12 Haziran 2011 Pazar

Seçim Zaferi ve Yeni Bir Dönem

AKP’nin ve tekmil devlet kurumlarının tüm engeleyici yaklaşımlarına karşın, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu tartışılmayan bir başarı elde etmiştir. Bu sonuca varmada Kürt Halkının, Ulusal Birliğe olan özlemi ve Özgürlük Mücadelesine olan baglılığı temel rol oynamıştır.

90’lı yıllardan beri Türkiye’de yapılan seçimleri ilgiyle izliyorum. Şimdiye kadar gerçekleşmiş olan tüm seçimler arasında niteliği, kalitesi, söylemi ve propaganda metodlarıyla en seviyesiz seçim süreci bu yıl gerçekleştirilmiştir. Özellikle siyasi parti liderleri ve onların yönetim kademesindeki kişilerin seçim meydanlarına yansıyan seviyesi düşük üslup ve yaklaşımları aynı zamanda topluma karşı da bir hakkaret olmuştur. Ne var ki, Türkiye toplumu kendine karşı yapılan bu yaklaşımları da alkışlarla ödüllendirmeye alıştırılmıştır ve 12 Haziran günü ortaya çıkan tablo da bunu çok açık bir şekilde göstermiştir.

Tahmin edildiği gibi, AKP bir kez daha birinci parti olmuş ve üçüncü bir dönem için hükümeti kuracaktır. Kaset skandalıyla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığına getirilen ve yönetiminde de ciddi değişiklikler yapılan CHP ise beklenilenin altında oy almıştır. Bundan sonraki süreçte Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini zor günler beklemektedir. CHP içindeki Ulusalcı ve Kemalist kesimlerin Kılıçdaroğlu ve ekibini rahat bırakması hayli zor görülmektedir. Yöneticilerinin ahlakdışı yaklaşımlarıyla seçim sürecinde zor günler yaşayan MHP ise bu sefer de barajın altında kalmayıp 50 civarında milletvekiliyle meclise girmiştir. Son 15 yıldan beridir bu partinin oylarında sürekli belli bir düşüşün sözkonusu olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Yaklaşımında ciddi bir değişikliğin olmaması durumunda, önümüzdeki süreçte oy oranının daha da aşağıya çekileceği aşikardır.

Bu seçimlerden en önemli zaferi Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu kazanmıştır. 36 milletvekilinin çıkarılmasında Kürtlerin Ulusal Birliğe olan talebi ve bu konuda atılan adımların büyük bir rol oynadığını bellirtmek gerekiyor. Eğer BDP, KADEP, HAKPAR ve diğer Kürt Örgütleri birlikte hareket etmemiş olsalardı bügün elde edilen sonucun ortaya çıkması mümkün olamazdı. Dolayısıyla, özellikle Kürtler açısından, bu seçimlerden çıkarılması gereken en önemli husus bu olmalıdır diye düşünüyorum. Bu seçimlerle birlikte, Kürtlerin kendi aralarında sağlıklı bir Birlik yaratma noktasında tarihi bir fırsat doğmuştur. Eğer önümüzdeki süreçte kendini azda olsa sorumlu hiseden Kürt örgüt, kurum ve partileri Ulusal Birlik noktasında ciddi adımlar atmaz iseler, oluşmuş olan bu olumlu havanın kendini uzun süre koruyabilmesi pek zordur. Bu seçimler de bize gösteriyor ki, başarının tek yolu; sağlıklı ve demokratik bir birliktelikten geçer. Şüphesiz bu birliktelik de demokratik ve çağdaş bir mentaliteyi gerektirmektedir.

Tümü BDP’li olmasalar da, 36 milletvekiliyle TBMM’ye giren bir Bloğun yapabileceği çok önemli görevler vardır. Her şeyden önce önümüzdeki dönemde AKP bu gücü görmemezlikten gelemez. İster yeni bir anayasanın oluşumunda olsun, isterse de Türkiye’nin genel sorunları hakında olsun, kurulacak olan BDP Meclis Grubu dikkate alınması gereken bir güçtür. Dolayısıyla, BDP’liler açısından da, geçen döneminkinden çok farklı olarak, ağır görev ve sorumluluklar beklenmektedir. Gerek Kürt Sorununa Demokratik bir Çözümün bulunması konusunda olsun, gerekse de Türkiye’nin çağdaş ve demokratik bir sisteme kavuşması noktasında bu Bloğun çok özverili çaba sahibi olması kaçınılmaz bir görev olarak kendini dayatmaktadır. Umarım seçilen arkadaşlar bunun bilincindedirler.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu listesinden meclise giren Türk Soluna mensup milletvekilerinin olması da önemli bir kazanç olmuştur. TBMM’ye seçilen bu arkadaşların üzerine de tarihi görevler düşmektedir. Şimdiye kadar uzaktan izledikleri Kürt Halkının Demokrasi ve Özgürlük Mücadelesine bizzat katılmaları ve tüm Türkiye’ye maletmede öncülük etmeleri önem arzetmektedir.

Yarından itibaren AKP’nin üçüncü hükümet dönemi başlayacaktır. Anti-demokratik bir husus olan seçim barajı nedeniyle bir kez daha AKP haketmediği halde 325 civarında milletvekili çıkarmıştır. Eğer seçim barajı yüzde 5 veya yüzde 7 olmuş olsaydı, bu dönemki TBMM’de en az 5 parti temsil edilmiş olacak idi. Ne yazık ki, içinde bulunmuş olduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreğinde halen Türkiye’de bu anti-demokratik seçim sistemiyle halkın temsilcileri seçilmektedir. Baraj nedeniyle Türkiye toplumunun beşte biri oy verdiği partiler tarafından temsil edilmemektedir. Bu durum Türkiye’nin bir ayıbıdır ve önümüzdeki seçim dönemine kadar giderilmesi zaruridir.

Dersim’de Blok adayının seçilmemiş olması ciddi bir eksikliktir. Devrimci özelliğiyle bilinen Dersim’de, Kamer Genç’in “Biz Kürt değiliz” biçimindeki demecine rağmen CHP’nin iki milletvekili çıkarmış olmasını Dersim’e yakıştıramam. Bu durum da göstermiştir ki, iddia edildiği gibi, Türk Solu Dersim’de ya yoktur ya da CHP’nin hizmetine girmiştir.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğundan seçilmiş olan tüm arkadaşları kutlar, önümüzdeki dönem çalışmalarından başarılar dilerim.

Ahmet DERE / 13.06.2011

20 Mayıs 2011 Cuma

Ülkem Kan Ağlıyor

Son iki aydır Kürdistan’da çok farklı, şimdiye kadar eşi görülmemiş hasas ve aynı zamanda da tehlikeli bir durum yaşanmaktadır. Gerillanın eylemsizlik kararına karşılık, Türk Ordusu birçok bölgede operasyon üstüne opersayon yapmaktadır. Ciddi çatışmaların yaşanmadığı bölgelerden gerilla cenazeleri toplanmaktadır. Eylemsizlik sürecine rağmen, nisan ayından beri şehit düşen gerilla sayısı 30’u geçmiştir, bu oran 1993-1997 yılları arasında yaşanan savaşın en kirli ve en yoğun olduğu döneminkinden daha fazladır.

12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimlerin üç ay öncesinden başlayarak kirli senaryolar devreye sokulmuştur. Sınır tanımadan kirlenen Türkiye siyasetine paralel olarak, Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde askeri ve polisiye operasyonlar gerçekleştirilmektedir. Kürt Halkının acısını büyüten gerilla şahadetlerinin yanı sıra, çoğu aktif siyasi çalışmalarla meşgul olan binlerce kişi gözaltına alınmaktadır. Askeri operasyonların yapıldığı bölgelerde, aynı zamanda doğaya da büyük zararlar verilmektedir. Kelimenin tam manasıyla, son iki aydır Kürdistan kan ağlıyor, gerçek bir vahşet yaşanıyor.

Türkiye ve Kürdistan’da gelişen atmosfer böyle devam ederse, tehlikeli ve karanlık senaryoların sayısı her geçen gün daha da çoğalacaktır. Ordunun operasyonlar konusundaki tavrı ve buna karşı AKP hükümetinin kayıtsızlığı, hatta memnün oluşu, giderek Kürtlerin öfkesini daha da büyütmektedir. Eğer duruma müdahale edilmezse, ne yazıkki Kürtlerle Türkler arasında gelişen duygusal kopuşun önünü kimse alamaz. Şiddetin daha da tırmanmasıyla birlikte, bu kopuş ve bununla beraber keskinleşen bir ayrışma durumunun gelişmesini kimse engeleyemez.

Bilinmesi gerekir ki Kürdistan’ın kan ağlaması, Türkiye’nin faydasına olmayacaktır. Eğer çağın medeni dünyasında yer edinmek istenen bir Türkiye arzusu varsa, bunun gerçekleşmesi ancak halkların kardeşliği, birliği ve beraberliğinden geçer. Kimse Kürt Halkının ezilmesi üzerinde büyüme hesaplarını yapmamalıdır, ezilen Kürtlerle birlikte Türkiye de batacaktır. Ayrıca, bunca mücadeleden sonra, ne Kürtler eski Kürtlerdir, ne de dünya eski dünyadır, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada egemen olan nizam ve mentalite artık yoktur.

