mücadele eden halklar basın mensuplarına karşı çok duyarlı ve anlayışlı olmak durumundadır. Burada yaşananlar iç sorunlarımızla birebir bağlantılıdır.


Gerek PKK ve ona yakın olan çevrelerin, gerekse de diğer Kuzeyli örgütlerin, yukarıda değindiğim bu yanlış yaklaşımları nedeniyle  büyük bir kürt aydın ve demokrat çevre bugün  pasif durmaktadır. « Birine yakın olan diğerine duşmandır » anlayışının halen tüm kürt örgütlerinde hakim olduğu için sözkonusu bu çevre faal olamıyor. Adeta «Kimseye duşman olarak damga yememek için, en iyisi köşemde oturayım » anlayışı hakim olmaktadır. Elbette bu duruş doğru değildir, aydın ve demokratların görevi yanlışı eleştirmek, doğruyu savunmaktır. Ne varki biz Kürtlerde bazı şeyler biraz ‘farklı’ gelişmiştir, burada olduğu gibi. Umarım bu ‘farklı’ yaklaşımlar normalleşir, halkımız da diğer tüm halklar gibi özgürlüğüne normal kavuşur.


Ahmet DERE  /  16.11.2014

26 Ekim 2014 Pazar

Ortadoğu, Uluslararası Güçler ve Kobanê



Son iki aydır gündemimizin siyasal ve sosyal boyutu Kobanê olmuştur. Nereye gitsek, kiminle konuşsak sohbetin bir yerinde Kobanê konusu geçiyor. Bu sadece Kürt ve Türklerle alakalı değil, görüştüğüm, konuştüğüm yabancıların da gündeminin bir parçası Kobanê’dir. Öyle zanediyorum ki bu durum daha bir süre devam edecektir. Zira Kobanê salt DAİŞ çetelerinin oradan çıkartılması ile gündemden çıkmayacaktır, uluslararası güçlerin Ortadoğu ile ilgili hesaplarında artık Kobanê ve Kürtler önemli bir yer teşkil edecektir.

Uluslararası güçlerin Ortadoğu ile ilgili hesapları sürekli olmuştur, bundan böyle de olacaktır. Ortadoğu’da hakim  olan güç dünyada da egemen olacağını tarih bize göstermiştir. 20. Yüzyılın başından bu yana bu bölgede hakim olanlar sürekli dış güçler olmuştur, diğer bir deyimle uluslararası güçler olmuştur. Başta ABD olmak üzere AB ve bir dönem de Sovyetler Birliği olmuştur.
21. Yüzyıldan beri ABD ve İngilizlerin başını çektiği AB bloğu Ortadoğu’da oyun kurucu durumundadır.

Arap Baharı’nın bir parçası olan Suriye’de iç savaşın oyun kurucuları da sözkonusu uluslararası güçler olduğunu biliyoruz. DAİŞ denen çete de Arap Baharı’nın geliştirilmesinde kulanılan oyun taşlarından biridir. Ne ABD, ne de AB DAİŞ çetesinin geliştirilmesinde bihaber değildir. Gelinen aşamada bu çeteye karşı bu iki uluslararası güç savaş açmış gibi gözükmeleri onların sorumluluğunu hafifletmez. Gerek Şengal’deki Ezîdî Kürtlerin katliamında gerekse de bugün Kobanê’de yaşanan vahşete karşı onların ciddi bir sorumluluğu bulunmaktadır. Yer yer DAİŞ’e karşı havadan saldırı düzenlemeleri ve onu kısmen zayıflatmaları onlara kurtarıcı sıfatını hakettirmez.

