20 Mart 2016 Pazar

Türkiye’de Kürt Fobisi



Türkiye’de Kürt Fobisi çok geçmişe dayanan bir hastalıktır. Osmanlı Imparatorluğu döneminde Kürdistan Eyaleti olup, Kürtlerin bir kısmının kendi bölgelerinde egemen olmuş olmaları bu gerçeği değiştirmez. Yeri geldiğinde Kürtlere Özerklik tanınmış, yeri geldiğinde de onlar hiçe sayılarak her tür kötü müamelelere maruz bırakılmışlardır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda da aynı şey sözkonusu olmuştur ; ilk Meclise Kürt Mebuslar kendi geleneksel kıyafetleriyle katılırken, daha sonra aynı mebuslar darağacına çekilmişlerdir. Ne yazıkki benzer durumlar  bulunduğumuz 21. Yuzyılda da yaşanmaktadır.

Türkler Orta Asya’dan geldikten sonra en fazla destek gördükleri halk Kürtler olmuştur, 1071 Malazgirt Muharebesini de yine Kürtler sayesinde kazanmış ve böylece Anadolu’ya giriş yapmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu tarihi boyunca karşılaştığı tüm zorluklara göğüs gerdirmek için yine en fazla ihtiyaç duyduğu Kürtler olmuştur. Halen çoğu türk siyasetçileri tarafından da sık sık dile getirildiği gibi, Çanakale’de Kürtler ile Türkler omuz omuza savaşmışlardır. Rus Ordularına karşı yine Kürtlerin önemli bir gayreti sözkonusu olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan kısa bir süre sonra kürt fobisi yine hortlamıştır.  Oysa ki Cumhuriyet kurulmadan önce Atatürk’ün en fazla destek gördüğü Kürtler olmuştur. Örneğin Erzurum Kongresinden önce Kürtler olmasaydı Atatürk’e karşı suikastler yapılıp, farklı sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında örnek verilebilecek daha bir çok benzer durumlar sözkonusudur.

Geçmişten sıyrılıp biraz daha yakın tarihe baktığımızda da yine benzer durumları görüyoruz. 1925-1938 yılları arasında Kürdistan’da yapılan katliamlara rağmen Türkiye’nin gelişiminde Kürtlerin emeği küçümsenemez. Bugün baktığımızda Türkiye’de Kürt eli değmemiş hiç bir yapı bulamazsınız. Gerek insani güç konusunda olsun, gerekse de temel potansiyel ve zenginlik kaynakları açısından Türkiye’nin dayandığı bölge Kürdistan’dır. Yine, özellikle 1970’lerden sonra, Türkiye’nin ileri görüşlerle tanışmasında, bir anlamda dünya ile daha yakınlaşmasında rol aynayan devrimci, demokrat ve ilerici görüşlerin yayılması konusunda da Kürtler, özellikle gençler, kayda değer bir role sahip olmuşlardır. Tüm bunlara rağmen Türkiye’de kürt fobisi hiçbir zaman etkisini kaybetmemiş, belli kesimler tarafından sürekli canlı tutulmuştur.

Türkiye’de kürt fobisi virusu sadece devlet veya sağcılar tarafından canlı tutulmamıştır, devrimci ve demokrat olarak nitelenen solcuların bir kısmı tarafından da sürekli beslenmiş ve geliştirilmiştir. Bazı Türk Sol Harekeketleri içinde de yeri geldiğinde şu savsataya çokça tanık olmuşuzdur ; « Türk, Kürt ayırımı yapmayalım, hepimiz devrimci ve demokratız ». Amena, bu söze söylenecek pek bir şeyimiz yoktur ancak, pratikte herşeyin Türkiye için yapıldığını, örneğin hiçbir faaliyetin kürtçe yapılmadığını, hiç bir Türk Solcusunun kürtçe öğrenmek için uğraş vermediğini gördük. Konumuz bu olmadığı için burada fazla açmayacağım, ancak yeri geldiğinde bu hususta geniş tartışabilir, yazı geliştirebilirim.

Gelelim kürt fobisi’nin Türkiye’de varmış olduğu düzeyine ;
2000’li yıllarda AKP’nin kurulmasında ve daha sonra da iktidara gelmesinde Kürtlerin rolü yadsınamaz, bunu en iyi bilen Recep Tayip Erdoğan ve yakın çevresidir. Ne var ki AKP iktidara geldikten sonra neredeyse devletin bir geleneksel hastalığı haline gelmiş olan kürt fobisi AKP’de de yerleşerek, daha sonraki yıllarda dışa vurup pratikteki uygulaması gelişmiştir. AKP’nin bugün Kürdistan’da uyguladığı politikalar kürt fobisinin kronikleşmiş halidir. Eğer bu hastalık tedaviye tabi tutulmaz ise Türkiye’yi bir bütün olarak sarıp artık iyileşmesi mümkün olmayan bir düzeye varacaktır. İşte o zaman Türkiye’de en fazla korkulan « bölünme » yaşanır.