30 yıldır Kürdistan dağlarında savaşan gerilla Kürt Halkının tarihinde de yepyeni bir sayfa açmıştır. Özgürlük Mücadelesini veren hiçbir gerilla gücü zafere giden yolda yükün en büyük ağırlığını omuzlamamıştır. Gerillanın yarattığı sonuçlar üzerinde siyasi, diplomasi ve kültürel alanların devreye girip, nihai sonuca öncülük etmesi gerekmektedir. Ne varki bizdeki durum böyle olmamıştır, veya olamamıştır, geçen otuz yıllık süreçte ortaya çıkarılan muazam sonuçlar üzerinde sağlıklı bir siyaset ve diplomasi yapan güç henüz yaratılamamıştır. Dolayısıyla, mücadelenin tüm yükü gerillanın omuzunda kalmıştır. Zaman kaybedilmeden bu durumda ciddi bir değişikliğin yapılması kaçınılmaz olmuştur.

Son yıllarda yaşanan gerilla şahadetlerinin acısı çok büyüktür. Bunca mücadeleye rağmen halen bir ayda onlarca gerillanın şehit düşmesinin izahatı olamaz. Bu noktada gerillacılığın sorgulanması gerektiğini düşünmüyorum, esas olarak sorgulanması icap eden siyaset ve diplomasi alanlarıdır. Halkın gerilla cenazelerine büyük bir cesaretle sahip çıkmasını da dikkate aldığımızda, Kürtlerin siyaset ve diplomasi cephesindeki boşluğun ne kadar derin olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Gelinen noktada, çözüm kanalarını yaratma yerine, gerilla cenazeleri üzerinde dar menfaatleri için siyaset yapmak ve meclise girmeyi hesaplamak ne doğrudur nede ahlakidir. Sanırım bu konuda oturup derin düşünmesi gerekenler vardır….

Seçimler yaklaştıkça, Türkiye’deki siyasette de ciddi bir dejenerasyon yaşanmaktadır. Hiçbir ahlaki sınır tanımadan çirkinleşen siyaset üslubu, giderek toplumun da ahlaki ve kültürel seviyesini düşürmektedir. Başta iktidar partisi AKP olmak üzere, CHP ve MHP’nin seçim mitinglerinde kulandıkları üsluba bakıldığında, ne yazıkki sokak kültürüyle yarışan bir tabloyu görüyoruz. Sözde Türkiye’yi çağdaş medeniyetlerle buluşturma sözünü veren bu her üç partinin de çağa aykırı bir pozisyonda olduklarını kimse gizleyemez.

Ahmet DERE / 20.05.2011

3 Mayıs 2011 Salı

Emeğe Saygı Başarının Anahtarıdır !

Emeğiyle değer yaratan kişi, kurum ve halklar, emeğe saygının da ne anlama geldiğini bilmeleri gerekir. Emek verilerek yaratılan bir sonuç ne kadar değerliyse, emek sahibi olanların da o oranda saygı görmeleri doğal bir şeydir. Eğer bir yerde bu noktada herhangi bir çelişki yaşanıyorsa, demekki orada doğal olmayan bir durum sözkonusudur. Doğal olmayan durumların yaşandığı bir yerde, veya bir mücadelede, çeşitli hastalıkların yaşanmasını engellemek de zordur, dolayısıyla buralardan alınması beklenen sonucun elde edilmesi de fevkalede zahmetlidir.

Kürt Ulusal ve Demokratik Mücadelesi çetin bir süreçten geçerek bugünlere gelmiştir. Geçmişe bakmadan ve geçmişte yaşanan zorluklar anlaşılmadan gelinen noktayı anlamak mümkün değildir. Bir siyasi hareket nereden nereye ve hangi emekle geldiğini anlamadan başarılı bir geleceği inşa etmesi zordur. Aynı durum bireyler için de geçerlidir, biri geçmişte verdiği emeğine saygı göstermese, onun tersine bir çaba sahibi olursa, sağlıklı bir geleceğin sahibi de olamaz.

İnsanlar mensubu oldukları siyasi parti veya kurumlardan ayrılabilir, farklı çalışmalarda bulunabilir, ancak geçmişinin aleyhine olabilecek herhangi bir pratik sahibi olmadıkları müddetçe saygı ve değer hakederler. Ne varki biz Kürtlerde bu noktada henüz ciddi bir yaklaşım noksanlığı yaşanmaktadır. Yıllarca emek veren, en zor koşullarda mücadele eden bazı Kürt Aydın, Devrimci ve Demokratları çok doğal (sağlık, sosyal ve ekonomik gibi) nedenlerden ötürü kendi bireysel durumunda değişiklikler yapınca bir anda haketmedikleri yaklaşımlara maruz kalmaktadırlar. Başta Kuzey Kürdistan ve Türkiye olmak üzere, Kürtlerin yaşadığı tüm alanlarda söz konusu yaklaşımlara maruz kalan insanlarımız vardır. Emeğe saygının anlamını bilen hiç kimse bunu tasvip edemez.

Konunun biraz daha somut anlaşılabilmesi açısından Türkiye‘deki legal partileri (bugünki adıyla BDP) ele alabiliriz. Son 15 yıllık geçmişe baktığımızda Legal Kürt Mücadelesinde emeği geçen ve çok samimi görebileceğimiz yüzlerce değerli insanımız bugün safdışı edilmiş durumdadır. Oysa söz konusu olan bu potansiyel çok iyi değerlendirilebilirdi, tecrübesinden yararlanılabilirdi. Bu potansiyel içinden çok daha nitelikli milletvekili adayları, belediye başkanları çıkarılabilirdi.

Özgürlük Mücadelesinin hiçbir zor döneminde yer almayan, hatta kirli savaşın en fazla geliştiği 1993-1997 yıllarında, kendi bireysel istikbali uğruna öğrencilik yapan, çeşitli resmi dairelerde devlete hizmet eden, yakın akrabalarını sürekli mücadeleden uzak tutanların bugün daha fazla değer görmeleri, sanırım birçok Kürdün hoşuna gitmez. Burada kastettiğim husus, yeni insanlara yol vermemek ve onları değerlendirmemek değildir. Mücadelenin safları istekli olan herkese açık olmalıdır elbette, fakat bunu yaparken hiçbir zaman emek veren, aynı zamanda da tecrübeli ve nitelikli olanları yadsımakmak gerekiyor. Halkımız, emeği olan çocuklarını aktif siyasette görmeyince şüpheye kapılmakta, kafasında çelişkiler çoğalmaktadır. Bu nedenle, maalesef, hem genel seçimlerde ve hemde yerel seçimlerde yeteri düzeyde oyların artışı sağlanamamaktadır.

Geçen 30 yıllık Kürt Ulusal ve Demokratik Mücadelesinde çok büyük gelişmeler yaşanmış, önemli değerler yaratılmıştır. Eğer emeğe doğru bir saygı anlayışı çerçevesinde yaklaşılmış olsaydı ve yılların tecrübesiyle yoğrulan potansiyel iyi değerlendirilmiş olsaydı, hem Ulusal Birlik noktasında ve hemde mücadelenin siyasal, sosyal ve diplomatik alanlarında çok daha ileri düzeyde olabilirdik.

Yazımın içeriğinden yanlış anlam çıkarılmamalıdır, kimse benim BDP’ye karşı olduğum manasına getirmemelidir. Halihazırda, Türkiye siyaseti çerçevesinde, BDP’den başka herhangi bir siyasi partiyi savunmam düşünülmemelidir. Buradaki esas amacım, hem BDP yöneticilerinin, hemde bu partiden şikâyetçi olan “yeni ortaya çıkmış“ bazı çevrelerin dikkat etmeleri gereken hususlara işaret etmektir. Ve doğru yaklaşılır, geçmişte yaşanan hatalar telafi edilmek istenirse, bu seçim sürecinde söz konusu potansiyelin desteği alınabilir ve bu hayırlı bir sonuca yol açacaktır. Dolayısıyla, bu önemli süreçte, BDP yöneticileri kendi bireysel çıkarlarını bir tarafa bırakıp, mütevazi bir yaklaşım sergilemeleri önem arzetmektedir.

Halk tarafından değer gören emek, sadece belli bazı parti veya kurumların çatısı altında verilen mücadeleyle ortaya çıkmaz, halkın özgürlüğü için sarfedilen tüm çabalar emektir, değerlidir, saygıyı haketmektedir. Değer ve saygıyı hakeden tüm emek sahiplerine, günün birinde, halkımız hakkını teslim edeceğine dair hiçbir şüphem yoktur.

Son olarak şunu da belirtmeden geçersem bu yazı eksik kalmış olur; 30 yıllık mücadelede gerçekten kendi emeğinin değerini bilmeyen, yaptığı pratiğiyle çok bilinçli olarak geçmişine saldıran Kürtlerin sayısı da az olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, bu durumda olanların da hiçbir zaman başarılı olmadıklarını ve olamayacaklarını da belirtmek gerekiyor.

