28 Ekim 2015 Çarşamba

Barış ; Herkese Lazım


Barış kutsal bir kavramdır, herkese ve her yerde lazım olan bir değerdir. Ne var ki doğduğumuz ve çocukluğumuzun geçtiği ülke toprakları üzerinde bu kutsal değeri sürekli kirleten ve bir türlü yerleşmesine müsaade etmeyenler olmuştur ve ısrarla varlığını sürdürmektedirler.

Geçen günlerde yaşanan Ankara Katliamı da Türkiye’ye yerleşmesini istediğimiz Barışa karşı yapılan kirli bir eylem olmuştur. Bu katliam sadece birkaç teröristin yaptığı bir eylem değildir, ona zemin sunan herkesin ve her kesimin alçakça destek verdiği bir pratiktir. Ankara Katliamından sonra evinden veya işyerinden dışarı çıkmayarak, televizyonu karşısında sırıtarak sevinen herkes bu katliamın suç ortağı olduğunu bilmelidir.

Birileri zanediyor ki Türkiye’de Barış sadece Kürtlere ve kendini demokrat ve aydın görenlere lazım olan bir değerdir. Oysa ki Barış herkese gerektir. Eğer birileri Türkiye ve Kürdistan’da  rahat bir ekmek yemek istiyorsa, orada rahat bir uyku düşlüyorsa ancak o topraklara Barışın gelmesiyle, yerleşmesiyle bu mümkün olur. Türkiye’ye Barış gelmeden hiç kimse orada ne rahat bir ekmek yiyebilir ne de gözüne rahat bir uyku girebilir. Hergün dağlarda ve kentlerde hayatını kaybedenler bu ülkenin çocukları ise bu topraklarda yaşayan herkes tehlikededir demektir.

O zaman ne yapmalı ?

İşte sözde kolay cevaplanan ama pratikte herkesin gereğini yerine getirmediği bir sorudur bu. Oysa ki « Ne Yapmalı » sorusunun cevabı çok kolay ; eger herkes herkesin gerçekliğini kabulense, onun değer yargılarına saygı gösterse o zaman bu topraklara barış gelecek, bir daha Ankara Katliamı gibi vahşetler yaşama zeminini bulamayacaktır.

Türkiye sadece Türklerindir zihniyeti egemen olduğu müddetçe bu topraklara Barışın gelemeyeceğini bilmek gerekir. Bu topraklarda Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Ermeniler, Rumlar ve diğer halkların da yaşadığını bilerek burada tüm bu halkların eşit hakları olduğunu herkes kabulenmek ve idrak etmek durumundadır. Ayrıca, bu topraklar üzerinde Barışa karşı kim engel çıkarıyorsa ona kendisini yaşatma imkanının tanınmaması da en temel görev ve sorumluluktur. Bu devlet ve hükümet olsa bile….

Ankara’da ve benzeri gibi katliamlarda hayatını kaybedenlerin kimliğini sorgulamadan, onların sadece insan olduklarını bilerek ve bunu haketmediklerini düşünerek  Barışa ne kadar ihtiyaç olduğunu bilme zamanı gelmiştir. Her uygar topluluklar gibi, Türkiye’de yaşayan halklar da insanca yaşamayı hakediyorlar.

Barış, sadece birilerinin yaşamasına olanak tanıyan bir değer değil, herkesin su, ekmek ve hava kadar ihtiyaç duyduğu  zaruri bir gereksinimdir.

1 Kasim seçimlerine 3 gün kaldı, bu denli ihtiyaç duyduğumuz Barış için 1 Kasım Seçimleri bir fırsat olarak görülebilir. Şu veya bu partiye oy vermeden önce, gerçekten bu topraklara Barış ve Kardeşliğin gelmesini kim istiyorsa ve bu isteğinde samimi ise ona oy vermek en insanca ve dürüstçe bir yaklaşım olacaktır. 7 Haziran’dan bu yana Türkiye’de yaşanan kaotik ortamı dikkate alarakm bu ortama zemin sunan, siyasi hesaplarını yapanları iyi tanımak ve onlara gereken cevabı vermek en temel insani ve vicdani sorumluluk olmalıdır diye düşünüyorum.

Türkiye Halkları eskisi gibi değildir, bilinçlilik düzeyi yetersiz de olsa artık siyasi oyunların kimler ve nasıl oynandığının farkında olan ve ona gereken cevabı verebilecek kadar bilinçlenmiştir. Umarım 1 Kasım günü 7 Haziran’dan daha parlak bir sonucu ortaya  çıkaracak ve birilerinin üzerinde kirli hesaplarını yaptığı siyasi oyunlara son verme sürecini başlatacak olan yeni bir dönemin kapısını açacak ve Türkiye’yi arzuladığımız Barış’a doğru götürecektir.

