3 Temmuz 2011 Pazar

BDP ve Siyasi Sorumluluk

Sorumluluğu en ağır olanlar, şüphesiz siyasetle uğraşanlardır. Dolayısıyla, siyasette sorumluluğu hafife almak, veya fazla ciddiye almayanlar bedelini de ağır öderler. Siyasi sorumluk aynı zamanda kendini iyi tanımayı ve gücünün çok iyi farkında olmayı da gerektirir. Sorumluluğunu bilen ve onun farkında olan siyasetçiler, ne zaman ve nerede adım atacağını da iyi tespit edebilenlerdir.

Bu kısa belirlemeden sonra, sürecin görevlerine ve BDP’nin siyasi sorumluluğuna değinmekte fayda vardır ;

Herşeyden önce, gerek Hatip Dicle’ye yönelik YSK’nin kararına ilişkin olsun, gerekse de mahkemelerin diğer 5 bağımsız milletvekiline ilişkin aldıkları kararlara karşı olsun, BDP öncülüğündeki bağımsızların TBMM’yi boykot kararı isabetli olduğunu belirtmek lazım. TBMM tarihinde belki de ilk defadır milletvekillerine karşı bu şekilde bir anti-demokratik yaklaşım sergilenmektedir. Gerek mahkemelerin, gerekse de YSK’nin yaklaşımı tamamen BDP’ye ve onun şahsında da Kürtlere karşı olduğunu da vurgulamak lazım. CHP ve MHP’nin halen tutuklu olan 3 milletvekilinin bırakılmaması, BDP’li milletvekillerine karşı takınılan tavırın etkisiyle olduğunun altını da çizmek gerekir. Eğer söz konusu 6 BDP milletvekilleri yerine başkaları seçimlere katılmış olsaydı (mahkemelik herhangi bir durumları olmayanlar olsaydı) hem CHP’li Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay, ve hemde MHP’li Engin Alan seçimlerden hemen sonra bırakılmış olurlardı.

BDP’nin Meclisi boykot etme kararı ne kadar doğru ve anlaşılır olsa, CHP’nin Meclisi boykot etme kararı ise o kadar muğlak ve anlaşılmazdır. Baykal dönemindeki CHP açıktan Ergenekon sanıklarının avukatlığını yaptığını hepimiz biliyoruz, şimdiki CHP’nin tavrı da aynı siyasetin devamıdır. CHP’nin hem boykot nedeni, hemde boykota olan yaklaşımı ciddi olmamaktadır, ne yapacağını da bilmemektedir. Bu noktadan bakıldığında CHP’nin yönetim kademesindeki siyasi sorumluluğun pek zayıf olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Yükarıda belirtiğim gibi, BDP’nin şimdiye kadar takınmış olduğu tavır doğru ve yerinde olmuştur. Şimdiye kadarki tavır ne kadar doğru ve yerinde ise, bu yaklaşımın bundan sonra daha da devam etmesi de o kadar yanlış olacağını düşünüyorum. Bazen sembolik bir hareket, ki yerinde ve zamanında yapılmış ise, çok gürültülü ve kitlesel olarak da büyük eylemlerden daha fazla etkili olabilmektedir. 1991 yılında Hatip ve Leyla’nın yemin törenindeki tavırlarının etkisi günümüze kadar hisedilmektedir. Bildiğimiz gibi bu arkadaşların eylemleri, birkaç dakkika içerisinde sarfedilen birer cümleliktir. Seçilen zaman, yer ve sözcükler çok isabetli olmuştur.

BDP’nin şimdiye kadar sürdürdüğü boykot eylemi amacına ulaşmamış olsa da, gereken etkiyi yaratmıştır. Bundan sonra boykotun sürdürülmesinde pek yarar olacağını düşünmüyorum. Eğer TBMM siyaset yapma arenası olarak biliniyorsa, ki öyle olmasaydı o kadar çaba sarfedip seçimlere girilmezdi, o zaman 25 kişilik bir grupla da olsa o arenayı iyi kulanmak gerekiyor. Cesaretli ve aynı zamanda da doğru bir siyasi sorumlulukla hareket edilirse, AKP’yi Mecliste daha fazla zorlamak mümkündür. Gerilla ile devlet güçleri arasında yaşanan ve giderek daha da şiddetleneceği mühtemel olan çatışmaların yaşandığı bu dönemde TBMM alanının boş bırakılmaması gerekiyor. Böylesi bir dönemde meclis arenasının boş bırakılmış olması demek, etkin siyaset alanının tamamen AKP ve MHP’ye terkedilmiş olması demektir. Bu iki partinin, dolaylı da olsa, itifak yapması ne Kürt Sorununa bir çözümü geliştirebilir nede Türkiye’nin demokratikleşmesini.

Bazıları BDP’den TBMM’yi tamamen boykot etmesini bekleyip, Amed’de Özerk Kürdistan Meclisini kurma beklentisinde olabilirler. Siyasi sorumluluğu olmayanlar açısından böylesi bir beklenti bir ruya kadar kolaydır. Ancak sorumluluk altında olanlar öyle davranamazlar, gerçekçi olmak durumundadırlar. Yaşanan seçim sürecinde halka verilen vaatler; ilgili adaylar seçildikleri takdirde gidip TBMM’de etkin bir şekilde siyaset yapıp, hem Kürt Sorununa makul bir çözümün gelişmesi için ve hemde Türkiye’nin demokratikleşmesi için çalışacakları noktasında olduğunu hepimiz biliyoruz. TBMM’yi boykot etmekle seçim sürecinde verilen hiçbir vaat yerine getirilemez. Bu durum hem AKP ve hemde MHP’nin tam da istedikleri bir sonuç değilmidir ? Bana göre mevcüt durumdan söz konusu her iki parti de memnündür.

Türkiye kamuoyunun önemli bir kesimi Hatip Dicle’nin haksızlığa uğradığı, cezaevlerindeki milletvekillerinin haksız bir şekilde tutulduklarına ilişkin geniş bir kamuoyunun oluştuğu bu dönemde, eğer BDP gurubu üzerine düşeni yaparsa, hem bir ara seçim sürecine yol açabilir ve hemde tutuklu olan milletvekillerinin serbest bırakılmalarını sağlayabilir. Kılıçdaroğlu’nun Sosyalist İnternasyonal’de lobi yapmasıyla, bilmem Avrupa Parlamentosu veya Avrupa Konseyi’nde benzer çalışmalar yapmakla en fazla içi boş bazı açıklamalar yaptırılabilir, onun ötesinde bir şeyin çıkmasını düşünmemek gerekir. Hatta, bugünki AB ülkelerinde Türkiye’nin mevcüt durumu bıyık altında gülmekle karşılandığını da tahmin etmek zor değildir. Zira, Türkiye’nin anti-demokratik uygulamaları, Türkiye-AB sürecine karşı olanların işine gelip, zamanı geldiğinde kulanabilecekleri bir araçtır.

Genel olarak Türkiye’deki Kürt nüfüsü oranına bakıldığında, 36 milletvekili az görülebilir, fakat geçmiş sürece ve Türkiye’nin gerçekliğine bakıldığında hiç de küçümsenecek bir sonuç değildir. Dolayısıyla yakalanan bu önemli moment ve imkanın çok doğru bir siyasi sorumlulukla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. BDP yetkilileri ve yine Kürt Özgürlük Hareketi bu noktada tarihi bir görevle karşı karşıyadır.

Ahmet DERE / 03.07.2011

12 Haziran 2011 Pazar

Seçim Zaferi ve Yeni Bir Dönem

AKP’nin ve tekmil devlet kurumlarının tüm engeleyici yaklaşımlarına karşın, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu tartışılmayan bir başarı elde etmiştir. Bu sonuca varmada Kürt Halkının, Ulusal Birliğe olan özlemi ve Özgürlük Mücadelesine olan baglılığı temel rol oynamıştır.

90’lı yıllardan beri Türkiye’de yapılan seçimleri ilgiyle izliyorum. Şimdiye kadar gerçekleşmiş olan tüm seçimler arasında niteliği, kalitesi, söylemi ve propaganda metodlarıyla en seviyesiz seçim süreci bu yıl gerçekleştirilmiştir. Özellikle siyasi parti liderleri ve onların yönetim kademesindeki kişilerin seçim meydanlarına yansıyan seviyesi düşük üslup ve yaklaşımları aynı zamanda topluma karşı da bir hakkaret olmuştur. Ne var ki, Türkiye toplumu kendine karşı yapılan bu yaklaşımları da alkışlarla ödüllendirmeye alıştırılmıştır ve 12 Haziran günü ortaya çıkan tablo da bunu çok açık bir şekilde göstermiştir.