Ahmet DERE / 03.05.2011

19 Nisan 2011 Salı

Komplolara Karşı Yaratıcı Olmak Gerekir

Osmanlı Imparatorluğunun mirasını devralan TC tarihinde de komploculuk sürekli başvurulan temel bir yöntem olmuştur. Her ne kadar TC’nin kuruluşuyla yeni bir sayfa açılmış olduğu söylense de, aslında devlet yöneticiliği ve zihniyeti konusunda pek değişen birşey söz konusu değildir. Sadece, değişen dünyaya sözde ayak uydurma babında sunni bazı « değişimler » olmuştur. Bu nedenle günümüzde yaşanan gerçeklik, ne TC’nin ruhuna ve nede onun mirasını devraldığı Osmanlı Imparatorluğunun geleneğine aykırıdır.

Dün öğleden sonra TC Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) 12 bağımsız adayını veto etme kararı açıklandı. Bu karar tamamen Kürtlerin iradesine karşı alınmış olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. YSK’nin gerekçesi ne biçimde açıklanırsa açıklansın, işin esas nedeni, önümüzdeki dönemde Kürtlerin iradesinin mecliste temsil edilmesini engelemekten başka bir şekilde izah edilemez. Türk Devlet sisteminin tüm antidemokratik engellerini aşan Kürt Halkı, az bir sayıda da olsa, mecliste temsil edilmeyi başarması, devletin derin güçlerini yeni komplolar geliştirmeye zorlamıştır. Bu kararla, aynı zamanda, Türk Devletinin Kürt Sorunuyla ilgili herhangi bir çözüm projesine sahip olmadığı da ortaya çıkmaktadır. YSK doğrudan devletin temel kurumlarından biridir ve aldığı kararlar devleti bağlamaktadır.

YSK’nın aldığı bu karar beni pek şaşırmadığını da burada belirtmek istiyorum. Böyle bir kararın çıkacağını tahmin etmemekle beraber, seçim sürecinde devletin ciddi manada engelleyici faktörleri ileri süreceğini seziyordum. Ve bu karar son engel olmayıp, daha farklı sorunların da ortaya çıkması muhtemeldir. Dolayısıyla, gerek BDP olsun, gerekse de özgürlükçü ve demokrat diğer bağımsız adaylar olsun, herkesin çok duyarlı olması ve hesaplı adım atması gerekir.

YSK’nin bu kararına karşı BDP’nin nasıl bir yol izleyeceğini henüz bilemeyiz, sanırım çok kısa sürede belli bir yaklaşım netleştirilecektir. Ancak, bu konuda şu hususun çok iyi bilinmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum ; Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Türkiyeyi Demokratikleştirme Mücadelesi sistemin çizdiği yollardan geliştirilmemiştir, geliştirilemeyecektir. En yararlı ve sonuç alıcı mücadelecilik, yaratıcı olup devletin engellerini aşmayı bilmektir. Bir taraftan, YSK’nin bağımsızlarla ilgili aldığı kararı çok şiddetli bir biçimde protesto etmek gerekirken, diğer taraftan da varolan bağımsız adaylarla seçim sürecine yüklenmek önem arzetmektedir. Elbette Türk Devletinin bu yaklaşımını teşhir etmek amacıyla seçimlerden çekilmek de bir seçenek olabilir ancak, bu durumda söz konusu kararı alan zihniyetin isteği doğrultusunda hareket edilmiş olup, önümüzdeki dönemde meclis arenası tamamen boş bırakılmış olunacaktır. Bu nedenle, tüm engellemelere rağmen, varolan bağımsız adayların başarısı için bu sürece yüklenmekte daha fayda görüyorum.

Türk Devletinin bu yaklaşımı, aynı zamanda Kürt Sorunuyla alakalı olarak ne gibi bir strateji hazırlığı içerisinde olduğunu da ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan durum şunu açık bir şekilde gösteriyorki, önümüzdeki 5 yıllık süreç içerisinde Kürt Sorununa devletin projesi (buna AKP’nin projesi de diyebiliriz) doğrultusunda çözüm bulunmaya çalışılacaktır. Önümüzdeki dönemde TBMM’de sadece AKP ve CHP guruplarının bulunması için derin bir hazırlık yapılmıştır diye düşünüyorum. Devletin Kürt Sorunuyla ilgili projesini hayata geçirmek için AKP ile CHP’nin ortak ve rahat çalışmaları öngörüldüğü için, hem MHP’nin barajı aşmaması gerekir ve hem de BDP adına seçimlerde aday olan bağımsızların zayıflatılması lazım. MHP aşırı faşizan uslübüyle, BDP ise daha özgürlükçü ve demokratik talepleriyle devletin söz konusu projesini ciddi bir şekilde engellemektedirler. Dolayısıyla, bu iki partiyi de devre dışı bırakıp, AKP ile kürt asıllı Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’nin ortak emeleri sonucu Kürt Sorununa « çözümün » bulunması hedeflenmektedir. Hem AKP’nin ve hemde CHP’nin adayları arasına Kürtler arasında dikkat çeken bazı isimlerin yerleştirilmesi de bu amaçladır.

12 Haziran seçimleri hem Türkiye geneli açısından ve hemde Kürt Sorunu açısından yeni bir sürecin başlangıcı olacaktır. Bu dönemde, özellikle BDP açısından, gerek siyasi gerekse de kitlesel gücün çok isabetli değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Seçim itifağı amacıyla HAK-PAR ve KADEP ile yapılan diyalog önemli bir başlangıç olmuştur ancak, bu süreçte Kuzeydeki tüm Kürt Örgüt ve Kurumlarıyla ortak bir platformda buluşmak ve çözüm süreciyle ilgili olarak AKP-CHP projesine alternatif, tüm Kürtlerin arz ve taleplerini içeren bir proje üzerinde çalışılması gerekiyor. Şimdiye kadar verilen mücadelenin boşa gitmemesi ve hakettiği yere oturtulması için, bu dönemde çok duyarlı, yaratıcı ve aynı zamanda da mantıklı hareket edilmelidir.

Son otuz yıllık tarihimize baktığımızda, sömürgeci güçlerin politikaları bize ne kadar zarar vermişse, biz Kürtler arasındaki sosyal, siyasal, partizancılık ve ideolojik sorunlar da o kadar, ve hatta daha fazla, zarar vermiştir. Gelinen aşamada, kendine « demokratım », « yurtseverim » diyen tüm Kürtlerin ortak bir halk projesi etrafında birleşmeleri gerekmektedir. Herkesin kendi imkanlarıyla, yetenekleriyle bu sürece dahil olması için, başta KCK ve BDP olmak üzere, Kuzeyli tüm Kürt Parti ve Örgütlerin üzerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Ben böylesi bir sürece « Lihevhatina Gelêri» yani «Réconciliation Populaire» yani «Halkın Barışması » diyorum.

Ahmet DERE / 19.04.2011

7 Nisan 2011 Perşembe

Libya Savaşı Devam Ederken

Hatırlanacağı gibi, bundan 15 yıl kadar önce, ciddi bir şekilde, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile ilgili tartışmalar başlamıştı. İlk dönemde yoğun bir şekilde tartışılan bu proje, son yıllarda kısmen unutulmuş gibi olsa da, bu yılın ilk aylarıyla birlikte Arap Dünyasında olup bitenler, sözkonusu projenin pratikte hayat bulması anlamına gelmektedir. Yani, ABD ve AB öncülüğünde yapılanların amacı dünyaya yeni bir düzen vermektir. Tarihe de bakıldığında, dünya düzeniyle ilgili gelişmeler sürekli Ortadoğu’dan başlayarak gelişmiştir. Ortadoğu sürekli dünyanın merkezinde yer almıştır, öyle olmaya da devam etmektedir.

Emperyalizmin Ortadoğu’ya kendi düzenini vermesi için bazı gerekçelerin varolması gerekir. BOP’un geliştirilmeye başlandığı 1990’lı yıllarda Saddam Hüseyin’in diktatörlüğü gerekçe oldu. Söz konusu projenin olgunlaştırılmaya ihtiyaç duyulan bu süreçte de Arap Dünyasının diğer yönetimleri araç olarak kulanılmaktadır. Tunus ve Mısır’dan sonra, sıra Libya’ya geldi. Ancak Muammer Kaddafi diğer Arap Liderleri gibi olmadığı için, bugün yaşanmakta olan savaşı kaçınılmaz kılmıştır. Kaddafi’nin bu asabi ve aynı zamanda da direngen kişiliği, bir anlamda Fransa, ABD ve Ingiltere’den oluşan, BOP’un baş aktörleri olan koalisyonun da işine gelmiştir.

Libya’ya karşı geliştirilen savaşın Uluslararası Alanda meşrü gösterilmesi için, ilgili koalisyon güçleri BM Güvenlik Konseyi’ni devreye koydular. Uluslarüstü bir kurum olan BM, ne yazıkki sadece büyük güçlerin talimatıyla hareket ettiği için, Fransa öncülüğünde sunulan önerge suraatle kabul edilerek kararlaştırılmıştır. Rusya Federasyonu, Çin ve Almanya’nin oylamada çekimser kalmış olmaları, onların söz konusu kararı bloke etmeleri anlamına gelmiyordu. Büyük güçler arasında nuans farklılığı böylesi bir çekimser kalışı gerektirmiştir. BM’nin bu kararından sonra, Libya’ya karşı saldırıların kaçınılmaz olduğunu hepimiz biliyorduk. Ve 19 Mart tarihinde beklenen saldırılar başladı.