Hak-Par Genel Başkanı Fehmi Demir, 25 Ekim günü Mersin'in Tarsus ilçesinde geçirdiği trafik kazasında yaşamını yitirdi. Ben şahsım adına, başta Fehmi Demir’in ailesi olmak üzere, tüm akrabalarına ve Hak-Par’a baş sağlığı, kendisine de allahtan rahmet diliyorum.

Ahmet Gulabi DERE  /  28.10.2015

13 Eylül 2015 Pazar

Bu Savaş Kimin ?



7 Haziran Seçimlerinden sonra Türkiye farklı bir sürece girdi. Böyle devam ederse çok vahim gelişmeler olacaktır.

Geçen seçimlerde HDP’nin 80 milletvekiliyle meclise girmesi çoğu kesimlerde olumlu bir hava yarattıp iyimserliğe yol açarken, aniden  Suruç Katliamı ve ardından da Ceylanpınar’daki iki polisin vurulması olayı yaşandı. O günden sonra ne yazık ki Türkiye kaygıverici bir yokuşa doğru sürüklenmektedir. Kaygıyla, üzüntüyle hergün yaşananları takip ediyoruz.

Kürt toplumunda genel kanı ; seçimleri kaybeden, veya 400 milletvekili çıkaramayan AKP’den dolayı  Recep Tayip Erdoğan bu savaşı başlatmıştır. Bu kanı beli bir Türk kesiminde de var. Toplumun diğer bir kesiminde ise, daha çok Türk egemen kesimleri, uzun zamandır hazırlık yapan PKK’nin bu savaşı başlatmış olduğu kanısı hakim. Böyle düşünen belli bir Kürt kesiminin de olduğunu biliyoruz.

Kim ne derse desin, nasıl düşünüyorsa düşünsün ortada olan bir gerçeklik var, o da AKP yetkilileri ile Erdoğan’ın bu savaştan hayli haz aldıklarıdır. Ölen Asker ve Polisler ile onların gariban aileleri ne AKP’nin ne de Erdoğan’ın umurundadır. Hergün « kökünü kazıyacağız » telalarıyla televizyonlarda nutuk veriyorlar. Hürriyet ile Sabah gazetelerine saldırarak medyaya gözdağı vermek isteniyor. Son günlerde neredeyse ülke televizyonları bir cümle sadece AKP ve ona yakın çevrelerin açıklamalarından başka birşey yayınlamamaktadırlar. Böyle giderse Şili’deki Pinochet diktatörlüğünü aratmayacak bir rejimin hegemonyası ülkede hüküm sürecek.

Bir medya yöneticisi ve yazar olarak günlük gelişmelerin içinden çıkamaz olduk. Hergün yaşanan olayları doğru analiz etmek, hitap ettiğimiz kitleye en doğru haberleri ulaştırmak hayli zor. Türkiye ve Kürdistan’da olup bitenleri bizzat yerinde izleyen gazeteci, yazar ve aydınların her biri farklı konuşuyor, farklı yorumluyor. 30 yıla yakındır Kürt Özgürlük Mücadelesinin içinde olan ve son yıllarda aylık bir dergiyi de yöneten biri olarak yaşananları analiz ederken en doğru çizgiyi yakalamada zorlanmadan noktayı koyamıyorum.

Türkiye’nin komşuları olan Arap ülkelerinde yaşanan kargaşalar ve değişik güçlerin Anadolu ve Mezopotamya üzerindeki gizli hesaplarını dikkate aldığımızda, bugün yaşananlardan ötürü ellerini ovuşturanların hayli çok olduğunu bilmek lazım. Dolayısıyla bu savaşın günlük zararlarını Kürt ve Türklerin çektiği gibi uzun vadede de her iki halkın iyiliği için bir şey göremiyorum. Tehlike hem Türkler ve hem de Kürtler için aynı mesafede kapıya dayanmıştır.

Bu Savaş Kimin ? diye sorarken doğru cevabı bulmak hayli zor. Toplumun bir kesimi ‘Bu savaş AKP’nindir’ dediğinde ne kadar ‘acaba’ dersek, diğer bir kesiminin ise ‘Bu savaş PKK’nindir’ dediğinde ‘olabilir mi’ dememek elden değildir. O halde gerçekten cevabı aranması gereken soru şu değilmidir ; « Bu savaş kimin ve kime faydası olacaktır ? ».