Tahmin edildiği gibi, AKP bir kez daha birinci parti olmuş ve üçüncü bir dönem için hükümeti kuracaktır. Kaset skandalıyla birlikte Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığına getirilen ve yönetiminde de ciddi değişiklikler yapılan CHP ise beklenilenin altında oy almıştır. Bundan sonraki süreçte Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini zor günler beklemektedir. CHP içindeki Ulusalcı ve Kemalist kesimlerin Kılıçdaroğlu ve ekibini rahat bırakması hayli zor görülmektedir. Yöneticilerinin ahlakdışı yaklaşımlarıyla seçim sürecinde zor günler yaşayan MHP ise bu sefer de barajın altında kalmayıp 50 civarında milletvekiliyle meclise girmiştir. Son 15 yıldan beridir bu partinin oylarında sürekli belli bir düşüşün sözkonusu olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Yaklaşımında ciddi bir değişikliğin olmaması durumunda, önümüzdeki süreçte oy oranının daha da aşağıya çekileceği aşikardır.

Bu seçimlerden en önemli zaferi Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu kazanmıştır. 36 milletvekilinin çıkarılmasında Kürtlerin Ulusal Birliğe olan talebi ve bu konuda atılan adımların büyük bir rol oynadığını bellirtmek gerekiyor. Eğer BDP, KADEP, HAKPAR ve diğer Kürt Örgütleri birlikte hareket etmemiş olsalardı bügün elde edilen sonucun ortaya çıkması mümkün olamazdı. Dolayısıyla, özellikle Kürtler açısından, bu seçimlerden çıkarılması gereken en önemli husus bu olmalıdır diye düşünüyorum. Bu seçimlerle birlikte, Kürtlerin kendi aralarında sağlıklı bir Birlik yaratma noktasında tarihi bir fırsat doğmuştur. Eğer önümüzdeki süreçte kendini azda olsa sorumlu hiseden Kürt örgüt, kurum ve partileri Ulusal Birlik noktasında ciddi adımlar atmaz iseler, oluşmuş olan bu olumlu havanın kendini uzun süre koruyabilmesi pek zordur. Bu seçimler de bize gösteriyor ki, başarının tek yolu; sağlıklı ve demokratik bir birliktelikten geçer. Şüphesiz bu birliktelik de demokratik ve çağdaş bir mentaliteyi gerektirmektedir.

Tümü BDP’li olmasalar da, 36 milletvekiliyle TBMM’ye giren bir Bloğun yapabileceği çok önemli görevler vardır. Her şeyden önce önümüzdeki dönemde AKP bu gücü görmemezlikten gelemez. İster yeni bir anayasanın oluşumunda olsun, isterse de Türkiye’nin genel sorunları hakında olsun, kurulacak olan BDP Meclis Grubu dikkate alınması gereken bir güçtür. Dolayısıyla, BDP’liler açısından da, geçen döneminkinden çok farklı olarak, ağır görev ve sorumluluklar beklenmektedir. Gerek Kürt Sorununa Demokratik bir Çözümün bulunması konusunda olsun, gerekse de Türkiye’nin çağdaş ve demokratik bir sisteme kavuşması noktasında bu Bloğun çok özverili çaba sahibi olması kaçınılmaz bir görev olarak kendini dayatmaktadır. Umarım seçilen arkadaşlar bunun bilincindedirler.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu listesinden meclise giren Türk Soluna mensup milletvekilerinin olması da önemli bir kazanç olmuştur. TBMM’ye seçilen bu arkadaşların üzerine de tarihi görevler düşmektedir. Şimdiye kadar uzaktan izledikleri Kürt Halkının Demokrasi ve Özgürlük Mücadelesine bizzat katılmaları ve tüm Türkiye’ye maletmede öncülük etmeleri önem arzetmektedir.

Yarından itibaren AKP’nin üçüncü hükümet dönemi başlayacaktır. Anti-demokratik bir husus olan seçim barajı nedeniyle bir kez daha AKP haketmediği halde 325 civarında milletvekili çıkarmıştır. Eğer seçim barajı yüzde 5 veya yüzde 7 olmuş olsaydı, bu dönemki TBMM’de en az 5 parti temsil edilmiş olacak idi. Ne yazık ki, içinde bulunmuş olduğumuz 21. yüzyılın ilk çeyreğinde halen Türkiye’de bu anti-demokratik seçim sistemiyle halkın temsilcileri seçilmektedir. Baraj nedeniyle Türkiye toplumunun beşte biri oy verdiği partiler tarafından temsil edilmemektedir. Bu durum Türkiye’nin bir ayıbıdır ve önümüzdeki seçim dönemine kadar giderilmesi zaruridir.

Dersim’de Blok adayının seçilmemiş olması ciddi bir eksikliktir. Devrimci özelliğiyle bilinen Dersim’de, Kamer Genç’in “Biz Kürt değiliz” biçimindeki demecine rağmen CHP’nin iki milletvekili çıkarmış olmasını Dersim’e yakıştıramam. Bu durum da göstermiştir ki, iddia edildiği gibi, Türk Solu Dersim’de ya yoktur ya da CHP’nin hizmetine girmiştir.

Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğundan seçilmiş olan tüm arkadaşları kutlar, önümüzdeki dönem çalışmalarından başarılar dilerim.

Ahmet DERE / 13.06.2011

20 Mayıs 2011 Cuma

Ülkem Kan Ağlıyor

Son iki aydır Kürdistan’da çok farklı, şimdiye kadar eşi görülmemiş hasas ve aynı zamanda da tehlikeli bir durum yaşanmaktadır. Gerillanın eylemsizlik kararına karşılık, Türk Ordusu birçok bölgede operasyon üstüne opersayon yapmaktadır. Ciddi çatışmaların yaşanmadığı bölgelerden gerilla cenazeleri toplanmaktadır. Eylemsizlik sürecine rağmen, nisan ayından beri şehit düşen gerilla sayısı 30’u geçmiştir, bu oran 1993-1997 yılları arasında yaşanan savaşın en kirli ve en yoğun olduğu döneminkinden daha fazladır.

12 Haziran’da yapılacak olan genel seçimlerin üç ay öncesinden başlayarak kirli senaryolar devreye sokulmuştur. Sınır tanımadan kirlenen Türkiye siyasetine paralel olarak, Kürdistan’ın çoğu bölgelerinde askeri ve polisiye operasyonlar gerçekleştirilmektedir. Kürt Halkının acısını büyüten gerilla şahadetlerinin yanı sıra, çoğu aktif siyasi çalışmalarla meşgul olan binlerce kişi gözaltına alınmaktadır. Askeri operasyonların yapıldığı bölgelerde, aynı zamanda doğaya da büyük zararlar verilmektedir. Kelimenin tam manasıyla, son iki aydır Kürdistan kan ağlıyor, gerçek bir vahşet yaşanıyor.

Türkiye ve Kürdistan’da gelişen atmosfer böyle devam ederse, tehlikeli ve karanlık senaryoların sayısı her geçen gün daha da çoğalacaktır. Ordunun operasyonlar konusundaki tavrı ve buna karşı AKP hükümetinin kayıtsızlığı, hatta memnün oluşu, giderek Kürtlerin öfkesini daha da büyütmektedir. Eğer duruma müdahale edilmezse, ne yazıkki Kürtlerle Türkler arasında gelişen duygusal kopuşun önünü kimse alamaz. Şiddetin daha da tırmanmasıyla birlikte, bu kopuş ve bununla beraber keskinleşen bir ayrışma durumunun gelişmesini kimse engeleyemez.

Bilinmesi gerekir ki Kürdistan’ın kan ağlaması, Türkiye’nin faydasına olmayacaktır. Eğer çağın medeni dünyasında yer edinmek istenen bir Türkiye arzusu varsa, bunun gerçekleşmesi ancak halkların kardeşliği, birliği ve beraberliğinden geçer. Kimse Kürt Halkının ezilmesi üzerinde büyüme hesaplarını yapmamalıdır, ezilen Kürtlerle birlikte Türkiye de batacaktır. Ayrıca, bunca mücadeleden sonra, ne Kürtler eski Kürtlerdir, ne de dünya eski dünyadır, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada egemen olan nizam ve mentalite artık yoktur.