TC yetkilileri Ortadoğu üzerinde ne gibi oyunların döndüğünü algılıyor olsalar da ona karşı halkların çıkarına uygun bir tavır geliştirmekten uzaktır. Hatta AKP Hükümeti geliştirilen senaryoların bir parçası olmak için uğraşmaktadır. Yani ABD ve AB’nin Ortadoğu’da geliştirmek istediklerinin neticesinden parti olarak faydalanmak istemektedir. Hal böyle olunca, bırakalım Kobanê’ye destek vermeyi, tam tersine DAİŞ denen çetenin ‘zafer’ elde etmesini arzulamaktadır. Bu mantık Kobanê’nin DAİŞ tarafından düşürülmesi durumunda uluslararası güçlerin geliştirdikleri oyunda kendine bir rol düşeceğini hesaplamaktadır. Bunun farkında olan ABD ve AB yarı gönüllü bir şekilde PYD’ye destek vererek ‘bakalım, görelim’ hesabını yapmaktadır. Eğer YPG gerillaları DAİŞ çetesine karşı verdikleri direnişi zaferle taçlandırsalar o zaman geliştirilen senaryolarda Türkiye’ye çok ciddi bir rol verme ihtiyacı kalmayacaktır. Ortadoğu’nun köklü güçlerinden biri olan Türkiye tamamen oyun dışında bırakılması düşünülemez ama kilit noktalardan da uzak tutulacağını şimdiden görüyoruz.

Dikkat edilirse son yıllarda gündemde olan ‘Çözüm Süreci’ bir piyon taşı gibi oradan oraya atılmaktadır. AKP Hükümeti’nin işine geldiğinde ‘Çözüm Süreci’ gündemde tutulmaktadır, işine gelmeyince de adeta unutulmaktadır. Bu durum tamamen Uluslararası Güçlerin Ortadoğu’da geliştirmekte oldukları yeni konseptle bağlantılıdır. Yani AKP Hükümeti ‘Çözüm Süreci’ni aynı zamanda Türkiye’nin geleceği açısından da faydalı olabilecek bir süreç olarak görmüyor, daha ziyade onu dar çıkarları için oyununu kurmada bir taktiksel hamle olarak görüyor. Durum böyle olunca şüphesiz ‘Çözüm Süreci’ne ilişkin pek iyimser olamıyoruz.

Gerek Uluslararası Güçlerin bölgede geliştirdikleri senaryolar konusunda, gerekse de AKP’nin ‘Çözüm Süreci’ne ilişkin yaklaşımı konusunda Kürtler de bir bütün değildir. Mevcut durumda, ne yazık ki ciddi bir kafa karışıklığı sözkonusudur. Başta HDP olmak üzere, Kandil, Hewler, Amed (Amed deyince Kuzeyli diğer tüm örgütleri kastediyorum) ve aynı zamanda İmralı’dan birbirinden farklı ses ve görüşler beyan edilmektedir. Kobanê ile dayanışma konusunda bile ciddi bir görüş ayrılığı sözkonusudur. Elbette bu dürüst ve yurtsever Kürtler açısından hiç de istenen bir tablo olmamaktadır.

Güney Kürdistan’da sınırlı bir iktidar gücüne sahip olan Federal Kürdistan Bölgesi yetkilileri de bu konularda ayrı bir telden çaldıklarını görüyoruz. DAİŞ’e karşı savaş içinde olduklarını biliyoruz fakat bu durum Kobanê konusunda bu kadar yavaş hareket etmelerine sebep değildir. Her ne kadar ilk başta Kobanê’ye Peşmerge göndermelerine PYD isteksiz davranmış olsa da, ‘Kürdistan’ın her parçası bizim için kutsaldır’ mantığıyla hareket edip oraya güç göndermeliydiler. Ne yazık ki öyle yapılmadı, 45 gündür sadece Kobanê’deki savaşı izlemekle yetiniliyor. Geç de olsa Peşmerge’nin Kobanê’de mevzi alması elzemdir.

Sonuç olarak şunu vurgulamak isterim ;

Uluslararası Güçlerin Ortadoğu politikalarında artık Kürtler bir aktördür. Şimdiye kadar piyon olarak kulanılan Kürtler bundan böyle öyle olmayacaktır. Şimdiye kadar ‘Statüsüz Halk’ olarak bilinen Kürt Halkı artık kendi asli kimliğine sahip olmak için geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bu durumun örgütlerle pek alakası yoktur, halk olarak böyle bir bilince, cesarete ve iradeye sahibiz. Daha çok zorlu süreçler bizi bekliyor ancak hiç biri aşılmayacak değildir.