2015 Ağustos ayında başlayarak günümüze dek artarak devam eden kürt şehirlerini yakma ve yıkma planı kürt fobisi ne düzeyde ilerlemiş olduğunun bir göstergesidir. Cizre, Sur, Varto, Yüksekova, Nusaybin, Hezex ve diğer şehirlerimizin yakılması, yıkılması, sivil insanlarımızın katledilmesi kürt fobisi açmış olduğu ciddi yaralardır, bu durum kendi başına « bölünme »nin başlangıcı oluyor. Hiç kimse Kürtlere « bölücü » diyemez, asıl bölücü olan icraatlarıyla kanıtlayan devletin kendisidir.

Geçen yıldan beri Kürdistan’da yaşananlardan sonra Kürtler ile Türk Devleti arasında varolan uçurumun daha da derinleştiğini, bu da ciddi bir güvensizliğe yol açtığını herkes biliyor. Hele hele AKP’nin Rojava’ya ilişkin duşmanca yaklaşımı bu güvensizliğin daha ileri düzeye varması için davetiye çıkarmaktadır. 2016 yılı yaşanan çatışmalı sürecin yatışabileceği bir yıl olmayacağı şimdiden bellidir. Hele hele AKP’nin artan siyasi uslüpsüzlüğü giderek onun daha da hırçınlaşacağını gösteriyor. Kısacası gidişat vahimdir, bu durum ne Türk Halkının ne de Türkiye’de yaşayan diğer hiç bir halkın çıkarına değildir.

Sonuç olarak ne yapılması gerekiyor sorusuna gelince ;
Herşeyden önce halkların, halklarımızın çıkarına uygun bir mantığın devreye girmesi önem arzetmektedir. AKP-Devlet’in Kürdistan’da uygulamaya koyduğu vahşet politikasına karşı halkların ortak bir iradeli duruş ile karşı çıkmaları kaçınılmaz hale gelmiştir. Bunu yaparken sadece Kürt Halkı savunulmuş olmayacak, aynı zamanda Anadolu’da yaşayan tüm halklar savunulmuş olacaktır. Bu vazife artık sadece devrimci ve demokratların görevi olmaktan çıkmış, aynı zamanda insan olmanın kaçınılmaz bir ödevi halini almıştır. Bugünlerde Sur’a sahip çıkmak için çeşitli çevrelerden belli bir ses çıkıyor ancak bunun yeterli olmadığı, Kürdistan ve Türkiye’nin her yerinden benzer şekilde bir sahip çıkışın yaşanması önemlidir.

Avrupa Birliği‘nin Yaklaşımı

Kürdistan’da yaşananlara karşı Avrupa ülkelerinden kayda değer bir ses çıkmıyor. Bir süredir Kürtlerin  Strasbourg’da yaptıkları kitlesel oturma eylemi de pek bir etki yarattığı söylenemez. Çok cuzi de olsa HDP adına yapılan diplomatik temasların da pek sonuç vermediğini biliyoruz. Bundan sonra da AB üyesi ülkelerden ve kurumlarından pozitif bir reaksiyonun gösterileceğini tahmin etmiyorum. Dolayısıyla biz Kürtler ve Türkiyeli Demokrat Çevreler’in AB ve ona üye devletlerden ciddi bir beklentileri olmamalıdır. Zira mevcut durumda Türkiye’de biriken Suriyeli göçmenler AB için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Geçen yıldan beri AKP bu göçmen kartını AB’ye karşı önemli bir koz olarak kulanıp taviz almaktadır. Zaten Kürt Sorunu noktasında ikiyüzlü olan AB, AKP’nin göçmen kartını kulanmasıyla birlikte daha da vurdum duymaz olmuştur. Ne zaman AB kendi çıkarlarını Kürtlerde görse işte ancak  o zaman AB’nin Kürt Sorunu ile ilgili yaklaşımı değişecektir. Bunun da kısa bir sürede olmayacağını düşünürsek AB’nin Türkiye’ye karşı ses çıkarması pek beklenmemelidir.