HDP binalarına saldıranlar ile yüzyıllardır Kirşehir’de yaşayan Kürtlerin dukânlarına saldıranlar aynı guruhtandırlar. Bu guruh yarın veya öbürsü gün yarı Kürt şehri olan İstanbul, İzmir, Bursa gibi yerlerde de benzer olaylara imza atsa –ki buralarda da yavaş yavaş olaylar oluyor- kime faydası olacak ? Eğer AKP yetkilileri ‘Bu olaylar bizimle alakalı değildir’ diyorlarsa o zaman üzerine düşen görevleri nedir diye kendilerine sormaları gerekmiyor mu ?

Bana göre bu süreçte en doğru yolda ısrar eden HDP’dir ? Savaşa karşı olan duruşunda ısrar etmesi hem Kürtler ve hem de Türklerin ortak çıkarlarınadır. PKK’ye yaptığı çağrıları pek cevap bulamasa da toplumda takdirle karşılanıyor. Değişik güçlerin provokatif eylem ve söylemleri ne olursa olsun HDP’nin bu tavrı devam etmesi lazım. Bilmek gerekiyor ki eğer HDP’nin bu yaklaşımı olmamış olsaydı havlayan sözde ‘türk milliyetçileri’ gibi bugün Kürtler de benzer şekilde harekete geçmişlerdi. Öyle olmadığını hepimiz görüyoruz, Kürtler sadece kendi meşru savunmalarını yapmakla kendilerini sınırladıklarını görüyoruz. Bunda HDP’nin tavrı rol oynamaktadır. Dolayısıyla HDP’yi takdir etmemek elden değildir. Sorun sadece 1 Kasım seçimlerinde barajı aşıp aşmamak değildir, ondan çok öte halklararasında birlikte yaşamaya dair güvenin asgarinin altına inmesidir. İşte bu noktada HDP bir sibop rolünü oynamaktadır. Bu süreçte en fazla zorlanan ve aynı zamanda da en fazla ağır yük altında olan HDP ve onun birincil derecede sorumlusu olan Selahattin Demirtaş’dir. Umarım ve umarız HDP bu tarihi misyonunu başaracaktır.

Ahmet DERE / 13. 09. 2015

18 Ağustos 2015 Salı

Varto Direnişi



Varto küçük bir ilçe olsa da tarihinde sürekli önemli süreçlerde rol üstlenmiştir. Muş, Bingöl ve Erzurum illerinin sınırlarının kesiştiği bir noktada olup aynı zamanda Alevi ve Sünni Kürtlerin birlikte yaşadığı stratejik bir ilçedir.

Osmanlı döneminde merkezi yönetime vergi vermemede sık sık direnen Varto, Osmanlı Devleti tarafından sürekli ayrı bir muameleye tabi tutulmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun tüm çabalarına rağmen Varto kendine has özelliğinden vazgeçmemiştir. İlçe olmasına rağmen, bu başı dik duruşundan dolayı, isim itibariyle Varto hep ön planda olmuş, Muş’un bir ilçesi olmamıştır. Cumhuriyet ile birlikte resmi olarak Muş iline bağlı olmuş olsa da Varto hep özgünlüğünü korumuştur.

1915 Ermeni Soykırımı sırasında Varto halkı birlikte yaşadığı Ermenileri de korumuştur. Dağılma sürecinde olan Osmanlı İmparatorluğunun subayları, ki daha sonra Türkiye Cumhuriyetini kuranlardır, Ermenileri soykırımdan geçirmeye çalışırken Varto Halkı Ermeni komşularını korumuştur. Bugün Varto’nun bazı köylerinde Ermeniler ile Kürtler birlikte yaşıyorlar. Vartolu Kürtlerin bu koruyucu özelliklerinden dolayı olsa gerek, orada yaşayan Ermenilerin bir kısmı kendilerine « Biz hem Kürt ve hem de Ermeniyiz » demektedirler.