Ahmet DERE  /  27.10.2014

5 Ekim 2014 Pazar

DAİŞ Belası ve AKP



Bir süredir DAİŞ denilen cani örgütün yaptığı vahşet ile ilgili haberler günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. Bu satırları kaleme aldığım saatlerde Kobanê’nin kenar mahalelerinde YPG güçleri ile bu cani örgüt arasında çatışmalar yaşanıyor. Haber ajansları her saat başı yeni bilgileri servis ediyorlar. Bu yazıyı okuyacağınız vakitlerde Kobanê’den gelen haberler çok farklı da olabilir. Ancak durum ne olursa olsun Kobanê direnişi Stalingrad gibi tarihe adını yazan nitelikte bir kahramanlık destanı olacaktır. Zira DAİŞ denilen çeteye karşı gösterilen direniş aynı zamanda uluslararası güçlerin desteğiyle beslenen ve kuduran bir köpekler sürüsüne karşı verilen bir mücadeledir. Bununla birlikte, her ne kadar da Kobanê’de Kürtler savaşıyor olsa da birçok ulustan ve sınıftan kitlelerin gönülden destek verdiği bir direniş gösterilmektedir. Önümüzdeki yıllarda edebiyatçılar ve tarihçiler sık sık Kobanê direnişiyle ilgili çalışmalar yapacaklardır.

Bugün birçok devletin içinde yer aldığı bir koalisyon DAİŞ’e karşı savaş ilan etmiş olsa da özünde uluslararası güçlerin sağladığı son teknolojik silahlarla bu  çete Irak, Suriye ve Kürdistan’da halklara saldırmaktadır. DAİŞ’in sözkonusu bu barbarca saldırıları uluslararası güçlerin gözleri önünde ve desteğiyle çok açık bir şekilde başlayarak gelişti. Baştan beri dünya bu saldırıları adeta bir maç seyreder gibi izledi.

Kobanê saldırıları aynı zamanda Şengal’den başlanarak Kobanê ile devam eden ve giderek Kürdistan’ın büyük parçası olan Kuzey’de gerçekleştirilmesi planlanan daha büyük bir katliamın parçası olabilir, böyle bir ihtimal vardır ve gözardı edilmemelidir.

Baştan beri, yani 2012’den beri, DAİŞ’e destek veren AKP Hükümeti’nin amacı Rojava’nın üç bölgesinin ikisi olan Êfrîn ve Kobanê’yi kendi sınırları dahiline almaktır. Bu plan pek konuşulmasa da, siyasi analizi güçlü olanların rahatlıkla görebildiği bir olasılıktır. AKP Hükümeti böylesi  bir planı  devreye sokmak için çok yönlü bir senaryoyu şimdiden devreye sokmuştur. Bugün sabah (05.10.2014) ANF’nin geçtiği haberlerde Türk askerinin YPG mevzilerini vurduğu ile ilgili bilgileri  okuduk. Benzer saldırıların önümüzdeki günlerde daha da artması büyük bir ihtimal dahilindedir. Eğer Ankara yarın Salih Muslim ile bazı konularda ortak noktada anlaşmasa (ki Salih Muslim’in kendi başına yapabileceği türden anlaşmalar değildir) bu olasılıklar daha yakın bir realite haline gelebilir.

Bilinmesi gerekiyor ki AKP Hükümetinin DAİŞ gibi barbar ve cani bir örgüte verdiği destek sadece Kürtleri katletmiyor, aynı zamanda Türk Halkının da çıkarlarına aykırı bir pratik sergiliyor. Kürtlere verilen her zararda Türk Halkının da payı vardır ve olacaktır. Dolayısıyla DAİŞ ve onun arkasındaki güçlere karşı çıkmak aynı zamanda Türk Halkının da görevidir. Bayram günü İstanbul’dan ve Türkiye’nin birçok kentinden Kobanê sınırına doğru hareket eden otobüslerde çok sayıda Demokrat ve Kürtlerle Kardeşliği savunan Türklerin olduğuna inanıyorum. Önümüzdedki süreçte bu kesimin sesi daha gür ve yüksek çıkacaktır.