BM’nin karar aldığı günden sonra Libya Yönetimi uzlaşmaya gelebileceğini açıklasa da, Koalisyon Güçleri saldırılarını durdurmadılar. Zira, Arap Dünyasında halen eski sistemde ısrarlı olan Suriye, Yemen, Ürdün ve diğer ülkelere gözdağının verilmesi, BOP’un yeni bir aşamaya taşınması gerekiyor ve bunun için de Libya önemli bir fırsat idi, bu savaşın geliştirilmesi kaçınılmaz oldu.

Eğer Libya’da, Muammer Kaddafi Yönetimi isyancıları bastırmış olup, eski sisteminin ömrünü biraz da olsa uzatmış olabilseydi, veya bunu başarabilirse, sözkonusu bu durum Suriye, Yemen, Ürdün ve diğer ülkeler için de kötü örnek olacaktır. Bu nedenle, ne olursa olsun Kaddafi Yönetimi gitmeli ve Libya’da, herşeyden önce ABD, Fransa ve Ingiltere’ye biat edecek bir yönetimin işbaşına getirilmesi lazım.

Bazıları bu savaşı daha çok Fransa’nın başlattığını ileri sürmektedir. Fakat şunun iyi bilinmesi gerekiyor ki, eğer ABD istemeseydi ne Fransa ne de İngiltere bu noktada ciddi bir hareketlilik içerisine girmezdi. BOP’un hayata geçirilmesinde yapılan görev paylaşımı gereği, Libya gibi bir ülkeye karşı yapılması gereken savaşın temel sorumluluğu Fransa’ya verilmiştir.

Fransa, dış politikadaki başarıyı iç politikaya yansıtan bir geleneğe sahip olduğu için, hem Fransız Sağcıları, hem Sosyalistleri ve hemde Yeşilleri zaman geçirmeden, Devlet Başkanı Sarkozy’nin bu politikasını desteklediklerini beyan etmişlerdir. Ülkelerinin emperyal çıkarları sözkonusu olunca, partilerüstü politikaların geçerli olduğu geleneğe uygun bir yaklaşımı sergilemişlerdir. Hatta, Sosyalistler biraz daha ileri giderek, “Libya’da evrensel değerler için savaşıyoruz” deyip, başlatılan bu savaşı meşrü gösterme çabası içerisine bile girdiklerine tanık olduk. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy açısından ise, bir taraftan düşmüş olan popülaritesini kısmen kurtarmış, diğer taraftan da, emperyal devlete uygun bir başkan olduğunu göstermiştir.

Libya konusunda hiçbir öngörüsü, geleceğe yönelik hiçbir planı olmayan Türkiye ise, deyim yerinde ise, tam anlamıyla ne yapacağını şaşırmıştır. Daha önce Saddam Hüseyin’e karşı yapılan savaşta olduğu gibi, bu sefer de en büyük zararı Türkiye’nin göreceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. AKP’nin kararsız yaklaşımı ve seçimlerle ilgili karmaşık hesapları tutmamıştır, tutmayacaktır. Başta Libya’ya karşı yapılacak herhangi bir saldırıya karşı olduğunu beyan etse de, ABD’nin mudahalesiyle NATO şemsiyesi altında bu savaşa bizzat katılmayı da kabul ederek ne kadar tutarsız olduğunu alenen göstermiştir. Ve TSK Libya’da savaşıyor.

Arap Ülkelerindeki Monarşik ve Antidemokratik Yönetimlerin gitmesi gerektiğini, demokratik kültürden az da olsa nasibini almış olan herkes söyler. Hem Muammer Kaddafi, hem Hüsnü Mubarek, hem Zeynel Abidin Bin Ali, hem Beşar Asad ve hem de diğer Arap Devletlerinin halklarına yaptıkları zülüm kabuledilemez. Hem bu ülkelerde, hem de Türkiye ve dünyanın diğer birçok ülkesinde demokrasinin gelişmesi ve halkların öz çıkarlarını savunan yönetimlerin gelmesi için çalışmak, aynı zamanda bir insani görev ve sorumluluktur.

Ancak, bugün Libya’da olup bitenler, ne yazıkki bu amaçla yapılmamaktadır. Yaşananlar, BOP’un pratikte egemen kılınması içindir. Kısacası, özellikle Ortadoğuda, Emperyalist Güçler, kendi denetimleri dışında yönetim istememektedirler. Bunun için gerekirse bin dereden su getirilerek müdahale gerekçesi yaratılacaktır. Ne varki, yapılan herşey “Demokrasi” ve “İnsan Hakları” kılıfına da uydurulmaktadır.

Ahmet DERE / 06.04.2011

20 Mart 2011 Pazar

12 Haziran Seçimleri ve Kürtler

Bu yıl Türkiye’de yapılacak olan genel seçimlere iki aydan biraz fazla zaman kaldı. Ülkenin gündemi bir süreden beridir seçimlere endekslenmiş durumdadır. Her siyasi parti hesaplarını bu seçimlere göre yapmakta ve elindeki tüm kozları oynamaktadır. 12 Hazirana kadar Türkiye’deki toplumların tartışma konuları sadece seçimler ve ona bağlı olarak miting meydanlarında yapılacak olan polemikler olacaktır.

Bugün, bu yazı vesilesiyle, seçimlerin Kürtler açısından ne anlama geldiğini ve BDP’nin dikkat etmesi gereken hususları irdelemek istiyorum.

Geçen son dört yıl boyunca gerek türkçe gerekse de kürtçe olarak kaleme aldığım yazılarımda BDP ile ilgili görüşlerimi okuyucularla paylaştım. Bu yazılarımda zaman zaman BDP’nin eksikliklerini, yetmezliklerini de elleştirdim. Söz konusu yazılarımdan ötürü BDP tarafından ne gibi tepkiler gösterildiğini pek bilemem, bazı arkadaşların « Analizleriniz yerindedir heval » biçimindeki kısa mesajlarından yola çıkarak somut birşey söyleyemem.

Gelinen aşamada, niyeti kötü olmayan herkesin yapacağı öneri ve elleştiri BDP yötecisi olan ve bu konuda kendini sorumlu görenler tarafından dikkate alınmalıdır. Zira, söz konusu olan salt BDP’nin seçimlere girmesi değildir, Kuzey Kürtlerinin Özgürlük Mücadelesi ve geleceği söz konusudur. Dolayısıyla, bu mücadelede, az veya çok, emeği geçen herkes bu seçimleri çok önemsemektedir.

Seçimlerden iyi sonuç almanın püf noktası, milletvekili adaylarının isabetli tespit edilmesidir. Kürt toplumunda hakim olan genel yaklaşıma baktığımızda, parti olayından daha fazla, seçimlerde aday olarak gösterilen şahsiyetler önemli görüldüğünü biliyoruz. Türkiye’nin her bölgesinde bu nokta önemli olurken, özellikle Kürtler açısından bu husus daha fazla dikkate alınmaktadır. Bu optikten olaya baktığımızda, BDP’nin göstereceği adayların profili 12 Haziran seçimlerinin sonucunu belirleyecektir.

Doğru adayların tespiti açısından, geçen 4 yıllık dönemin pratiği çok iyi analiz edilmelidir diye düşünüyorum. Geçen dönemde TBMM’ye giren bazı temsilcilerin varlığının pek hisedilmemesi, hatta isimlerinin bile halk tarafından bilinmemesi, bariz olarak görülen bir eksiklik olup, bu yıl açısından da önemli bir sorumluluğu ortaya çıkarmaktadır. Eğer geçen dönemden sağlıklı sonuçlar çıkarılmaz ve, daha önceki dönemde yaşandığı gibi, bu sefer de bazıları kendi ahbap ve akraba çevresinin adaylığı noktasında ısrar ederlerse, ne yazık ki beklediğimiz bir aday profili ortaya çıkamaz. Her bölgenin özgün yaklaşımı dikkate alınmadan gösterilen adaylar sadece oy kaybettirir. Eğer 2007 seçimlerinde söz konusu bu yanlış yaklaşımlar sergilenmemiş olsaydı, inanıyorum ki en az 25 milletvekili çıkarılacaktı.

Türkiye’deki Kürtlerin yüzde altmışı Özgürlük Mücadelesinde emeği geçmiştir. Eğer sağlıklı aday tespiti yapılırsa, Türkiye’de 25 milyona yakın olan kürt nufusunun yüzde 60 oyları alınabilir. Bu potansiyelin oy oranı en az 7 milyondur dolayısıyla, bu rakam yüzde 16’lık bir oya tekabul etmektedir. Devletin özel engeleme ve hile payı yüzde 5 olsa bile, yine de BDP’nin kendi başına seçimlere girmesi durumunda, barajı rahatlıkla aşabilir demektir. Geçen dönem açısından bu noktadan bakılırsa, temel kusurun aday tespitinden kaynaklı olduğunu söylemek yerindedir.