30 yıldır Kürdistan dağlarında savaşan gerilla Kürt Halkının tarihinde de yepyeni bir sayfa açmıştır. Özgürlük Mücadelesini veren hiçbir gerilla gücü zafere giden yolda yükün en büyük ağırlığını omuzlamamıştır. Gerillanın yarattığı sonuçlar üzerinde siyasi, diplomasi ve kültürel alanların devreye girip, nihai sonuca öncülük etmesi gerekmektedir. Ne varki bizdeki durum böyle olmamıştır, veya olamamıştır, geçen otuz yıllık süreçte ortaya çıkarılan muazam sonuçlar üzerinde sağlıklı bir siyaset ve diplomasi yapan güç henüz yaratılamamıştır. Dolayısıyla, mücadelenin tüm yükü gerillanın omuzunda kalmıştır. Zaman kaybedilmeden bu durumda ciddi bir değişikliğin yapılması kaçınılmaz olmuştur.

Son yıllarda yaşanan gerilla şahadetlerinin acısı çok büyüktür. Bunca mücadeleye rağmen halen bir ayda onlarca gerillanın şehit düşmesinin izahatı olamaz. Bu noktada gerillacılığın sorgulanması gerektiğini düşünmüyorum, esas olarak sorgulanması icap eden siyaset ve diplomasi alanlarıdır. Halkın gerilla cenazelerine büyük bir cesaretle sahip çıkmasını da dikkate aldığımızda, Kürtlerin siyaset ve diplomasi cephesindeki boşluğun ne kadar derin olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Gelinen noktada, çözüm kanalarını yaratma yerine, gerilla cenazeleri üzerinde dar menfaatleri için siyaset yapmak ve meclise girmeyi hesaplamak ne doğrudur nede ahlakidir. Sanırım bu konuda oturup derin düşünmesi gerekenler vardır….

Seçimler yaklaştıkça, Türkiye’deki siyasette de ciddi bir dejenerasyon yaşanmaktadır. Hiçbir ahlaki sınır tanımadan çirkinleşen siyaset üslubu, giderek toplumun da ahlaki ve kültürel seviyesini düşürmektedir. Başta iktidar partisi AKP olmak üzere, CHP ve MHP’nin seçim mitinglerinde kulandıkları üsluba bakıldığında, ne yazıkki sokak kültürüyle yarışan bir tabloyu görüyoruz. Sözde Türkiye’yi çağdaş medeniyetlerle buluşturma sözünü veren bu her üç partinin de çağa aykırı bir pozisyonda olduklarını kimse gizleyemez.

Ahmet DERE / 20.05.2011

3 Mayıs 2011 Salı

Emeğe Saygı Başarının Anahtarıdır !

Emeğiyle değer yaratan kişi, kurum ve halklar, emeğe saygının da ne anlama geldiğini bilmeleri gerekir. Emek verilerek yaratılan bir sonuç ne kadar değerliyse, emek sahibi olanların da o oranda saygı görmeleri doğal bir şeydir. Eğer bir yerde bu noktada herhangi bir çelişki yaşanıyorsa, demekki orada doğal olmayan bir durum sözkonusudur. Doğal olmayan durumların yaşandığı bir yerde, veya bir mücadelede, çeşitli hastalıkların yaşanmasını engellemek de zordur, dolayısıyla buralardan alınması beklenen sonucun elde edilmesi de fevkalede zahmetlidir.

Kürt Ulusal ve Demokratik Mücadelesi çetin bir süreçten geçerek bugünlere gelmiştir. Geçmişe bakmadan ve geçmişte yaşanan zorluklar anlaşılmadan gelinen noktayı anlamak mümkün değildir. Bir siyasi hareket nereden nereye ve hangi emekle geldiğini anlamadan başarılı bir geleceği inşa etmesi zordur. Aynı durum bireyler için de geçerlidir, biri geçmişte verdiği emeğine saygı göstermese, onun tersine bir çaba sahibi olursa, sağlıklı bir geleceğin sahibi de olamaz.

İnsanlar mensubu oldukları siyasi parti veya kurumlardan ayrılabilir, farklı çalışmalarda bulunabilir, ancak geçmişinin aleyhine olabilecek herhangi bir pratik sahibi olmadıkları müddetçe saygı ve değer hakederler. Ne varki biz Kürtlerde bu noktada henüz ciddi bir yaklaşım noksanlığı yaşanmaktadır. Yıllarca emek veren, en zor koşullarda mücadele eden bazı Kürt Aydın, Devrimci ve Demokratları çok doğal (sağlık, sosyal ve ekonomik gibi) nedenlerden ötürü kendi bireysel durumunda değişiklikler yapınca bir anda haketmedikleri yaklaşımlara maruz kalmaktadırlar. Başta Kuzey Kürdistan ve Türkiye olmak üzere, Kürtlerin yaşadığı tüm alanlarda söz konusu yaklaşımlara maruz kalan insanlarımız vardır. Emeğe saygının anlamını bilen hiç kimse bunu tasvip edemez.

Konunun biraz daha somut anlaşılabilmesi açısından Türkiye‘deki legal partileri (bugünki adıyla BDP) ele alabiliriz. Son 15 yıllık geçmişe baktığımızda Legal Kürt Mücadelesinde emeği geçen ve çok samimi görebileceğimiz yüzlerce değerli insanımız bugün safdışı edilmiş durumdadır. Oysa söz konusu olan bu potansiyel çok iyi değerlendirilebilirdi, tecrübesinden yararlanılabilirdi. Bu potansiyel içinden çok daha nitelikli milletvekili adayları, belediye başkanları çıkarılabilirdi.

Özgürlük Mücadelesinin hiçbir zor döneminde yer almayan, hatta kirli savaşın en fazla geliştiği 1993-1997 yıllarında, kendi bireysel istikbali uğruna öğrencilik yapan, çeşitli resmi dairelerde devlete hizmet eden, yakın akrabalarını sürekli mücadeleden uzak tutanların bugün daha fazla değer görmeleri, sanırım birçok Kürdün hoşuna gitmez. Burada kastettiğim husus, yeni insanlara yol vermemek ve onları değerlendirmemek değildir. Mücadelenin safları istekli olan herkese açık olmalıdır elbette, fakat bunu yaparken hiçbir zaman emek veren, aynı zamanda da tecrübeli ve nitelikli olanları yadsımakmak gerekiyor. Halkımız, emeği olan çocuklarını aktif siyasette görmeyince şüpheye kapılmakta, kafasında çelişkiler çoğalmaktadır. Bu nedenle, maalesef, hem genel seçimlerde ve hemde yerel seçimlerde yeteri düzeyde oyların artışı sağlanamamaktadır.

Geçen 30 yıllık Kürt Ulusal ve Demokratik Mücadelesinde çok büyük gelişmeler yaşanmış, önemli değerler yaratılmıştır. Eğer emeğe doğru bir saygı anlayışı çerçevesinde yaklaşılmış olsaydı ve yılların tecrübesiyle yoğrulan potansiyel iyi değerlendirilmiş olsaydı, hem Ulusal Birlik noktasında ve hemde mücadelenin siyasal, sosyal ve diplomatik alanlarında çok daha ileri düzeyde olabilirdik.

Yazımın içeriğinden yanlış anlam çıkarılmamalıdır, kimse benim BDP’ye karşı olduğum manasına getirmemelidir. Halihazırda, Türkiye siyaseti çerçevesinde, BDP’den başka herhangi bir siyasi partiyi savunmam düşünülmemelidir. Buradaki esas amacım, hem BDP yöneticilerinin, hemde bu partiden şikâyetçi olan “yeni ortaya çıkmış“ bazı çevrelerin dikkat etmeleri gereken hususlara işaret etmektir. Ve doğru yaklaşılır, geçmişte yaşanan hatalar telafi edilmek istenirse, bu seçim sürecinde söz konusu potansiyelin desteği alınabilir ve bu hayırlı bir sonuca yol açacaktır. Dolayısıyla, bu önemli süreçte, BDP yöneticileri kendi bireysel çıkarlarını bir tarafa bırakıp, mütevazi bir yaklaşım sergilemeleri önem arzetmektedir.

Halk tarafından değer gören emek, sadece belli bazı parti veya kurumların çatısı altında verilen mücadeleyle ortaya çıkmaz, halkın özgürlüğü için sarfedilen tüm çabalar emektir, değerlidir, saygıyı haketmektedir. Değer ve saygıyı hakeden tüm emek sahiplerine, günün birinde, halkımız hakkını teslim edeceğine dair hiçbir şüphem yoktur.

Son olarak şunu da belirtmeden geçersem bu yazı eksik kalmış olur; 30 yıllık mücadelede gerçekten kendi emeğinin değerini bilmeyen, yaptığı pratiğiyle çok bilinçli olarak geçmişine saldıran Kürtlerin sayısı da az olmadığını biliyoruz. Dolayısıyla, bu durumda olanların da hiçbir zaman başarılı olmadıklarını ve olamayacaklarını da belirtmek gerekiyor.