Kobanê’ye yönelik saldırılar tüm dünyanın gözü önünde,  adeta Kürt katliamı biçiminde devam ederken şunun da iyi bilinmesi gerekir ; tarihte haklı olan ve direnenler sürekli kazanmıştır, dolayısıyla Kürtlerin arkasında ciddi bir uluslararası destek olmamasına rağmen kazanan taraf olacaktır.

Bugünlerde dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan milyonlarca Kürt sürekli ayaktadır, vijdanı olan binlerce Kürt gençlerinin Kobanê’ye gitmeye hazır olduklarına inanıyorum. Bana gelen mesajlardan da bunu çok rahatlıkla gördüğümü söylemek istiyorum.

Ne olursa olsun, sonçta zafer Kürt Halkının ve insanlık onuru için mücadele edenlerin olacaktır, bunda kimse şüphe etmesin.

Ahmet DERE  / 05.10.2014

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Değersiz Düşman : İŞİD

İŞİD’in adını son iki yıldır duyuyoruz. Özellikle Suriye’de bulunan İslami Muhalif Örgütler arasında kattı ve ilkel kurallarıyla bilinen bir Terör Örgütü olarak öne çıktı. Hilafet’i ilan eden, diğer İslami Örgütlerden farklı olduğunu öne çıkaran, amaçsız ve macera peşinde olan sözde « musluman » gençleri arasında ilgi toplayan bu çete guruhu yavaş yavaş Ortadoğu ve dünya gündemini meşgul etti. Son iki aydır dünya gündeminin merkezinde İŞİD vardır.

İŞİD Terör Örgütünün ABD ile bağlantılı ve İsrail’in piyonu olduğu noktasında çeşitli yazılar yayınlanıyor, hatta bu konuyla ilgili olarak yayınlanan fotoğraflar da internette dolaşıyor. Bu husus ileride aydınlığa kavuşacaktır, dolayısıyla benim, şimdilik, üzerinde fazla duracağım bir konu değildir.

Şengal’in bu çete tarafından işgal edilip Ezidi Kürtlerin katledilmesiyle birlikte İŞİD biz Kürtlerin de gündemine girdi. Ağustos ayına kadar bizler bu terör örgütü ile alakalı olarak pek yazmazdık, dikkatlerimiz onun üzerinde değildi. Ancak 3 Ağustos günü bu çetenin adı hemen hemen tüm Kürtler tarafından aşina oldu. Dinlediğimiz haber ve analizlerin çoğu bu çete ile ilgili oldu ve halen devam ediyor. İŞİD adeta tüm Kürtlerin birinci derecede düşmanı gibi algılanmıştır. Böyle bir düşman algısı çoğu Kürtler nezdinde güncelliğini korumaktadır.

Evet, Şengal’de yaşanan dram, gerçekleştirilen katliamlar daha uzun bir süre Kürtlerin hafızasında canlılığını koruyacaktır. Yaşananlar kolay kolay unutulacak türden değildir. Duyarlı, duyarsız, yurtsever veya yurtsever olmayan her Kürt tarafından bu terör örgütü birincil derecede düşman olarak bilinmektedir. Böyle bir algı durumu daha uzun bir zaman da devam edecektir.