Ahmet Güabi DERE  /  02.03.2016

31 Ocak 2016 Pazar

Yeni Davos



1971 yılında Alman ekonomist olan Klaus M. Schwab tarafından kurulan Dünya Ekonomi Forumu « World Economic Forum »  her yıl olduğu gibi bu yıl da yapıldı. 20-23 Ocak tarihlerinde İsviçre’nin Davos kasabasında bir araya gelen dünyanın büyük ekonomik güçleri olan devletler en üst düzeyde temsil edildiler. Fakat bu yıl devletlerin yanısıra dünyanın büyük sermayesi yolunda ilerleyen şirketler daha fazla sözkonusu foruma damga vurdular. Özellikle Google, Unilever, Novartis, Cisco, Facebook gibi şirketler Davos’ta boy gösterdiler, devlet başkanlarının birbiriyle olan görüşmelerinden çok sözkonusu şirketlerin başkanları ve genel direktörleriyle yaptıkları görüşmeler daha fazla dikkat çekti. Bizim gazeteci meslektaşlarımızın da en fazla haber merkezlerine geçtikleri bilgiler de bu yönde oldu. Ekonomiyle yakından alakalı olanların da dikkatini bu çekmiş olması gerek.


Dünyanın bugün karşı karşıya bulunduğu en ciddi problem göçmen sorunu olarak biliniyor. Göçmen sorununa kaynaklık eden ise yaşanan savaşlardır. Ancak Davos gibi ekonominin en üst düzeyde temsil edildiği ve tartışıldığı platformlarda en fazla üzerinde durulan husus göçmen sorununa çözüm bulmak değil, veya yaşanan savaşlara son vermek için çare üretmek değil, daha ziyade gövde gösterisi yapan ulusal sınırları aşan büyük şirketlerin gerçekleştirdikleri temaslar olmuştur. Hangi şirket hangi devlet başkanı veya başbakanı ile görüşmuştur ve bu görüşmelerde neler konuşulmuştur konuları en fazla dikkat çekmiştir.


Dünya’nın karşı karşıya olduğu sorunlar ile Davos’ta bir araya gelen ekonomik güçlerin kafasını meşkul eden hususlar birbirinden çok farklı olmuştur. Hal böyle olunca Eski Davos ile Yeni Davos diye (küçük de olsa) bir ayırım yapmak lazım.


Davos öyle bir hale getirilmiş ki oraya ancak büyük ekonomik güçler katılabilir. Oysa ki  1971 yılında Klaus M. Schwab Dünya Ekonomi Forumunu hiç de bu hale gelmesini isteyerek kurmamıştı.  İlk yıların Davos’u gerçekten dünyada yaşanan sorunlarla çok yakından ilgili olmuştur, orada dünyada yaşanan sorunlara çare bularak ancak ekonominin önü açılabilir düşüncesi hakim idi. Şimdi ise tam tersi düşünce hakim ; dünya sorunları derinleştikçe  büyük ekonomik güçlerin önü açılıyor ve onlar bire on, hatta bazı hallerde bire 100 kazanç elde ediyorlar. Bu durum ise, ne yazık ki daha fazla savaş demektir, daha fazla savaş ise daha fazla ölüm, yıkım ve talan demektir. Aynen bugün Türkiye’de yaşanan durumun ta kendisi gibi.


Ahmet Gülabi DERE  /  31.01.2016

30 Aralık 2015 Çarşamba

Bağımsız Kürdistan Zamanı



Geçenlerde Güney Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Mesut Barzani “Bağımsız Kürdistan’ı ilan etme zamanı gelmiştir” biçiminde bir açıklama yaptı. Kürtlerin bin yıllık hayalinin gerçekleşmesi yolunda bir ön hazırlık. Bunun için ciddi bir diplomatik çalışmanın yapılması gerekir. Bir devletin ilanı, hele hele sözkonusu Kürt Devleti’nin ilanı olunca, işlerin daha da zor olduğunu bilmek lazım. Güney Kürdistan yetkililerinin bu noktada yeterince bilgi birikimi ve tecrübeye sahip olduklarını düşünüyorum. Dolayısıyla başlatılan sürecin yavaş yavaş yürüyeceğine, tüm engellere rağmen Kürtlerin bin yıllık hayalinin gerçekleşeceğine inanıyorum.

Bağımsız Kürdistan’ı ilan etmek sözde kolay olabilir, fakat pratikte ve onun statüsünü dünyaya kabul ettirmek öyle kolay değil, olmayacaktır da. Etrafı ‘düşman’larla çevrili, dünyada gerçek sayılabilecek çok az sayıda ‘dost’ devletin olduğu bir Kürdistan’ın Bağımsızlık İlanı aynı zamanda bölge ve onun da ötesinde dünya siyasi dengelerini etkileyecek bir adım olacaktır. Buna karşı elinden geleni yapmaya hazır, hatta savaşa bile girmekten kaçınmayacak komşu ülkelerin olduğunu da eklersek bu işin ne kadar zor olacağını tahmin edebiliriz.