Ahmet DERE / 03.05.2011

19 Nisan 2011 Salı

Komplolara Karşı Yaratıcı Olmak Gerekir

Osmanlı Imparatorluğunun mirasını devralan TC tarihinde de komploculuk sürekli başvurulan temel bir yöntem olmuştur. Her ne kadar TC’nin kuruluşuyla yeni bir sayfa açılmış olduğu söylense de, aslında devlet yöneticiliği ve zihniyeti konusunda pek değişen birşey söz konusu değildir. Sadece, değişen dünyaya sözde ayak uydurma babında sunni bazı « değişimler » olmuştur. Bu nedenle günümüzde yaşanan gerçeklik, ne TC’nin ruhuna ve nede onun mirasını devraldığı Osmanlı Imparatorluğunun geleneğine aykırıdır.

Dün öğleden sonra TC Yüksek Seçim Kurulunun (YSK) 12 bağımsız adayını veto etme kararı açıklandı. Bu karar tamamen Kürtlerin iradesine karşı alınmış olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. YSK’nin gerekçesi ne biçimde açıklanırsa açıklansın, işin esas nedeni, önümüzdeki dönemde Kürtlerin iradesinin mecliste temsil edilmesini engelemekten başka bir şekilde izah edilemez. Türk Devlet sisteminin tüm antidemokratik engellerini aşan Kürt Halkı, az bir sayıda da olsa, mecliste temsil edilmeyi başarması, devletin derin güçlerini yeni komplolar geliştirmeye zorlamıştır. Bu kararla, aynı zamanda, Türk Devletinin Kürt Sorunuyla ilgili herhangi bir çözüm projesine sahip olmadığı da ortaya çıkmaktadır. YSK doğrudan devletin temel kurumlarından biridir ve aldığı kararlar devleti bağlamaktadır.

YSK’nın aldığı bu karar beni pek şaşırmadığını da burada belirtmek istiyorum. Böyle bir kararın çıkacağını tahmin etmemekle beraber, seçim sürecinde devletin ciddi manada engelleyici faktörleri ileri süreceğini seziyordum. Ve bu karar son engel olmayıp, daha farklı sorunların da ortaya çıkması muhtemeldir. Dolayısıyla, gerek BDP olsun, gerekse de özgürlükçü ve demokrat diğer bağımsız adaylar olsun, herkesin çok duyarlı olması ve hesaplı adım atması gerekir.

YSK’nin bu kararına karşı BDP’nin nasıl bir yol izleyeceğini henüz bilemeyiz, sanırım çok kısa sürede belli bir yaklaşım netleştirilecektir. Ancak, bu konuda şu hususun çok iyi bilinmesi gerektiğinin altını çizmek istiyorum ; Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Türkiyeyi Demokratikleştirme Mücadelesi sistemin çizdiği yollardan geliştirilmemiştir, geliştirilemeyecektir. En yararlı ve sonuç alıcı mücadelecilik, yaratıcı olup devletin engellerini aşmayı bilmektir. Bir taraftan, YSK’nin bağımsızlarla ilgili aldığı kararı çok şiddetli bir biçimde protesto etmek gerekirken, diğer taraftan da varolan bağımsız adaylarla seçim sürecine yüklenmek önem arzetmektedir. Elbette Türk Devletinin bu yaklaşımını teşhir etmek amacıyla seçimlerden çekilmek de bir seçenek olabilir ancak, bu durumda söz konusu kararı alan zihniyetin isteği doğrultusunda hareket edilmiş olup, önümüzdeki dönemde meclis arenası tamamen boş bırakılmış olunacaktır. Bu nedenle, tüm engellemelere rağmen, varolan bağımsız adayların başarısı için bu sürece yüklenmekte daha fayda görüyorum.

Türk Devletinin bu yaklaşımı, aynı zamanda Kürt Sorunuyla alakalı olarak ne gibi bir strateji hazırlığı içerisinde olduğunu da ortaya koymaktadır. Ortaya çıkan durum şunu açık bir şekilde gösteriyorki, önümüzdeki 5 yıllık süreç içerisinde Kürt Sorununa devletin projesi (buna AKP’nin projesi de diyebiliriz) doğrultusunda çözüm bulunmaya çalışılacaktır. Önümüzdeki dönemde TBMM’de sadece AKP ve CHP guruplarının bulunması için derin bir hazırlık yapılmıştır diye düşünüyorum. Devletin Kürt Sorunuyla ilgili projesini hayata geçirmek için AKP ile CHP’nin ortak ve rahat çalışmaları öngörüldüğü için, hem MHP’nin barajı aşmaması gerekir ve hem de BDP adına seçimlerde aday olan bağımsızların zayıflatılması lazım. MHP aşırı faşizan uslübüyle, BDP ise daha özgürlükçü ve demokratik talepleriyle devletin söz konusu projesini ciddi bir şekilde engellemektedirler. Dolayısıyla, bu iki partiyi de devre dışı bırakıp, AKP ile kürt asıllı Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP’nin ortak emeleri sonucu Kürt Sorununa « çözümün » bulunması hedeflenmektedir. Hem AKP’nin ve hemde CHP’nin adayları arasına Kürtler arasında dikkat çeken bazı isimlerin yerleştirilmesi de bu amaçladır.

12 Haziran seçimleri hem Türkiye geneli açısından ve hemde Kürt Sorunu açısından yeni bir sürecin başlangıcı olacaktır. Bu dönemde, özellikle BDP açısından, gerek siyasi gerekse de kitlesel gücün çok isabetli değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Seçim itifağı amacıyla HAK-PAR ve KADEP ile yapılan diyalog önemli bir başlangıç olmuştur ancak, bu süreçte Kuzeydeki tüm Kürt Örgüt ve Kurumlarıyla ortak bir platformda buluşmak ve çözüm süreciyle ilgili olarak AKP-CHP projesine alternatif, tüm Kürtlerin arz ve taleplerini içeren bir proje üzerinde çalışılması gerekiyor. Şimdiye kadar verilen mücadelenin boşa gitmemesi ve hakettiği yere oturtulması için, bu dönemde çok duyarlı, yaratıcı ve aynı zamanda da mantıklı hareket edilmelidir.

Son otuz yıllık tarihimize baktığımızda, sömürgeci güçlerin politikaları bize ne kadar zarar vermişse, biz Kürtler arasındaki sosyal, siyasal, partizancılık ve ideolojik sorunlar da o kadar, ve hatta daha fazla, zarar vermiştir. Gelinen aşamada, kendine « demokratım », « yurtseverim » diyen tüm Kürtlerin ortak bir halk projesi etrafında birleşmeleri gerekmektedir. Herkesin kendi imkanlarıyla, yetenekleriyle bu sürece dahil olması için, başta KCK ve BDP olmak üzere, Kuzeyli tüm Kürt Parti ve Örgütlerin üzerine önemli sorumluluklar düşmektedir. Ben böylesi bir sürece « Lihevhatina Gelêri» yani «Réconciliation Populaire» yani «Halkın Barışması » diyorum.

Ahmet DERE / 19.04.2011

7 Nisan 2011 Perşembe

Libya Savaşı Devam Ederken

Hatırlanacağı gibi, bundan 15 yıl kadar önce, ciddi bir şekilde, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile ilgili tartışmalar başlamıştı. İlk dönemde yoğun bir şekilde tartışılan bu proje, son yıllarda kısmen unutulmuş gibi olsa da, bu yılın ilk aylarıyla birlikte Arap Dünyasında olup bitenler, sözkonusu projenin pratikte hayat bulması anlamına gelmektedir. Yani, ABD ve AB öncülüğünde yapılanların amacı dünyaya yeni bir düzen vermektir. Tarihe de bakıldığında, dünya düzeniyle ilgili gelişmeler sürekli Ortadoğu’dan başlayarak gelişmiştir. Ortadoğu sürekli dünyanın merkezinde yer almıştır, öyle olmaya da devam etmektedir.

Emperyalizmin Ortadoğu’ya kendi düzenini vermesi için bazı gerekçelerin varolması gerekir. BOP’un geliştirilmeye başlandığı 1990’lı yıllarda Saddam Hüseyin’in diktatörlüğü gerekçe oldu. Söz konusu projenin olgunlaştırılmaya ihtiyaç duyulan bu süreçte de Arap Dünyasının diğer yönetimleri araç olarak kulanılmaktadır. Tunus ve Mısır’dan sonra, sıra Libya’ya geldi. Ancak Muammer Kaddafi diğer Arap Liderleri gibi olmadığı için, bugün yaşanmakta olan savaşı kaçınılmaz kılmıştır. Kaddafi’nin bu asabi ve aynı zamanda da direngen kişiliği, bir anlamda Fransa, ABD ve Ingiltere’den oluşan, BOP’un baş aktörleri olan koalisyonun da işine gelmiştir.