Yazının başlığında ‘değersiz düşman ; İŞİD’i okumuşsunuzdur. Evet, ben İŞİD’i değersiz bir düşman olarak görüyorum. ‘Değerli düşman da mı vardır’ diyebilirsiniz, vardır tabii, Kürdistan’ı işgal eden her devlet de ‘değerli’ sayılabilecek düşmanlardır. Yani devletlere karşı mücadele ederken verilen emeğin bir karşılığı vardır. Fakat İŞİD denilen çeteye karşı verilen mücadelenin ortaya çıkardığı veya çıkaracağı kayda geçebilecek bir değer yoktur. Halkı korumak, işgal edilmek istenen toprağını savunmak ve bunun için savaşmak, şehit vermek gerekiyor elbette. Gerilla’nın, Peşmerge’nin yaptığı savaş çok gerekli ve önemlidir. Şengal ve Maxmûr’a sahip çıkmak tüm Kürtler için namus sorunudur. Ağustos ayından beri, hemen hemen tüm Kürtler tarafından  bu konuda büyük bir dayanışma görülmektedir. Daha da geliştirilmesi gereken bir dayanışma ruhu ve görevi bizim önümüzdedir. Tüm bunlara rağmen İŞİD değersiz bir düşmandır diyorum. Yapay ve piyon olarak kulanılan, Ortadoğu’daki halkların başına bella edilen bir düşmandır. Yani yarın veya öbürsü gün İŞİD denilen bu terör örgütü yok edilirse bizler varolan düşmanlardan kurtulmuş olmayız. İŞİD’i üstümüze saldıran güçler yine yerinde duracak ve halkımıza karşı sürdürdükleri politikalarını icra etmeye devam edeceklerdir.

İŞİD ile ilgili bunu yazarken, ona karşı yapılması gereken mücadeleyi küçümseme gibi bir yaklaşımım yoktur. Ancak bu mücadele Kürdistan sınırları dahilinde olduğu müddetçe kayda değerdir, aksi halde oyuna gelme gibi bir durum olacaktır. Yani çeşitli güçler tarafından, özellikle de ABD ve kısmen de AKP iktidarı, yaratılan bu çeteyi kulanarak Kürtleri, özellikle de PKK’yi, Suriye Rejimi’ni vbg, güçleri zayıflatmak istemektedirler. Bir de, İŞİD’in yönünü Hewler’e vermesinden sonra harekete geçen ADB böylece Güney Kürdistan için olmazsa olmaz bir koruyucu olduğunu göstermiştir. Bundan sonra ADB’siz bir Güney Kürdistan düşünülemez.

İŞİD’in sloganlarına bakılırsa, özellikle Kürdistan’daki hedeflerinden bir tanesinin PKK ve Öcalan olduğunu düşünürsek, burada hangi güçlerin çıkarı yatmakta olduğu daha iyi  görülür. Eğer Çözüm Süreci gelişir ve bir sonuç doğarsa İŞİD denen bu çetenin kulanılma değeri de pek kalmaz (en azından Kürtlere karşı).

PKK’nin İŞİD’e karşı savaştırma (başka bir deyimle kulanma) hususu önemli olup gözardı edilmemesi gerekiyor. Bugünlerde bu noktada bazı uğraşlar vardır. PKK’yi AB terörist örgütler listesine alan güçler onu sözkonusu listeden çıkarmak vaadiyle amaçlarına ulaşmayı düşünüyorlar. Yani kendin pişir, kendin ye misali, önce terörist örgütler listesine al, sonra da oradan çıkarmak vaadiyle kendi amacına uygun olarak değerlendir. Umarım PKK bu oyuna gelmez ve Kürdistan toprakları dışında bu İŞİD denen çeteye karşı savaşmaz. Eğer İŞİD ABD ve AB için çok tehlikeliyse o zaman göndersinler kendi askerlerini, İŞİD’i bitirsinler.

Ahmet DERE  /  30.08.2014

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Seçim Sonuçlarına Dair

Dün (10 Ağustos 2014) Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Seçimleri yapıldı. Beklendiği gibi Recep Tayip Erdoğan ilk turda seçildi. Sandıktan çıkan sonuç, gelecek yıl yapılacak olan Genel Seçimlerde AKP’nin tek başına hükümeti kurabileceği kadar bir oy potansiyeline sahip olduğunu göstermiştir. Böylece 2020 yılına kadar Türkiye AKP ile yürümek zorundadır.
Özde MHP’li olup da CHP tarafından Çatı Adayı olarak gösterilen İhsanoğlu resmi olarak arkasında olduğunu beyan eden partilerin oylarını bile alamadı. Bu durum şaşırtıcı olmadı, görünen köy klavuz istemez misali bir sonuç çıktı.