Sonuç olarak şu hususun altını çizmek istiyorum ; Gerek BDP’de olsun, gerekse de diğer Kürt Kurumlarında, kimse koltuk sevdalısı olmamalı ve kendisini merkeze koymamalıdır. Şimdiye kadar iki dönem milletvekili olan hiç bir BDP’linin tekrar aday olmamasını öneriyorum. Yeni aday gösterilen her adayın da, aday gösterilecek olan bölgeden olması, kürtçeyi en az konuşabilecek kadar bilmesi ve bölge halkı tarafından da sevilen bir şahsiyet olması şart olarak görülmelidir. Kürtler arasında bu profile uygun adaylar konusunda sorun olmadığını düşünüyorum.

Herkesin Newroz bayramını kutluyor, başarılar ve esenlikler diliyorum.

Ahmet DERE / 20.03.2011

20 Şubat 2011 Pazar

Derin Komplo Süreci ve Şıvan Perwer

Kürtlerin tarihi komplolarla doludur. Bazen Kürtler kendi kendilerini tasfiye etmek için komplolar geliştirmişler, bazen de sömürgeci güçler, « böl yönet » politikası gereği, kendilerine karşı engel olarak gördükleri Kürtleri bertaraf etmek için komplo senaryolarını devreye sokmuşlar. Tüm bu senaryoların hayata geçirilmesinde rol oynayan temel unsur Kürtler olmuştur.

Yakın tarihimizde yaşanan ve Uluslararası Komplo olarak bilinen 15 Şubat Komplosunun arka planında da yine Kürtlerin rolünü görmek mümkündür. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla, PKK’nin dağılacağı yönündeki düşüncelerin geliştirilmesinde de, yine kürt unsurlarının rolü vardır. 15 Şubat’tan sonra PKK’nin dağılmadığı görülünce, bu sefer ek komplo senaryoları devreye sokulmuştur; Imralı ile Kandil arasında çelişkiler geliştirerek, yavaş yavaş silahlı gücün etkisini kırmak. Bu çabanın sonucu olarak, 2003 yılında PKK’den kopuşlar yaşanmış, yurtsever kürt kitlesinin kafasında derin çelişkilerin ortaya çıkmasına yol açılmıştır.

Başarılı olamayan her komplo senaryosuna bağlı olarak yeni yöntemler geliştirilmiştir. Ve, 15 Şubat’tan 12 yıl sonra, tekrar yeni ve daha derin bir komplo ile karşı karşıyayız. Özelde PKK’ye karşı, genelde de tüm Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı yeni bir komplo süreci başlamıştır. Geçmişte olduğu gibi, bu derin komplo sürecinde de yine baş figüran rolü Kürtlere verilmiştir.

Son günlerde bazı kürt internet sitelerinde, yazılı ve sözlü basın organlarında Şıvan Perwer ile ilgili tartışmalar yapılmaktadır. Şıvan’ın türk medyasına verdiği demeçler, Bülent Arınç ile görüşmüş olması ve TRT Şeş’e çıkması, önemli bir kürt kesimi tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Düşünce özgürlüğü gibi, tepki göstermek de, şiddet içermediği ve kişilik haklarına saldırı olmadığı müddetçe, evrensel bir insani haktır. Dolayısıyla, Şıvan’ın bu son yaklaşımlarına karşı gösterilen tepkilerin bir kısmı da haklı ve yerinde görülebilir. Ben kendim de, bırakın Şıvan gibi bir kürt sanatçısının, kendini kürt olarak bilen hiç kimsenin TRT Şeş gibi, asıl misyonu Kürtleri asimile etmek, kürt dilini ve kültürünü erozyona uğratmak olan bir kurumda çalışmasını tasvip edemem, bu tür yaklaşımlara sahip olanları kınıyorum.

Şıvan’ın bu son yaklaşımlarını, Derin Komplo Süreci’nin önemli bir parçası olarak görmek gerekiyor. 12 Haziran’da yapılacak olan seçimlerden galip çıkarak, üçüncü bir dönem hükümetini kurmak isteyen AKP, aynı zamanda Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı da yeni bir süreci geliştirmeye çalışmaktadır. Bir taşla iki kuşu vurmayı amaçlayan AKP, Şıvan’ı ve onun gibi olabilecek kürt çevrelerini birer araç gibi kulanmaktadır. Gerek Şıvan, gerekse de O’nu destekleyen çevrelerin bir kısmı, AKP‘nin -buna türk devleti de diyebiliriz- amacının bilincinde olmayabilirler. Cehenemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir diye bir deyim vardır, dolayısıyla olayların bilincinde olup veya olmamak hiç bir anlam ifade etmez, önemli olan, hizmet edilen amacın ne olduğudur.

Gelelim Şıvan’a karşı tepki gösteren kimi kürt çevrelerinin yaklaşımlarına. Maalesef bu konuda da ciddi bir sorun, bilinçsizlik ve hatta, bunun da ötesinde, bir art niyet vardır. Bazıları Şıvan’a karşı tepki göstermekle PKK’ye ve ona yakın çevrelere şirin görünme çabasındadırlar. Bazıları da Şıvan’a karşı sert ve hakaret edici tavırlarda bulunarak ucuz kahramanlık taslamaktadırlar. Bunlar arasında türk ordusuna askerlik yapmış olanlar, Kürt Özgürlük Hareketine karşı her tür hakareti eden türk kurumları ve iş çevreleriyle çalışanlar, ne kendisi, ne de ailesinden hiç kimse, bir gün bile, Özgürlük Mücadelesinde yer almayanlar da bulunmaktadırlar. Böyle olanlar ile TRT Şeş’e çıkan ve orada çalışanlar arasında ne fark vardır diye sormak istiyorum. Bunlar arasında PKK’yi de komplonun içine çekmek amacında olanların da bulunmadığını nereden bilelim. Dolayısıyla, Şıvan’a karşı tepki göstermek de, PKK’yi savunmak da bir nitelik ve pozisyon gerektirir. Bu konuda söylenecek çok fazla söz var, ama anlayanlar için bu kadarı yeterlidir diye düşünüyorum.

Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı geliştirilmeye çalışılan bu yeni ve derin komplo sürecinde tüm yurtsever Kürtlerin duyarlı olması gerekmektedir. Bu sürecin boşa çıkarılması, sadece Şıvan ve onun gibileri olanlara karşı tepki göstermekle mümkün olamaz. Bu sürecin hasasiyetine uygun olarak çok bilinçli hareket etmek daha önem arzetmektedir. Başta KCK, DTK ve BDP olmak üzere, Hak-Par, KADEP, KOMKAR ve diğer tüm kürt örgüt ve kurumları bu tehlikeli süreci boşa çıkarmak için duyarlı olmalıdırlar. Türk devletinin “böl yönet“ politikasına karşı, “bölünmeyiz, daha da bütünleşeceğiz“ şiarıyla hareket etmek kaçınılmaz olarak görülmelidir. Unutmamak gerekiyorki, komplocuların bir amacı da, Kürdü Kürde kırdırtmaktır, işte bu noktada onları boşa çıkarmak da bizim görevimizdir. Komplo değirmenine su taşımamak için, gerekirse Şıvan veya ona benzer gibi olaylar görmezden de gelinebilir. Bazı olaylar büyütüldüğünde daha fazla değer kazanmış olacaktır.

Ahmet DERE / 20.02.2011

6 Şubat 2011 Pazar

Arap Dünyası ve Çıkarılması Gereken Dersler

Büyük bölümü monarşiyle yönetilen Arap dünyasının Akdeniz kıyısındaki Tunus’ta, 17 Aralık’da başlayan halk isyanı, 23 yılldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali‘nin, 14 Ocak cuma günü ülkesinden kaçarak Suudi Arabistan’a sığınmasına neden oldu. Böylece, 23 yıllık iktidarı dört haftalık bir isyan sonucunda düşmüş oldu. Henüz ortalığın sakinleşmediği ve kaosun hakim olduğu Tunus’ta, az da olsa demokratik bir gelişmeye yol açabilecek imkanlar ve cesaret yaratıldığını söylemek mümkündür.

Tunus’tan sonra, aynı gelişmeler Mısır’da da yaşandı. 'Tunus virüsü' olarak adlandırılan halk isyanları, Mısır'da Mübarek rejimini zorlamaktadır. Bu yıl, iktidarının 30. yılını kutlamaya, tahtını oğluna devretmeye hazırlanan Hüsnü Mübarek, karşılaştığı halk isyanıyla son ve zor günlerini yaşamaktadır. Isyanların başladığından beri, göstericiler ile polis ve Mübarek yandaşları arasında meydana gelen çatışmalarda onlarca kişi ölmüş, yüzlercesi de yaralanmış ve binlerce gösterici ise gözaltına alınmıştır.