Libya’ya karşı geliştirilen savaşın Uluslararası Alanda meşrü gösterilmesi için, ilgili koalisyon güçleri BM Güvenlik Konseyi’ni devreye koydular. Uluslarüstü bir kurum olan BM, ne yazıkki sadece büyük güçlerin talimatıyla hareket ettiği için, Fransa öncülüğünde sunulan önerge suraatle kabul edilerek kararlaştırılmıştır. Rusya Federasyonu, Çin ve Almanya’nin oylamada çekimser kalmış olmaları, onların söz konusu kararı bloke etmeleri anlamına gelmiyordu. Büyük güçler arasında nuans farklılığı böylesi bir çekimser kalışı gerektirmiştir. BM’nin bu kararından sonra, Libya’ya karşı saldırıların kaçınılmaz olduğunu hepimiz biliyorduk. Ve 19 Mart tarihinde beklenen saldırılar başladı.

BM’nin karar aldığı günden sonra Libya Yönetimi uzlaşmaya gelebileceğini açıklasa da, Koalisyon Güçleri saldırılarını durdurmadılar. Zira, Arap Dünyasında halen eski sistemde ısrarlı olan Suriye, Yemen, Ürdün ve diğer ülkelere gözdağının verilmesi, BOP’un yeni bir aşamaya taşınması gerekiyor ve bunun için de Libya önemli bir fırsat idi, bu savaşın geliştirilmesi kaçınılmaz oldu.

Eğer Libya’da, Muammer Kaddafi Yönetimi isyancıları bastırmış olup, eski sisteminin ömrünü biraz da olsa uzatmış olabilseydi, veya bunu başarabilirse, sözkonusu bu durum Suriye, Yemen, Ürdün ve diğer ülkeler için de kötü örnek olacaktır. Bu nedenle, ne olursa olsun Kaddafi Yönetimi gitmeli ve Libya’da, herşeyden önce ABD, Fransa ve Ingiltere’ye biat edecek bir yönetimin işbaşına getirilmesi lazım.

Bazıları bu savaşı daha çok Fransa’nın başlattığını ileri sürmektedir. Fakat şunun iyi bilinmesi gerekiyor ki, eğer ABD istemeseydi ne Fransa ne de İngiltere bu noktada ciddi bir hareketlilik içerisine girmezdi. BOP’un hayata geçirilmesinde yapılan görev paylaşımı gereği, Libya gibi bir ülkeye karşı yapılması gereken savaşın temel sorumluluğu Fransa’ya verilmiştir.

Fransa, dış politikadaki başarıyı iç politikaya yansıtan bir geleneğe sahip olduğu için, hem Fransız Sağcıları, hem Sosyalistleri ve hemde Yeşilleri zaman geçirmeden, Devlet Başkanı Sarkozy’nin bu politikasını desteklediklerini beyan etmişlerdir. Ülkelerinin emperyal çıkarları sözkonusu olunca, partilerüstü politikaların geçerli olduğu geleneğe uygun bir yaklaşımı sergilemişlerdir. Hatta, Sosyalistler biraz daha ileri giderek, “Libya’da evrensel değerler için savaşıyoruz” deyip, başlatılan bu savaşı meşrü gösterme çabası içerisine bile girdiklerine tanık olduk. Fransa Devlet Başkanı Sarkozy açısından ise, bir taraftan düşmüş olan popülaritesini kısmen kurtarmış, diğer taraftan da, emperyal devlete uygun bir başkan olduğunu göstermiştir.

Libya konusunda hiçbir öngörüsü, geleceğe yönelik hiçbir planı olmayan Türkiye ise, deyim yerinde ise, tam anlamıyla ne yapacağını şaşırmıştır. Daha önce Saddam Hüseyin’e karşı yapılan savaşta olduğu gibi, bu sefer de en büyük zararı Türkiye’nin göreceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. AKP’nin kararsız yaklaşımı ve seçimlerle ilgili karmaşık hesapları tutmamıştır, tutmayacaktır. Başta Libya’ya karşı yapılacak herhangi bir saldırıya karşı olduğunu beyan etse de, ABD’nin mudahalesiyle NATO şemsiyesi altında bu savaşa bizzat katılmayı da kabul ederek ne kadar tutarsız olduğunu alenen göstermiştir. Ve TSK Libya’da savaşıyor.

Arap Ülkelerindeki Monarşik ve Antidemokratik Yönetimlerin gitmesi gerektiğini, demokratik kültürden az da olsa nasibini almış olan herkes söyler. Hem Muammer Kaddafi, hem Hüsnü Mubarek, hem Zeynel Abidin Bin Ali, hem Beşar Asad ve hem de diğer Arap Devletlerinin halklarına yaptıkları zülüm kabuledilemez. Hem bu ülkelerde, hem de Türkiye ve dünyanın diğer birçok ülkesinde demokrasinin gelişmesi ve halkların öz çıkarlarını savunan yönetimlerin gelmesi için çalışmak, aynı zamanda bir insani görev ve sorumluluktur.

Ancak, bugün Libya’da olup bitenler, ne yazıkki bu amaçla yapılmamaktadır. Yaşananlar, BOP’un pratikte egemen kılınması içindir. Kısacası, özellikle Ortadoğuda, Emperyalist Güçler, kendi denetimleri dışında yönetim istememektedirler. Bunun için gerekirse bin dereden su getirilerek müdahale gerekçesi yaratılacaktır. Ne varki, yapılan herşey “Demokrasi” ve “İnsan Hakları” kılıfına da uydurulmaktadır.

Ahmet DERE / 06.04.2011

20 Mart 2011 Pazar

12 Haziran Seçimleri ve Kürtler

Bu yıl Türkiye’de yapılacak olan genel seçimlere iki aydan biraz fazla zaman kaldı. Ülkenin gündemi bir süreden beridir seçimlere endekslenmiş durumdadır. Her siyasi parti hesaplarını bu seçimlere göre yapmakta ve elindeki tüm kozları oynamaktadır. 12 Hazirana kadar Türkiye’deki toplumların tartışma konuları sadece seçimler ve ona bağlı olarak miting meydanlarında yapılacak olan polemikler olacaktır.

Bugün, bu yazı vesilesiyle, seçimlerin Kürtler açısından ne anlama geldiğini ve BDP’nin dikkat etmesi gereken hususları irdelemek istiyorum.

Geçen son dört yıl boyunca gerek türkçe gerekse de kürtçe olarak kaleme aldığım yazılarımda BDP ile ilgili görüşlerimi okuyucularla paylaştım. Bu yazılarımda zaman zaman BDP’nin eksikliklerini, yetmezliklerini de elleştirdim. Söz konusu yazılarımdan ötürü BDP tarafından ne gibi tepkiler gösterildiğini pek bilemem, bazı arkadaşların « Analizleriniz yerindedir heval » biçimindeki kısa mesajlarından yola çıkarak somut birşey söyleyemem.

Gelinen aşamada, niyeti kötü olmayan herkesin yapacağı öneri ve elleştiri BDP yötecisi olan ve bu konuda kendini sorumlu görenler tarafından dikkate alınmalıdır. Zira, söz konusu olan salt BDP’nin seçimlere girmesi değildir, Kuzey Kürtlerinin Özgürlük Mücadelesi ve geleceği söz konusudur. Dolayısıyla, bu mücadelede, az veya çok, emeği geçen herkes bu seçimleri çok önemsemektedir.

Seçimlerden iyi sonuç almanın püf noktası, milletvekili adaylarının isabetli tespit edilmesidir. Kürt toplumunda hakim olan genel yaklaşıma baktığımızda, parti olayından daha fazla, seçimlerde aday olarak gösterilen şahsiyetler önemli görüldüğünü biliyoruz. Türkiye’nin her bölgesinde bu nokta önemli olurken, özellikle Kürtler açısından bu husus daha fazla dikkate alınmaktadır. Bu optikten olaya baktığımızda, BDP’nin göstereceği adayların profili 12 Haziran seçimlerinin sonucunu belirleyecektir.