Bu seçimlerden en fazla ders çıkarması gereken HDP’dir. Geçen yerel seçimlerin sonuçlarına göre oylarında artış olmasına rağmen pek de başarılı olduğu söylenemez. Gerek CHP’nin potansiyelinden gerekse de sol çevrelerden daha fazla oy alması bekleniyordu. HDP yetkililerinin beklentileri  %15 dolayında iken açıklanan sonuç ise %10 civarında olmuştur. Ben şahsen % 12-13 arası bir sonuç bekliyordum, öyle de olmadı.

Yapılan bu seçimlerden sonra HDP’nin çok mantıklı hareket etmesi ve kendi potansiyelini de ona göre bilgilendirmesi gerekiyor. Seçimlerden hemen sonra bazı HDP’lilerin ve ona yakın görünen çevrelerin adeta başarılı bir sonuç elde ettikleri konusundaki beyanatlarını pek sağlıklı görmediğimi belirteyim. %3 civarında sağlanan oy artışının neden kaynaklı olduğunu bilerek hareket edilmez ise gelecek yıl yapılacak olan seçimler için iyi bir hazırlık yapılamaz.

Sağlanan oy artışının bir kısmı, çatı adayının CHP’nin bazı kürt kökenli alevilerin oylarından, bir kısmı da irtili ufaklı Türk Sol partilerinin adaysız olmaları ve çok azı da, şimdiye kadar AKP’ye oy vermiş olup da çeşitli sebeplerden dolayı rahatsız olan Kürtlerin oylarından gelmiştir. Yani sağlanan oy artışı HDP’ye bağlanmış bir potansiyelden gelmemiştir. Dolayısıyla gelecek yıl yapılacak olan seçimlerde bu oyların tekrar HDP’ye gelmesi pek düşünülmemelidir.

Bu tabloya bakılarak gelecek yıla hazırlanmalıdır HDP. Bir kere %10 ülke barajı psokolojisi aşılmış değildir. Dinlediğim sözde bazı kürt siyasetçilerinin bu yöndeki açıklamalarını hem naifçe hem de çok apolitik görüyorum. Bunlara göre alınan bu sonuçlarla gelecek yıl HDP kendi başına seçimlere girebilecek ve barajı aşacaktır. Öyle olmadığını bilmek lazım. Çıkan bu tabloya göre yine bağımsız adaylarla seçime girmekten başka HDP’nin bir seçeneği olmadığını belirtmek istiyorum. Öyle de olacaktır, aksi takdirde 2015-2020 arası TBMM Kürtler adına seçilmis temsilcilerden yoksun olacaktır. Bu durum hem Kürtler için vahim olacak hem de genel olarak Türkiye’nin geleceği açısından pek hayırlı olmayacaktır.

Kürt Halkı adına hareket eden her parti ve örgüt samimi ve dürüst davranmak zorundadır. İçi boş, propagandaya dayalı beyanatlarla Kürt Halkının gücünü arkasına alma zamanı geçmiştir.

Selahattin’in aldığı oy oranını küçümsemiyorum, ancak neden bu artışın sağlandığı, alınan oyların HDP’de kalıcı olur mu, olmaz mı noktası iyi irdelenmelidir diye düşünüyorum.

Ahmet DERE  /  11.08.2014
 

29 Temmuz 2014 Salı

Filistin ve Rojava

Temmuz ayı boyunca Filistin Halkı İsrail güçlerinin saldırısı karşısında direndi. Ramazan ayı olmasına rağmen İsrail durmadı, hergün onlarca noktaya karşı saldırı gerçekleştirdi.  Sadece Temmuz ayında 1000’in üzerinde Filistinli hayatını kaybetti, 5000’e yakın da yaralı vardır. Öte yandan İsrail tarafında da kayıplar vardır, sadece asker olarak 50’ye yakın kayıp ve onlarca yaralının olduğunu basından takip ediyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan İsrail Devleti gelişmesini Filistin Halkının kanını döken savaşla paralel olarak sağlamıştır. Yani İsrail siyonizmi, bir taraftan kan dökmüş, diğer taraftan da gelişmesini sağlamıştır. Hitler Faşizminin kurbanı olan halklardan biri olan Yahudileri temsil ettiğini söyleyen bu devletin böyle gaddar olması ne ile izah edilebilir ?