1981 yılından bu yana ilk defadır Mısır halkı yönetime karşı çıkma cesaretini göstermiştir. 30 yıldır Mısır’ı despot bir rejimle yöneten Mübarek’e karşı halkın ses çıkarmaması, hem arap dünyasına özgü bir gelenekten ötürü ve hem de, başta ABD olmak üzere, Batının sözkonusu bu ülkelere biçtiği misyondan kaynaklı olduğunu bilmekte fayda vardır. Arap dünyasında bugün meydana gelen isyanlara ilişkin destekleyici yaklaşım sergileyen Batılı güçler, geleceğe ilişkin de yeni projeler üretmektedirler. Şüphesiz Iran gibi güçler de ortaya çıkan bu tablodan faydalanmak isteyeceklerdir. Ancak, kim veya hangi güç olursa olsun, geliştireceği sistemde halkların özgürlük taleplerini ve onların minimum insani haklarına saygıyı esas almaları şarttır. Bu kural kendi geçerliliğini tüm çıplaklığıyla dayatmaktadır.

Tunus ve Mısır'daki isyanların harekete geçirdiği diger bir ülke ise Yemen olmuştur. Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih kamuoyuna açıklama yaparak, 2013’te yapılacak seçimlerde adaylığını koymayacağını belirtmiş olsa da, halkın değişim yönündeki talepleri azalmamakta, tam aksine daha da artmaktadır. Mısır’da olduğu gibi, Yemen halkı da monarşik ve totaliter rejimi yıkmada kararlı görünmektedir. Benzer bir durum Suriye ve Ürdün’de de yaşanmaktadır. Beşar Esad ve Ürdün kralı Abdullah, gelişebilecek halk isyanlarını engelemek amacıyla çeşitli reform vaatlerinde bulunmalarına rağmen, gelişmeler gösteriyorki, önümüzdeki günlerde bu iki ülke’de de isyanlar patlak verecekir.

Gelişen bu özgürlük ruzgarının eseceği ülkeler sırasında, Suriye, Yemen ve Ürdün’den sonra, Suudi Arabistan, Cezayir gibi ülkeler de vardır. Açılan bu yeni sayfa, salt arap dünyasıyla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde de ciddi bir etki yaratacaktır.

Tunus ve Mısır'daki gelişmelere bakıldığında şunu görmek mümkündür; herşeyden önce, gelişen bu yeni durum, arap halkları açısından yeni bir tarihi sayfa olacaktır. Bundan sonra, ne Ortadoğu'daki diktatör rejimler eskisi gibi halkları yönetecekler, ne de Batılı güçler söz konusu bu ülkelere dayalı hegemonik hesaplarını rahat rahat yapacaklar.

Arap dünyasında yaşanan bu gelişmeler karşısında, Türkiye’deki halkların etkilenmemeleri düşünülemez. Yeni dünya koşullarında hiçbirşey demokratik ve insan haklarına aykırılığı kabul etmemektedir. Ister uluslararası bir güç olsun, ister sıradan bir ülke, isterse de herhangi bir parti veya örgüt olsun, demokratik, çağdaş ve bireyin özgürlüğüne değer vermeden varlığını koruması mümkün değildir. Günümüz dünyasında gelişebilmenin tüm yolları zihniyetin demokratikleşmesinden geçmektedir. Bu olgu, güç ve sistemler için geçerli olduğu kadar, bireyler ve sıradan kurumlar için de geçerlidir. Dolayısıyla, çağa ayak uydurabilmek için, herkesin ve her gücün bu obtikten bakması kaçınılmazdır.

Arap dünyasında yaşananlar Kürtleri de yakından ilgilendirmektedir. Gerek Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi açısından olsun, gerekse de Kuzey Kurdistanlı Örgüt ve Kurumlar açısından olsun, Arap dünyasındaki monarşik ve totaliter yönetim biçiminin bu akıbetinden çıkarmaları gereken bolca dersler bulunmaktadır.

Ahmet DERE / 06.02.2011

20 Ocak 2011 Perşembe

Seçim süreci ve görülen tehlikeler

Türkiye yeni bir seçim sürecine doğru gitmektedir. Her seçim sürecinin öncesinde olduğu gibi, bu yıl için de komplo senaryoları yavaş yavaş hazırlanmaktadır. Fakat, bu seferki seçim süreci, son yıllarda yapılan tüm seçimlerden biraz daha farklı bir mühtevaya sahiptir. Bu yıl yapılacak olan seçimlere bağlı olan bazı önemli noktaları şöyle sıralayabiliriz ;


1 – Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği dönemden beri ilk defa bir partinin üst üste uç defa tek başına iktidar olacağı ihtimali,

2- Erdoğan’ın mühtemelen başbakanlık yapacağı son hükümetin kurulacak olması ve ardından da Cumhurbaşkanı, ve hatta Başkan olmasına yol açması,

3- Yeni bir anayasayı yapacak olan meclisin oluşturulması,

4- CHP’nin başına getirilen « Kürt asıllı » Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu koruyup koruyamayacağı,

5- BDP’nin meclise girmesine müsaade edilip edilmeyeceği ve Kürtler adına TBMM’de temsilcilerin olup olmayacağı.

Bu seçim sonuçlarına daha başka önemli hususlar da atfedilebilir.

Ben burada sadece son nokta üzerinde durmak istiyorum, yani bu genel seçimlerin Kürtler açısından taşıdığı önem ve yaratacağı sonuçlar.

2007’den beri, BDP’nin TBMM’deki varlığından ötürü, hem AKP, hem MHP ve hemde CHP’nin rahatsız oldukları aşikardir. Geçen son dört yıllık süreç içerisinde, dönem dönem bu her uç partinin üst düzey yetkililerinin, BDP’nin uslubunden ve savunduğu doğrularından ciddi manada sıkıldıklarını, basından da takip edebildik. Dolayısıyla, milletvekili seçimleri için start verilen bu günlerde, söz konusu her uç partinin yaklaşımında, özellikle Kürtlerle ilgili olarak, ortak bir uslubun yakalandığını seziyoruz. 12 hazirana doğru giderken, tezgahlanmak istenen komplo senaryolarının hayata geçirileceğini tahmin etmek pek zor olmamaktadır.

PKK’nin seçimlerle ilgili, sözüm ona, halkı tehdit ettiğine ilişkin türk medyasında haberlerin çıkmaya başlanması, türk basınının geçmişten beri Kürtlere ve PKK’ye karşı geliştirdiği subjektif yaklaşımının bir parçası olarak görülmemelidir. Bu türden haberlerin esas kaynağı, BDP’nin mecliste temsil edilmesinden rahatsız olan Genel Kurmay Başkanlığı, hükümet ve muhalefet partileridir. Önümüzdeki süreçte benzer haberler daha sık sık gündeme getirilecektir. Bu türden haberlere paralel olarak, TSK ise Kürdistan’daki hareketliliğini daha fazla artıracak, varolan karakollara ek olarak, özellikle seçim sandıklarının kurulacağı yerleşim alanlarında, yedek askeri üsler oluşturacaktır. Yaratılacak olan bu özel amaçlı tehlikeli atmosferde gerçekleşecek seçimler tamamen kontrol altına alınmış olacaktır.

Genelde Kürtlere karşı, özelde de BDP’ye karşı seçime endeksli komplo senaryoları yavaş yavaş hayata geçirilirken, ne yazıkki BDP’nin yönetimi ve yerel kadroları henüz seçim sürecinin havasına girmemişlerdir. BDP tarafından, bilinçli veya farkında olmadan, basına yansıtılan seçim itifaklarıyla ilgili spekülasyonların da seçmenlerin kafasını karıştırdığını hesaba kattığımızda, ne yazıkki iyimser olmak pek mümkün olmamaktadır. Seçimlere henüz 4 ay kalmışken, BDP ve ona yakın olan ilgili tüm çevrelerin, bir an önce harekete geçmeleri, karşı taraftan yapılmaya başlanan komplo senaryolarının boşa çıkarılması önem arzetmektedir.

BDP’nin TBMM’de temsil edilmemesi durumunda, kürt sorunu çözümü konusunda ciddi bir sıkıntı ortaya çıkacaktır. Kısmen de olsa, özellikle 2010 yılında oluşan tabloya bağlı olarak, kürt sorunu ile ilgili ciddi sayılabilecek tartışmaların yapılabiliyor olması, BDP’nin yokluğunda sekteye uğrayacağını tahmin etmek zor değildir. Bu nedenle, 2007 yılına nazaran iki kat daha fazla çalışarak, yapılmak istenen komploların boşa çıkarılmasını, meclise daha güçlü bir kadro ile girmekle sağlamak gerekiyor. « Halk mücadelesine bağlıdır » veya « Bu halk artık oyunlara gelmeyecektir » biçimindeki sloganlarla işlerin yürütülemeyeceğini anlamak gerekir.

Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum ; BDP’nin varolan yaklaşımıyla, 12 haziran 2011 seçimlerinde sağlıklı bir sonuç almak oldukça zor görülmektedir. 2007 yılında, gerek Türkiye’nin gerekse de uluslararası konjonktür ve siyasi konsept, DTP’nin meclise girmesi için elverişliydi. Eğer 4 yıl önceki koşullara göre bugünki görevlere yaklaşılırsa, ciddi hattaların yaşanmasına sebebiyet verilmiş olunacaktır.