Doğru adayların tespiti açısından, geçen 4 yıllık dönemin pratiği çok iyi analiz edilmelidir diye düşünüyorum. Geçen dönemde TBMM’ye giren bazı temsilcilerin varlığının pek hisedilmemesi, hatta isimlerinin bile halk tarafından bilinmemesi, bariz olarak görülen bir eksiklik olup, bu yıl açısından da önemli bir sorumluluğu ortaya çıkarmaktadır. Eğer geçen dönemden sağlıklı sonuçlar çıkarılmaz ve, daha önceki dönemde yaşandığı gibi, bu sefer de bazıları kendi ahbap ve akraba çevresinin adaylığı noktasında ısrar ederlerse, ne yazık ki beklediğimiz bir aday profili ortaya çıkamaz. Her bölgenin özgün yaklaşımı dikkate alınmadan gösterilen adaylar sadece oy kaybettirir. Eğer 2007 seçimlerinde söz konusu bu yanlış yaklaşımlar sergilenmemiş olsaydı, inanıyorum ki en az 25 milletvekili çıkarılacaktı.

Türkiye’deki Kürtlerin yüzde altmışı Özgürlük Mücadelesinde emeği geçmiştir. Eğer sağlıklı aday tespiti yapılırsa, Türkiye’de 25 milyona yakın olan kürt nufusunun yüzde 60 oyları alınabilir. Bu potansiyelin oy oranı en az 7 milyondur dolayısıyla, bu rakam yüzde 16’lık bir oya tekabul etmektedir. Devletin özel engeleme ve hile payı yüzde 5 olsa bile, yine de BDP’nin kendi başına seçimlere girmesi durumunda, barajı rahatlıkla aşabilir demektir. Geçen dönem açısından bu noktadan bakılırsa, temel kusurun aday tespitinden kaynaklı olduğunu söylemek yerindedir.

Sonuç olarak şu hususun altını çizmek istiyorum ; Gerek BDP’de olsun, gerekse de diğer Kürt Kurumlarında, kimse koltuk sevdalısı olmamalı ve kendisini merkeze koymamalıdır. Şimdiye kadar iki dönem milletvekili olan hiç bir BDP’linin tekrar aday olmamasını öneriyorum. Yeni aday gösterilen her adayın da, aday gösterilecek olan bölgeden olması, kürtçeyi en az konuşabilecek kadar bilmesi ve bölge halkı tarafından da sevilen bir şahsiyet olması şart olarak görülmelidir. Kürtler arasında bu profile uygun adaylar konusunda sorun olmadığını düşünüyorum.

Herkesin Newroz bayramını kutluyor, başarılar ve esenlikler diliyorum.

Ahmet DERE / 20.03.2011

20 Şubat 2011 Pazar

Derin Komplo Süreci ve Şıvan Perwer

Kürtlerin tarihi komplolarla doludur. Bazen Kürtler kendi kendilerini tasfiye etmek için komplolar geliştirmişler, bazen de sömürgeci güçler, « böl yönet » politikası gereği, kendilerine karşı engel olarak gördükleri Kürtleri bertaraf etmek için komplo senaryolarını devreye sokmuşlar. Tüm bu senaryoların hayata geçirilmesinde rol oynayan temel unsur Kürtler olmuştur.

Yakın tarihimizde yaşanan ve Uluslararası Komplo olarak bilinen 15 Şubat Komplosunun arka planında da yine Kürtlerin rolünü görmek mümkündür. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla, PKK’nin dağılacağı yönündeki düşüncelerin geliştirilmesinde de, yine kürt unsurlarının rolü vardır. 15 Şubat’tan sonra PKK’nin dağılmadığı görülünce, bu sefer ek komplo senaryoları devreye sokulmuştur; Imralı ile Kandil arasında çelişkiler geliştirerek, yavaş yavaş silahlı gücün etkisini kırmak. Bu çabanın sonucu olarak, 2003 yılında PKK’den kopuşlar yaşanmış, yurtsever kürt kitlesinin kafasında derin çelişkilerin ortaya çıkmasına yol açılmıştır.

Başarılı olamayan her komplo senaryosuna bağlı olarak yeni yöntemler geliştirilmiştir. Ve, 15 Şubat’tan 12 yıl sonra, tekrar yeni ve daha derin bir komplo ile karşı karşıyayız. Özelde PKK’ye karşı, genelde de tüm Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı yeni bir komplo süreci başlamıştır. Geçmişte olduğu gibi, bu derin komplo sürecinde de yine baş figüran rolü Kürtlere verilmiştir.

Son günlerde bazı kürt internet sitelerinde, yazılı ve sözlü basın organlarında Şıvan Perwer ile ilgili tartışmalar yapılmaktadır. Şıvan’ın türk medyasına verdiği demeçler, Bülent Arınç ile görüşmüş olması ve TRT Şeş’e çıkması, önemli bir kürt kesimi tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Düşünce özgürlüğü gibi, tepki göstermek de, şiddet içermediği ve kişilik haklarına saldırı olmadığı müddetçe, evrensel bir insani haktır. Dolayısıyla, Şıvan’ın bu son yaklaşımlarına karşı gösterilen tepkilerin bir kısmı da haklı ve yerinde görülebilir. Ben kendim de, bırakın Şıvan gibi bir kürt sanatçısının, kendini kürt olarak bilen hiç kimsenin TRT Şeş gibi, asıl misyonu Kürtleri asimile etmek, kürt dilini ve kültürünü erozyona uğratmak olan bir kurumda çalışmasını tasvip edemem, bu tür yaklaşımlara sahip olanları kınıyorum.

Şıvan’ın bu son yaklaşımlarını, Derin Komplo Süreci’nin önemli bir parçası olarak görmek gerekiyor. 12 Haziran’da yapılacak olan seçimlerden galip çıkarak, üçüncü bir dönem hükümetini kurmak isteyen AKP, aynı zamanda Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı da yeni bir süreci geliştirmeye çalışmaktadır. Bir taşla iki kuşu vurmayı amaçlayan AKP, Şıvan’ı ve onun gibi olabilecek kürt çevrelerini birer araç gibi kulanmaktadır. Gerek Şıvan, gerekse de O’nu destekleyen çevrelerin bir kısmı, AKP‘nin -buna türk devleti de diyebiliriz- amacının bilincinde olmayabilirler. Cehenemin yolu iyi niyet taşlarıyla döşelidir diye bir deyim vardır, dolayısıyla olayların bilincinde olup veya olmamak hiç bir anlam ifade etmez, önemli olan, hizmet edilen amacın ne olduğudur.

Gelelim Şıvan’a karşı tepki gösteren kimi kürt çevrelerinin yaklaşımlarına. Maalesef bu konuda da ciddi bir sorun, bilinçsizlik ve hatta, bunun da ötesinde, bir art niyet vardır. Bazıları Şıvan’a karşı tepki göstermekle PKK’ye ve ona yakın çevrelere şirin görünme çabasındadırlar. Bazıları da Şıvan’a karşı sert ve hakaret edici tavırlarda bulunarak ucuz kahramanlık taslamaktadırlar. Bunlar arasında türk ordusuna askerlik yapmış olanlar, Kürt Özgürlük Hareketine karşı her tür hakareti eden türk kurumları ve iş çevreleriyle çalışanlar, ne kendisi, ne de ailesinden hiç kimse, bir gün bile, Özgürlük Mücadelesinde yer almayanlar da bulunmaktadırlar. Böyle olanlar ile TRT Şeş’e çıkan ve orada çalışanlar arasında ne fark vardır diye sormak istiyorum. Bunlar arasında PKK’yi de komplonun içine çekmek amacında olanların da bulunmadığını nereden bilelim. Dolayısıyla, Şıvan’a karşı tepki göstermek de, PKK’yi savunmak da bir nitelik ve pozisyon gerektirir. Bu konuda söylenecek çok fazla söz var, ama anlayanlar için bu kadarı yeterlidir diye düşünüyorum.

Kürt Özgürlük Mücadelesine karşı geliştirilmeye çalışılan bu yeni ve derin komplo sürecinde tüm yurtsever Kürtlerin duyarlı olması gerekmektedir. Bu sürecin boşa çıkarılması, sadece Şıvan ve onun gibileri olanlara karşı tepki göstermekle mümkün olamaz. Bu sürecin hasasiyetine uygun olarak çok bilinçli hareket etmek daha önem arzetmektedir. Başta KCK, DTK ve BDP olmak üzere, Hak-Par, KADEP, KOMKAR ve diğer tüm kürt örgüt ve kurumları bu tehlikeli süreci boşa çıkarmak için duyarlı olmalıdırlar. Türk devletinin “böl yönet“ politikasına karşı, “bölünmeyiz, daha da bütünleşeceğiz“ şiarıyla hareket etmek kaçınılmaz olarak görülmelidir. Unutmamak gerekiyorki, komplocuların bir amacı da, Kürdü Kürde kırdırtmaktır, işte bu noktada onları boşa çıkarmak da bizim görevimizdir. Komplo değirmenine su taşımamak için, gerekirse Şıvan veya ona benzer gibi olaylar görmezden de gelinebilir. Bazı olaylar büyütüldüğünde daha fazla değer kazanmış olacaktır.