Filistin’de olduğu gibi, Rojava’da da aynı düzeyde bir vahşet yaşanmaktadır. İŞİD gibi İslamiyet maskesi takıp da manevi uygarlığın tüm değerlerini ayaklar altına alanlar Rojava’da yaptıklarıyla, İslam karşıtlarından daha fazla İslamiyete zarar vermektedir. İslam adına hareket edip de insanlık dışı uygulamalar yapanların İslamiyet’e en büyük zararı verdiklerini, Rojava’da yaşananlara bakılırsa rahatlıkla anlaşılır. Bu nedenle, Kutsal Ramazan Bayramının da kutlandığı bugünlerde, tüm İslam dünyası başta Rojava ve Filistin olmak üzere, maske takmış bu sahte muslumanların hedefi olan halklarla dayanışma içinde olmalıdır.

İslam maskesi takarak Rojava halkına saldıran İŞİD ve ona destek veren gerici güçleri yenilgiye uğratarak Rojava’da özgürlüğün sağlanması tüm Kürtlerin önünde bir görev olarak durmaktadır. Rojava’nın yanıbaşında bulunan Güney ve Kuzey Kürdistan Halkı  tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadırlar.

Filistin’e acılar çektiren Siyonist saldırganlığı yenilgiye uğratarak bölgede barış ve huzurun sağlanması da tüm İslam dünyasının önünde bir vazife olarak durmaktadır. Bu görevlerin yerine getirilmesiyle Ortadoğu'nun tarihine yakışan yeni bir demokratik zihniyettin geliştirilmesinin önü açılacaktır. Aksi halde bu coğrafya tarihinde oynadığı rolün tersine gerici güçlerin sürekli üzerinde cirit attıkları bir bölge olmaktan kurtulamaz.

Barış dini olarak bilinen İslam’ın geliştiği Ortadoğu coğrafyasında ne yazıkki bugün barıştan, huzurdan ve istikrardan sözedilemez. Bu coğrafyada barış dini olan İslam’ın da yeniden barışı ve huzuru sağlatacak biçimde ele alınması gerekiyor. İslam konusunda kendilerini öncü güç olarak gösteren devletlerin önünde bu tarihi görev durmaktadır. Kendini  İslam Aleminin Lideri gibi gösteren Türkiye’nin ve onun iktidar gücü olan AKP’nin İŞİD’i desteklemeyi bırakıp esas  üzerine düşeni yapmalıdır. Bunu yapmaması durumunda ne tarih ne de halklar onu afetmeyecektir.

İslamiyet adına hareket edip de insanlık dışı uygulamalar yapanlar, İslamiyet adına mezhepçilik savaşlarını kışkırtarak kan dökenler  musluman  olamazlar. Bu coğrafyada  Araplar, Kürtler, Türkler, Süryaniler, Asuriler, Keldaniler, Ermeniler, Aleviler, Ezidiler şimdiye kadar  birbirlerinin farklılığına saygı duyarak yaşarken, bugün İslam maskesi altında sapkınlık yapan sözkonusu bu güçlerden ötürü huzuru bulamamaktadırlar.

Ortadoğu değerlerine karşı saldırgan olan İŞİD gibi örgütler ve onları dolaylı olarak besleyen Siyonizmin bu coğrafyada nefes almaya hakkı bille yoktur diye düşünüyorum. Ortadoğu’da huzur sağlanarak onu dünya kültürüne manevi ve maddi değerleriyle yeniden öncülük edebilecek bir düzeye gettirilmesi zamanı gelmiştir.

Ahmet DERE  /  29.07.2014