Ahmet DERE / 20.01.2011

12 Aralık 2010 Pazar

2010 Yılının Sonuna Yaklaşırken

Geride bıraktığımız 2010 yılı birçok önemli olaylara sahne oldu. Fransa Haber Ajansı fotoğrafçılarının objektiflerine takılan görüntülere baktığımda, özellikle açlığın, insan yaşamına malolan savaşların ve şiddet içeren olayların geçen bu yıla da damgasını vurduğunu görmemek mümkün değildir. Avrupa, Amerika veya gelişmiş olarak bilinen ülkelerde yaşayanların büyük bölümü 2010 yılının bu tarafını görmeyebilirler, onlara göre çok güzel bir yıl geçirilmiş, yani onların hafızalarında sıcak bir yaz mevsimi, özenle temizlenmiş plajlarda denize girme ve lüks otelerde tatil yaptıkları bir yıl olarak kaydedilmiştir. Ne varki yaşananlar toplumun salt bir kesimiyle sınırlı değildir, görülmeyen, göremediğimizin de ötesinde bir yanı vardır gerçekliğin.

Son bir aydır, Wikileaks’in yayınladığı belgelerin yarattığı geniş tartışma sahası ve sahibi Jullian Asange’ın Londra’da yakalanmasıyla gelişenler, yeni bir « savaş » sürecinin ilk adımıdır. Siber Savaş olarak da adlandırılan bu yeni süreç, beraberinde yeni kürsel çatışmaların ilk adımı olarak görmek de mümkündür. Bu yeni süreçle birlikte global egemenliğin niteliği ve çehresi de değişecektir. 2011 yılı, bu konuda bellirleyici olacaktır.

Ortadoğu’da, veya özellikle de Türkiye ve Kürdistan’da yaşayanlar ve bu bölgeyle yakından alakalı olanlar açısından 2010 yılına baktığımızda ise, « olumlu » ve olumsuz birçok durumun içiçe yaşandığını görebiliriz. Bu bölgede yaşanan acıları az da olsa hisedenlerin gözüyle 2010 yılını okuduğumuzda, ne yazıkki insana moral verebilecek pek ciddi bir şey yaşanmamıştır. Daha önceki yıllarda olduğu gibi, bu yılda da Ortadoğu’da şiddet olayları toplumu meşgul eden başlıca husus olmuştur. Uluslararası güçlerin bu bölge üzerindeki çıkar hesaplarının geliştirilmesi ve onlara yeni halkaların eklenmesi tüm hızıyla devam etmiştir. Son bir aydır medyada genişçe tartışılan Wikileaks’in yayınladığı belgelerinde de bunları görmek mümkündür.

Gerek Dünya’da gerekse de Ortadoğu’da yaşanan bu gerçekliğe paralel olarak, Türkiye’deki Kürt Sorunu konusunda da benzer bir durum söz konusu olmuştur. Yılın ilk aylarında, AKP’nin « Demokratik Açılım » olarak adlandırdığı projenin bir parçası veya sonucu olarak Barış Gruplarının Kandil ve Maxmur’dan gelmesi belli bir « olumlu » hava yaratmış olsa da, daha sonraki süreçte görüldüki AKP hükümeti salt kendi çıkarlarının açılımını yapmaktadır. Erdoğan Hükümetinin Kürt Sorunu üzerinden yaptığı hesapları az da olsa tutmuş ve 12 Eylül günü yapılan Anayasa Referandumu sonucunda da meyveleri alınmıştır. BDP öncülüğünde gösterilen çabalar belli bir sonuç almış olsa da, Kürdistan’daki genel tabloya baktığımızda AKP’nin amacına ulşatığını söyemek gerekiyor. 2011 yılında yapılacak genel seçimlerin ön hazırlığı niteliğinde bir tablonun giderek belirginleştiğini de burada belirtmek lazım. Dolayısıyla, özellikle bu noktadan hareketle, Kürtler açısından çıkarılması gereken önemli dersler vardır.

Türkiye geneli ve Kürtler açısından, 2010 yılına damgasını vuran önemli hususlardan bir tanesi de, hatta en önemlisi, KCK’nin 13 Ağustos tarihinde ilan ettiği eylemsizlik süreci olduğunu belirtmek gerekiyor. 15 Ağustos 1984 tarihinden beri devam eden Silahlı Kürt Özgürlük Mücadelesi, 13 Ağustos ile birlikte yeni bir evreye girmiş, silahların devreden çıkarılmasına ilişkin ciddi bir kararlılık ortaya çıkmıştır. Gerek Sayın Öcalan, gerekse de KCK yönetimi bu noktada beyanlar vermiş, türk devleti tarafından da benzer bir yaklaşımın ve kararlılığın gösterilmesini istemişlerdir. Yine, hem kürt ve hem de türk kamuoyu nezdinde de silahların devreden çıkarılmasına ilişkin önemli ve sağduyulu bir eğilim ortaya çıkmıştır.

Kürt Özgürlük Mücadelesinde silahların devre dışı bırakılmasına ilişkin ortaya çıkan olumlu hava, ne yazıkki AKP ve türk devleti içerisindeki derin bazı güçler ile savaştan çıkar sağlayan « sivil » kürt ve türk çevreleri tarafından suistimal edilmiştir. Hatta, bu tartışmaların geliştirildiği süreçte, bazıları kendi sorumluluk alanı dışına çıkarak adeta kendilerine yeni misyonlar biçmeye kadar « cesaretli » davranmaya çabalamışlardır. Durumun böyle bir hal alması, süreç bir anlamda « baltalanmış » olup, hem KCK ve hemde devlet içerisindeki « olumlu » yaklaşım sahibi olanları yeni bir değerlendirme yapmaya zorlamıştır. Maalesef, mevcut durumda bir durağanlık ve hatta ciddi bir belirsizlik hakim olmuştur. Böyle bir tablo karşısında, 2011 yılında « iyi şeyler olacak » diyecek kadar iyimser olmak da zor oluyor.

Yukarıda yazdıklarımdan çok kötümser bir hava hisedilmemelidir. 2010 yılında insanlık için çok değerli bir mücadelenin yürütüldüğünü de görmek gerekiyor. Gerek Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da, gerekse de genel olarak Dünya’da milyonlarca insan barış, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve eşitlik talepleriyle mücadele etmiştir. Dünya’ya kendi çıkarlarına göre düzen vermeye çalışan Küresel Hegemonistlere karşı, ciddi bir Küreselleşme Karşıtı ordu da yaratılmıştır. 2011 yılının bu anlamda da önemli 365 güne sahiplik edeceğini şimdiden görebiliriz.

* * *
Dün Ahmet Kaya’nın 10. ölüm yıl dönümüydü. Eşi Gülten Kaya’nın organizesini bizzat yaptığı ve ''An Gelir-Onsuz 10 Yıl'' adıyla anma gecesi Istanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında yapıldı. Burada değerli Ahmet Kaya’yı anarken, şunu da hatırlatmadan geçemiyeceğim; 10 yıl önce Ahmet Kaya’nın sürgüne gitmesine sebep olan çatal ve kaşıklı saldırının yapıldığı gece orada bulunup ses çıkarmayan “kürt“ ve kendine « demokratım » diyen türk sanatçılar ne hisediyorlar acaba ?. Eğer onlarda azıcık vijdan varsa, bunun telafisini yapmak için Ahmet Kaya’nın klibini çekmek istediği dilin özgürce konuşulması için mücadele etsinler yeter. Burada özellikle Mahsun Kırmızıgül ve Ibrahim Tatlises’in ismini de vermek istiyorum.

Ahmet DERE

25 Kasım 2010 Perşembe

CHP ile itifak

Son günlerde BDP-CHP itifağı konuşulmaktadır. BDP’nin bu konuda yapmış olduğu açıklamalara bakıldığında, özellikle 2011 seçimlerinde CHP ile itifak yapılmasına sıcak bakıldığı görülmektedir. Ancak aynı yaklaşımın CHP tarafından gösterildiğini söyleyemeyiz, bazı yöneticileri tarafından dolaylı olarak olumlu sözler sarfedilirken (Gürsel Tekin gibileri), yer yer de BDP’yi suçlayıcı ve küçük düşürücü beyanlar kendi milletvekilleri ve yöneticileri tarafından ifade edilmektedir. Bu tartışmaların nereye kadar gideceğini, nasıl bir sonuç vereceğini bilemiyoruz. Önümüzdeki aylarda her iki partinin de pozisyonları netleşecek, netleşmek zorundadır.

Deniz Baykal ile ilgili ortaya çıkarılan kaset olayı derin devletin bir planı olduğu, bununla CHP’ye belli bir çeki-düzen verilmek amaçlandığını hatırlatmakta fayda vardır. Deniz Baykal başkanlığındaki CHP rolünü oynayamadığı nedeniyle böylesi bir operasyona tabi tutulmuştur. Eğer bu gerçeklik söz konusu olmamış olsaydı, Deniz Baykal’ın kişisel zaafiyeti daha nice yıllar gizli kalabilirdi. Türkiye kamuoyu ve özellikle de CHP tabanı bu gerçekliğin bilincinde olduğu için yaşananları hemen kabulendi ve Baykal’ı arka sıralara kaydırdı. Dolayısıyla, yaşanan söz konusu süreçten sonra CHP kendi esas rolünü daha dikkatli ve planlı bir şekilde yerine getirmek zorundadır.