Ahmet DERE / 20.02.2011

6 Şubat 2011 Pazar

Arap Dünyası ve Çıkarılması Gereken Dersler

Büyük bölümü monarşiyle yönetilen Arap dünyasının Akdeniz kıyısındaki Tunus’ta, 17 Aralık’da başlayan halk isyanı, 23 yılldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali‘nin, 14 Ocak cuma günü ülkesinden kaçarak Suudi Arabistan’a sığınmasına neden oldu. Böylece, 23 yıllık iktidarı dört haftalık bir isyan sonucunda düşmüş oldu. Henüz ortalığın sakinleşmediği ve kaosun hakim olduğu Tunus’ta, az da olsa demokratik bir gelişmeye yol açabilecek imkanlar ve cesaret yaratıldığını söylemek mümkündür.

Tunus’tan sonra, aynı gelişmeler Mısır’da da yaşandı. 'Tunus virüsü' olarak adlandırılan halk isyanları, Mısır'da Mübarek rejimini zorlamaktadır. Bu yıl, iktidarının 30. yılını kutlamaya, tahtını oğluna devretmeye hazırlanan Hüsnü Mübarek, karşılaştığı halk isyanıyla son ve zor günlerini yaşamaktadır. Isyanların başladığından beri, göstericiler ile polis ve Mübarek yandaşları arasında meydana gelen çatışmalarda onlarca kişi ölmüş, yüzlercesi de yaralanmış ve binlerce gösterici ise gözaltına alınmıştır.

1981 yılından bu yana ilk defadır Mısır halkı yönetime karşı çıkma cesaretini göstermiştir. 30 yıldır Mısır’ı despot bir rejimle yöneten Mübarek’e karşı halkın ses çıkarmaması, hem arap dünyasına özgü bir gelenekten ötürü ve hem de, başta ABD olmak üzere, Batının sözkonusu bu ülkelere biçtiği misyondan kaynaklı olduğunu bilmekte fayda vardır. Arap dünyasında bugün meydana gelen isyanlara ilişkin destekleyici yaklaşım sergileyen Batılı güçler, geleceğe ilişkin de yeni projeler üretmektedirler. Şüphesiz Iran gibi güçler de ortaya çıkan bu tablodan faydalanmak isteyeceklerdir. Ancak, kim veya hangi güç olursa olsun, geliştireceği sistemde halkların özgürlük taleplerini ve onların minimum insani haklarına saygıyı esas almaları şarttır. Bu kural kendi geçerliliğini tüm çıplaklığıyla dayatmaktadır.

Tunus ve Mısır'daki isyanların harekete geçirdiği diger bir ülke ise Yemen olmuştur. Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih kamuoyuna açıklama yaparak, 2013’te yapılacak seçimlerde adaylığını koymayacağını belirtmiş olsa da, halkın değişim yönündeki talepleri azalmamakta, tam aksine daha da artmaktadır. Mısır’da olduğu gibi, Yemen halkı da monarşik ve totaliter rejimi yıkmada kararlı görünmektedir. Benzer bir durum Suriye ve Ürdün’de de yaşanmaktadır. Beşar Esad ve Ürdün kralı Abdullah, gelişebilecek halk isyanlarını engelemek amacıyla çeşitli reform vaatlerinde bulunmalarına rağmen, gelişmeler gösteriyorki, önümüzdeki günlerde bu iki ülke’de de isyanlar patlak verecekir.

Gelişen bu özgürlük ruzgarının eseceği ülkeler sırasında, Suriye, Yemen ve Ürdün’den sonra, Suudi Arabistan, Cezayir gibi ülkeler de vardır. Açılan bu yeni sayfa, salt arap dünyasıyla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde de ciddi bir etki yaratacaktır.

Tunus ve Mısır'daki gelişmelere bakıldığında şunu görmek mümkündür; herşeyden önce, gelişen bu yeni durum, arap halkları açısından yeni bir tarihi sayfa olacaktır. Bundan sonra, ne Ortadoğu'daki diktatör rejimler eskisi gibi halkları yönetecekler, ne de Batılı güçler söz konusu bu ülkelere dayalı hegemonik hesaplarını rahat rahat yapacaklar.

Arap dünyasında yaşanan bu gelişmeler karşısında, Türkiye’deki halkların etkilenmemeleri düşünülemez. Yeni dünya koşullarında hiçbirşey demokratik ve insan haklarına aykırılığı kabul etmemektedir. Ister uluslararası bir güç olsun, ister sıradan bir ülke, isterse de herhangi bir parti veya örgüt olsun, demokratik, çağdaş ve bireyin özgürlüğüne değer vermeden varlığını koruması mümkün değildir. Günümüz dünyasında gelişebilmenin tüm yolları zihniyetin demokratikleşmesinden geçmektedir. Bu olgu, güç ve sistemler için geçerli olduğu kadar, bireyler ve sıradan kurumlar için de geçerlidir. Dolayısıyla, çağa ayak uydurabilmek için, herkesin ve her gücün bu obtikten bakması kaçınılmazdır.

Arap dünyasında yaşananlar Kürtleri de yakından ilgilendirmektedir. Gerek Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi açısından olsun, gerekse de Kuzey Kurdistanlı Örgüt ve Kurumlar açısından olsun, Arap dünyasındaki monarşik ve totaliter yönetim biçiminin bu akıbetinden çıkarmaları gereken bolca dersler bulunmaktadır.

Ahmet DERE / 06.02.2011

20 Ocak 2011 Perşembe

Seçim süreci ve görülen tehlikeler

Türkiye yeni bir seçim sürecine doğru gitmektedir. Her seçim sürecinin öncesinde olduğu gibi, bu yıl için de komplo senaryoları yavaş yavaş hazırlanmaktadır. Fakat, bu seferki seçim süreci, son yıllarda yapılan tüm seçimlerden biraz daha farklı bir mühtevaya sahiptir. Bu yıl yapılacak olan seçimlere bağlı olan bazı önemli noktaları şöyle sıralayabiliriz ;


1 – Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği dönemden beri ilk defa bir partinin üst üste uç defa tek başına iktidar olacağı ihtimali,

2- Erdoğan’ın mühtemelen başbakanlık yapacağı son hükümetin kurulacak olması ve ardından da Cumhurbaşkanı, ve hatta Başkan olmasına yol açması,

3- Yeni bir anayasayı yapacak olan meclisin oluşturulması,

4- CHP’nin başına getirilen « Kürt asıllı » Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu koruyup koruyamayacağı,

5- BDP’nin meclise girmesine müsaade edilip edilmeyeceği ve Kürtler adına TBMM’de temsilcilerin olup olmayacağı.

Bu seçim sonuçlarına daha başka önemli hususlar da atfedilebilir.

Ben burada sadece son nokta üzerinde durmak istiyorum, yani bu genel seçimlerin Kürtler açısından taşıdığı önem ve yaratacağı sonuçlar.

2007’den beri, BDP’nin TBMM’deki varlığından ötürü, hem AKP, hem MHP ve hemde CHP’nin rahatsız oldukları aşikardir. Geçen son dört yıllık süreç içerisinde, dönem dönem bu her uç partinin üst düzey yetkililerinin, BDP’nin uslubunden ve savunduğu doğrularından ciddi manada sıkıldıklarını, basından da takip edebildik. Dolayısıyla, milletvekili seçimleri için start verilen bu günlerde, söz konusu her uç partinin yaklaşımında, özellikle Kürtlerle ilgili olarak, ortak bir uslubun yakalandığını seziyoruz. 12 hazirana doğru giderken, tezgahlanmak istenen komplo senaryolarının hayata geçirileceğini tahmin etmek pek zor olmamaktadır.