1990’dan beri fiili olarak kendini yöneten Güney Kürdistan geldiğimiz aşamada, özellikle de Arap Baharı ile birlikte değişen bölge dengelerini dikkate aldığımızda, Bağımsızlık ilanını gerçekleştirmesi hem zorunlu hem de zamanı. Zorunlu diyorum, çünkü değişen ve giderek  uluslararası güçlerin üzerinde mutabık kalabilecekleri bir Ortadoğu denkleminde eğer bağımsızlık ilan edilmez ise orada ayakta kalmanın şartları giderek ortadan kalkacaktır. 1990’dan şimdiye kadar Güney Kürdistan şu veya bu şekilde, 2002’den sonra da fiiliyata özerk bir bölge olarak ayakta durabildi. Ancak bundan sonra durum öyle kalmayacaktır, değişen ve giderek yeni bir form alan bölge siyasi dengeleri içinde özerk bir bölge gibi ayakta kalmanın şartları zorlaşacaktır. Bir anlamda Güney Kürdistan için ‘Bağımsızlık Ilanı’ hayati önemdedir. Bu yolda ne kadar hızlı davranılırsa o kadar faydalı olur, hızlı davranıldığı gibi de ihtiyatlı ve mantıklı olmak zorunludur.

Uluslararası siyasi ortamın Güney Kürdistan’ın Bağımsızlık Ilanı için olumlu olmakla birlikte ince ayarlı olduğunu da burada belirtmekte fayda vardır. Son yıllarda Sayın Mesut Barzani’nin Avrupa başkentlerine yaptığı ziyaretleri ve buralarda yaptığı temasları, daha sonra ortaya çıkan etkilerini takip ettim. Güney Kürdistan’ın ‘Bağımsızlık Ilanı’ için diyebilirim ki şimdiki hava oldukça olumludur. Daha önceki yıllarda bu konu dile getirildiğinde Avrupalı yetkililer ya yorumsuz geçiştirirlerdi ya da olumsuz anlamına gelebilecek analizler yaparlardı. Fakat şimdi öyle değil, özellikle DAEŞ tehlikesinin ortaya çıkışından beri ve Kürtlerin ona karşı verdiği savaştan ötürü Avrupalı güçlerin Kürtlerle ilgili, özellikle de Güney Kürdistan ile ilgili yaklaşımlarında ciddi manada bir değişiklik görülmektedir.

Güney Kürdistan’ın ‘Bağımsızlık Ilanı’ sadece bir parçadaki Kürtleri ilgilendirmiyor, kalben Kürt olan herkesi ilgilendiren bir olgudur. Bağımsız bir Kürt Devletinin BM üyesi olması tüm Kürtlere yeni bir kimlik kazandıracaktır. Kürdistan’ın hangi parçasından olursak olalım, BM tarafından tanınan Kürdistan hepimizin anayurdu ve vatanı sayılır. BM tarafından tanınan Kürdistan’ın resmi sınırları pek önemli değildir, şimdiye kadar çoğu Kürtlerin hayali olan ‘Kürdistan Devleti’ varlığının ispat etmesi ve okullarda görülen coğrafya dersinde ‘Kürdistan’ diye bir ülkenin yer alması kendi başına tarihi bir olaydır. O zaman yabancı ülkelerde ‘Kürdistanlıyım’ dediğimizde karşımızdaki kişi ‘orası da neresidir’ demez, diyemez. Kürdistan’ın hangi parçasından olursak olalım, ‘Kürdistanlıyım’ diyebiliriz, buna kimsenin itirazı da olamaz.

Güney Kürdistan’ın ‘Bağımsızlık Ilanı’ konusu henüz resmen gündeme oturmuş değildir. Umarım Sayın Mesut Barzani ve Güneyli diğer yetkililer artık bu tarihi adımı atmada teredut etmezler. Yukarıda belirtiğim zorluklar bilinmesine ragmen, hiç bir zaman bölgesel ve uluslararası siyasi ortamın da bu kadar olgunlaşmadığını dikkate alarak sözkonusu adımın  geciktirilmeden atılması gerekiyor.

2015 yılının bu son günlerindeki en içten temenim budur. Bağımsız bir Kürdistan hayalimizin geçek olacağı umuduyle hepinizin yeni yılını kutluyorum.

Ahmet Gulabi DERE  /  30.12.2015