Osmanli İmparatorluğunun dağıldığı Cumhuriyetin ise henüz kurulduğu yıllar olan 1920’lerde de Varto önemli olayların kavşağı olmuştur. Cumhuriyetin kuruluşuna karşı tavır içerisinde olduğu için, M. Kemal Erzurum Kongresinden önce Varto’ya uğramış, oradaki ileri gelenler ile görüşmeler yapmıştır. M. Kemal’in tüm çabalarına rağmen Varto Cumhuriyetin kuruluşunu kabulenmemiş bu nedenle sürekli negatif bir muameleye maruz kalmıştır. Varto Halkının bu anti-cumhuriyetçi yaklaşımından ötürü Şex Said İsyanı olarak bilinen ayaklanmanın ön hazırlığının odağında yer almıştır. Eğer 1925 yılının Şubat ayında Şex Said İsyanına erken doğum yaptırılmamış olunsaydı, aynı yılın yaz aylarında Varto merkezli Büyük Kürt Ayaklanması yaşanabilirdi. Ne yazık ki öyle olmadı, aynı bölge, yani Varto mıntıkası, Büyük Kürt Ayaklanması yerine Şex Said ve arkadaşlarının esir düşürülmesinde kulanılmıştır. 15 Nisan 1925 günü Şex Said ve arkadaşları Varto’ya birkaç kilometre mesafede olan Abdurrahman Paşa Köprüsü yakınlarında esir alındıkları, 28 Haziran 1925 günü ise Diyarbakır’da idam edildikleri kürt tarihi sayfalarında yazılıdır.

1930-1970’li yılları arasında Kürdistan’ın her yerinde olduğu gibi devlet terörü Varto’da da sürekli estirilmiştir. Fakat devletin tüm zor ve baskılarına rağmen Varto yine boş durmamıştır. O dönemlerde yeni yeni gelişen Rizgarî, Ala Rizgarî gibi Kürt Örgütleri Varto’da aktif bir şekilde faal olmuş, devlete paralel yapıları ortaya çıkarmışlardır. Bu duruma karşı ise Türk Devleti yine kirli senaryolar geliştirmiştir. İkinci bir Maraş Katliamını yaşatmak için, Varto’da birlikte ve kardeşçe yaşayan Alevi ve Sünniler arasında çelişkiler yaratmaya çalışmıştır. Devletin tüm uğraşlarına rağmen öyle bir çelişki hayat bulamamış, Kürtler ile Ermeniler birlikte yaşadıkları gibi, Alevi Kürtler ile Sünni Kürtler de birlikte yaşamaya devam etmiş, devletin kirli oyununa gelmemişlerdir.

Varto’nun bu tarihi geçmişi ve özelliğinden dolayı 1970’lerde ortaya çıkan Apocular Hareketi de bölgede çok sayıda kadro çıkarmıştır. Bu konuda da Alevi ve Sünni ayırımı yaşanmamış, her iki kesimden de benzer katılımların olduğunu söylemek mümkündür.

Yukarıda kısaca Varto’nun tarihine değinmemin sebebi ; geçen günlerde (14-16 Ağustos) yaşanan direnişin tarihsel ve sosyolojik sebeplerinin daha iyi anlaşılabilmesi içindir. Ne Türk Devletinin Varto’ya yaklaşımı tarihten kopuktur, nede orada yaşanan direniş tarihi geçmişten kopuktur. Türk Devleti, nasıl ki bilinçli bir şekilde Şex Said ve arkadaşlarını başka yerde değil de özellikle Varto’da esir almış ise, bugün de aynı devletin özel timleri Şehid düşmüş bir Kadın Gerilla’ya karşı insanlıkdışı muamelede bulunmuştur. Orada verilmek istenen mesaj Varto Hakına olmuştur. Ve Varto ise, kısa süreli de olsa, bu insanlıkdışı yaklaşıma karşı gereken duruşu sergilemiştir. Varto kendi geçmişine uygun davranmış ve direnmiştir.

14-16 Ağustos tarihlerinde yaşananlar daha planlı ve örgütlü olabilirdi, ancak oradaki koşulların kolay olmadığını, istenen eylem ve hareketin zamanında ve yerinde olması konusunda çok ciddi engellerin olduğunu biliyoruz. Şimdiden görülüyor ki 14-16 Ağustos 2015 kendisiyle sınırlı kalmayacak, devamı olacaktır.

Varto’da yaşanan direnişin Kürdistan’ın birçok yerinden selamlanması, hele hele Kürt Kadınlarının oraya giderek sesini yükseltmesi anlamlıdır. Yine Şehid Ekin Wan’a (Kevser Eltürk) yapılan insanlıkdışı muameleye karşı Türkiye’nin birçok yerinde tepkilerin gelişmesi de önemlidir. Böylesi bir insanlıkdışı muamele Türk Halkı tarafından da kabul edilmemiştir.

Ahmet DERE / 18/08.2015