Kılıçdaroğlu gibi birinin CHP’nin başına getirilmesini sadece geçici bir sürecin ihtiyaçlarına cevap verme amaçlı olduğunu hep söylemişimdir. Zira, Cumhuriyet tarihinde önemli bir yeri olan, kemalizmin daimi savunuculuğunu yapan bir partinin başına, Kılıçdaroğlu gibi birinin uzun süre kalması ve bu parti üzerine düşen temel misyonu yerine getirmesi oldukça zor görülmektedir. AKP’nin sivri bazı yaklaşımlarının engelenmesi, kemalizmin temel ilkelerine ters düşen gidişata belli bir müdahalenin yapılması, bu ara sürecin bir görevidir. Işte « Kürt kökenli » Kılıçdaroğlu’na düşen görev, bunu yerine getirmektir.

CHP tarihi boyunca, tüm yapılanması üzerinde egemen olan zihniyet halen de bu partinin temel yönetsel felsefesi üzerinde etkindir. CHP’nin yeni yönetimi açısından temel sorun zihniyetle ilgili olarak görülmemektedir, onun için önemli olan bazı rötüşler yapmakla oy potansiyelinin sıfıra düştüğü bölgelerde yeniden güç toplamaktır. Şüphesiz Kürdistan CHP açısından ilk elden kazanılması gereken bir hedef bölge konumundadır. BDP ile itifak tartışmaları başladığı geçen haftadan beri CHP’nin katı milliyetçi-kemalist tabanı ve bazı yöneticileri tepki gösterince, Kılıçdaroğlu tarafından itifak arayışları veya arzuları konusunda yalanlama geldi. Aynı Kılıçdaroğlu, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’dan özür dilemesi gerekirken, Paris’te şov yaparak Pere Lachaise üzerinden Kürtleri kandırmaya çalışmaktadır.

Yukarıda yazdıklarımın sebebi şudur ; özellikle biz Kürtlerin bu süreçte CHP’ye yaklaşımda çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorüm. Gerek BDP gerekse de diğer Kürt Parti ve Kurumlarının çok duyarlı olmaları, CHP’nin Kürdistan’da taban bulmasına onayak olmamaları önem arzetmektedir. Siyasette taktiksel adımlar atılabilir, her konuda hemfikir olmadığın partilerle, kurumlarla biraraya gelinebilir, itifak yapılabilir, ancak bunlar yapılırken, herşeyden önce kısa, orta ve uzun vadeli çıkarların çok iyi hesaplanarak adım atılmalıdır. Aksi halde, önü kolay kolay alınmayacak, telafisi çok uzun süreleri alabilen, kayıpları büyük olan hatalar yapılır.

Bana göre, CHP ile itifak yapma yerine, onun gerçek yüzünün açığa çıkartılarak kitleler nezdinde deşifre edilmesi daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Son 20 yıldır Kürt Sorununun çözümü konusunda yapılan tartışmalarda, hükümetlerden daha fazla CHP’nin engel olduğu bilinmektedir. Eğer Kılıçdaroğlu CHP’yi değişime tabi tutuyorsa, herşeyden önce, genel başkanı olduğu partinin geçmişteki bu hatalarına değinmesi ve bu nedenle Kürtlerden özür dilemesi gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nun özellikle « Kürt ve Alevi » kimliğini öne çıkararak, hem Kürtlerin ve hem de Alevilerin oylarını almaya çalışmasına engel olmak herkesin, özellikle de BDP’nin görevidir.

Sellahatin Demirtaş’ın dikkat çektiği, Italya’daki Zeytin Dalı bloğu, HAKPAR, KADEP, EMEP, SDP, EDP, HAS Parti ve hatta Saadet gibi partiler ve Sivil Toplum Örgütleriyle yapılırsa daha önemli olup sağlam bir sonuç yaratabileceğini düşünüyorum.

Ahmet DERE
Gazeteci / Yazar
25.11.2011

22 Ekim 2010 Cuma

Türkiye Gündemi

Türkiye, gündemi sürekli belli çevreler tarafından tayin edilen ve genelde de tali sorunların ön planda tartışıldığı bir ülke olma özgünlüğünü terk etmemeye gayret eden bir ülkedir. Ortadoğu’nun en güçlü sayılan devletlerden biri olmakla beraber, bir türlü siyaset mekanizmasına prestij sağlayamayan, her kafadan bir sesin çıktığı bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla, Türkiye’de tartışılan gündem de dağınık ve muğlak bir muhtevaya sahiptir. Böylesi bir ülkenin yönetim erki ve çözüm gücü de net olamamakta, derin güçlerin hakimiyeti alenen hisedilmektedir. Bugünlerde gündemi meşgül eden hükümet-muhalefet-yargı + çıkar gurupları + halk kitleleri bağlamındaki tartışmalar, söz konusu bu ülkenin gerçekliğinin aynasıdır.

Bildiğimiz Türkiye’nin en derin ve çözümü kaçınılmaz olarak görülmesi gereken yara olan Kürt Sorunu, yukarıda bellirtiğim biçimde, tali ve hatta sunni diyebileceğimiz problemlerin gölgesinde tutulmaya, adeta gayret edilmektedir. Son iki yıldır Kürt Sorunu bağlamında, demokrat ve duyarlı çevreler tarafından kanayan bir yara olarak görülen KCK davası Diyarbakır’da devam etmektedir. Benim de ismim geçtigi söz konusu davanın duruşmaları devam ederken, turban tartışmaları bir anda ülkenin gündeminin merkezine oturtuldu. Iktidarı, muhalefeti, yargı kurumları ve en fazla da basın ve yayın organları, sırtını temel sorunlara, yönünü ise bu tartışma konusuna çevirmiş durumdadırlar. Ne zamana kadar bu halin devam edeceği ise belli değildir.

13 Ağustos tarihinden beri KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik süreci devam etmektedir. KCK yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, söz konusu eylemsizlik sürecinin daha fazla sürmesinin pek anlamı olmamaktadır. Dolayısıyla, Ekim ayının sonunda yeni bir kararın çıkması büyük bir ihtimal dahilindedir. Eğer KCK eylemsizlik sürecini sonlandırıp, tekrar bir çatışma süreci –ki Türk ordusunun yaptığı operasyonalarla bu süreç tek taraflı olarak sürmektedir- başlarsa, ne yazıkki çözümden yana verilen tüm çabalar heba edilmiş olacaktır. Bu yıl yakalanan olumlu atmosferin tekrardan yaratılması çok zor olacaktır. Kürt halkı zaten türk devletine karşı güvensizdir, gerek eylemsizlik sürecinde yapılan operasyonlar ve gerilla kayıpları, gerekse de KCK operasyonları olarak bilinen gece baskınları sonucu yaşanan tutuklamalar söz konusu güvensizliği daha da pekiştirmiştir. Eğer, Diyarbakır’da görülen KCK davası da cezalarla sonuçlanırsa, ister PKK’ye yakın olan Kürtlerde olsun isterse de kendini tarafsız veya başka kürt örgütlerine mensup gören Kürtlerdeki güvensizlik daha da derinleşecektir.

Türkiye’deki siyasi tabloya bakılırsa, ne yazıkki, önümüzdeki sürece ilişkin iyimser olmak için hiçbir neden bulunmamaktadır. 2011 yılında yapılacak genel seçimlerin hesapları şimdiden yapılmaktadır. Son 8 yıldır AKP’nin mitinglerinde havaya atılan sloganlar, bu seçim mitinglerinde de tekrarlanacaktır. AKP’nin sadece sözde kalan söylemlerine alkış tutmaya sürekli hazır olan « Kürtler » yine miting alanlarında şakşakçılık yapacaklardır. Gandili CHP de AKP’yi taklit edip, yok olmayla yüz yüze kaldığı Kürdistan’da, sunni vaatlerle oy avcılığını yapacaktır. Kürtler eski Kürtler olmadıkları için, son referandumda olduğu gibi, ne AKP, ne de CHP istedikleri sonucu elde etmelerini düşünmek saflık olur. Ancak, bu durum Kürt Sorununu da çözmeyecek, tam tersine derinleşen yaraya tuz basacaktır.

Sonuç itibariyle, her ne kadar Ergenekon davası olarak bilinen Silivri duruşmalarında Derin Devlet yargılanıyor biçiminde bir hava yaratılmış olsa da, esas olarak Türkiye Gündemi yine bu Derin Guruhun denetiminde gelişmiş olduğuna tanık olmuş olacağız.

Yazık, kaybedenler yine Türkiye olacak, yine barış ve demokrasi isteyen ve onun için çaba sarf edenler olacaktır.

Ahmet DERE / 22.10.2010

Çözüme Doğru

Ayrılma Hakı ve Kürtler

İnegöl ve Dörtyol Olayları

Barışı Istemek

Wikipedia -Ahmet DERE-

Kılıçdaroğlu ve CHP

20 yıl Öncesinden Bugüne

Kürtler ve Yazarları