PKK’nin seçimlerle ilgili, sözüm ona, halkı tehdit ettiğine ilişkin türk medyasında haberlerin çıkmaya başlanması, türk basınının geçmişten beri Kürtlere ve PKK’ye karşı geliştirdiği subjektif yaklaşımının bir parçası olarak görülmemelidir. Bu türden haberlerin esas kaynağı, BDP’nin mecliste temsil edilmesinden rahatsız olan Genel Kurmay Başkanlığı, hükümet ve muhalefet partileridir. Önümüzdeki süreçte benzer haberler daha sık sık gündeme getirilecektir. Bu türden haberlere paralel olarak, TSK ise Kürdistan’daki hareketliliğini daha fazla artıracak, varolan karakollara ek olarak, özellikle seçim sandıklarının kurulacağı yerleşim alanlarında, yedek askeri üsler oluşturacaktır. Yaratılacak olan bu özel amaçlı tehlikeli atmosferde gerçekleşecek seçimler tamamen kontrol altına alınmış olacaktır.

Genelde Kürtlere karşı, özelde de BDP’ye karşı seçime endeksli komplo senaryoları yavaş yavaş hayata geçirilirken, ne yazıkki BDP’nin yönetimi ve yerel kadroları henüz seçim sürecinin havasına girmemişlerdir. BDP tarafından, bilinçli veya farkında olmadan, basına yansıtılan seçim itifaklarıyla ilgili spekülasyonların da seçmenlerin kafasını karıştırdığını hesaba kattığımızda, ne yazıkki iyimser olmak pek mümkün olmamaktadır. Seçimlere henüz 4 ay kalmışken, BDP ve ona yakın olan ilgili tüm çevrelerin, bir an önce harekete geçmeleri, karşı taraftan yapılmaya başlanan komplo senaryolarının boşa çıkarılması önem arzetmektedir.

BDP’nin TBMM’de temsil edilmemesi durumunda, kürt sorunu çözümü konusunda ciddi bir sıkıntı ortaya çıkacaktır. Kısmen de olsa, özellikle 2010 yılında oluşan tabloya bağlı olarak, kürt sorunu ile ilgili ciddi sayılabilecek tartışmaların yapılabiliyor olması, BDP’nin yokluğunda sekteye uğrayacağını tahmin etmek zor değildir. Bu nedenle, 2007 yılına nazaran iki kat daha fazla çalışarak, yapılmak istenen komploların boşa çıkarılmasını, meclise daha güçlü bir kadro ile girmekle sağlamak gerekiyor. « Halk mücadelesine bağlıdır » veya « Bu halk artık oyunlara gelmeyecektir » biçimindeki sloganlarla işlerin yürütülemeyeceğini anlamak gerekir.

Tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum ; BDP’nin varolan yaklaşımıyla, 12 haziran 2011 seçimlerinde sağlıklı bir sonuç almak oldukça zor görülmektedir. 2007 yılında, gerek Türkiye’nin gerekse de uluslararası konjonktür ve siyasi konsept, DTP’nin meclise girmesi için elverişliydi. Eğer 4 yıl önceki koşullara göre bugünki görevlere yaklaşılırsa, ciddi hattaların yaşanmasına sebebiyet verilmiş olunacaktır.

Ahmet DERE / 20.01.2011

12 Aralık 2010 Pazar

2010 Yılının Sonuna Yaklaşırken

Geride bıraktığımız 2010 yılı birçok önemli olaylara sahne oldu. Fransa Haber Ajansı fotoğrafçılarının objektiflerine takılan görüntülere baktığımda, özellikle açlığın, insan yaşamına malolan savaşların ve şiddet içeren olayların geçen bu yıla da damgasını vurduğunu görmemek mümkün değildir. Avrupa, Amerika veya gelişmiş olarak bilinen ülkelerde yaşayanların büyük bölümü 2010 yılının bu tarafını görmeyebilirler, onlara göre çok güzel bir yıl geçirilmiş, yani onların hafızalarında sıcak bir yaz mevsimi, özenle temizlenmiş plajlarda denize girme ve lüks otelerde tatil yaptıkları bir yıl olarak kaydedilmiştir. Ne varki yaşananlar toplumun salt bir kesimiyle sınırlı değildir, görülmeyen, göremediğimizin de ötesinde bir yanı vardır gerçekliğin.

Son bir aydır, Wikileaks’in yayınladığı belgelerin yarattığı geniş tartışma sahası ve sahibi Jullian Asange’ın Londra’da yakalanmasıyla gelişenler, yeni bir « savaş » sürecinin ilk adımıdır. Siber Savaş olarak da adlandırılan bu yeni süreç, beraberinde yeni kürsel çatışmaların ilk adımı olarak görmek de mümkündür. Bu yeni süreçle birlikte global egemenliğin niteliği ve çehresi de değişecektir. 2011 yılı, bu konuda bellirleyici olacaktır.

Ortadoğu’da, veya özellikle de Türkiye ve Kürdistan’da yaşayanlar ve bu bölgeyle yakından alakalı olanlar açısından 2010 yılına baktığımızda ise, « olumlu » ve olumsuz birçok durumun içiçe yaşandığını görebiliriz. Bu bölgede yaşanan acıları az da olsa hisedenlerin gözüyle 2010 yılını okuduğumuzda, ne yazıkki insana moral verebilecek pek ciddi bir şey yaşanmamıştır. Daha önceki yıllarda olduğu gibi, bu yılda da Ortadoğu’da şiddet olayları toplumu meşgul eden başlıca husus olmuştur. Uluslararası güçlerin bu bölge üzerindeki çıkar hesaplarının geliştirilmesi ve onlara yeni halkaların eklenmesi tüm hızıyla devam etmiştir. Son bir aydır medyada genişçe tartışılan Wikileaks’in yayınladığı belgelerinde de bunları görmek mümkündür.

Gerek Dünya’da gerekse de Ortadoğu’da yaşanan bu gerçekliğe paralel olarak, Türkiye’deki Kürt Sorunu konusunda da benzer bir durum söz konusu olmuştur. Yılın ilk aylarında, AKP’nin « Demokratik Açılım » olarak adlandırdığı projenin bir parçası veya sonucu olarak Barış Gruplarının Kandil ve Maxmur’dan gelmesi belli bir « olumlu » hava yaratmış olsa da, daha sonraki süreçte görüldüki AKP hükümeti salt kendi çıkarlarının açılımını yapmaktadır. Erdoğan Hükümetinin Kürt Sorunu üzerinden yaptığı hesapları az da olsa tutmuş ve 12 Eylül günü yapılan Anayasa Referandumu sonucunda da meyveleri alınmıştır. BDP öncülüğünde gösterilen çabalar belli bir sonuç almış olsa da, Kürdistan’daki genel tabloya baktığımızda AKP’nin amacına ulşatığını söyemek gerekiyor. 2011 yılında yapılacak genel seçimlerin ön hazırlığı niteliğinde bir tablonun giderek belirginleştiğini de burada belirtmek lazım. Dolayısıyla, özellikle bu noktadan hareketle, Kürtler açısından çıkarılması gereken önemli dersler vardır.

Türkiye geneli ve Kürtler açısından, 2010 yılına damgasını vuran önemli hususlardan bir tanesi de, hatta en önemlisi, KCK’nin 13 Ağustos tarihinde ilan ettiği eylemsizlik süreci olduğunu belirtmek gerekiyor. 15 Ağustos 1984 tarihinden beri devam eden Silahlı Kürt Özgürlük Mücadelesi, 13 Ağustos ile birlikte yeni bir evreye girmiş, silahların devreden çıkarılmasına ilişkin ciddi bir kararlılık ortaya çıkmıştır. Gerek Sayın Öcalan, gerekse de KCK yönetimi bu noktada beyanlar vermiş, türk devleti tarafından da benzer bir yaklaşımın ve kararlılığın gösterilmesini istemişlerdir. Yine, hem kürt ve hem de türk kamuoyu nezdinde de silahların devreden çıkarılmasına ilişkin önemli ve sağduyulu bir eğilim ortaya çıkmıştır.

Kürt Özgürlük Mücadelesinde silahların devre dışı bırakılmasına ilişkin ortaya çıkan olumlu hava, ne yazıkki AKP ve türk devleti içerisindeki derin bazı güçler ile savaştan çıkar sağlayan « sivil » kürt ve türk çevreleri tarafından suistimal edilmiştir. Hatta, bu tartışmaların geliştirildiği süreçte, bazıları kendi sorumluluk alanı dışına çıkarak adeta kendilerine yeni misyonlar biçmeye kadar « cesaretli » davranmaya çabalamışlardır. Durumun böyle bir hal alması, süreç bir anlamda « baltalanmış » olup, hem KCK ve hemde devlet içerisindeki « olumlu » yaklaşım sahibi olanları yeni bir değerlendirme yapmaya zorlamıştır. Maalesef, mevcut durumda bir durağanlık ve hatta ciddi bir belirsizlik hakim olmuştur. Böyle bir tablo karşısında, 2011 yılında « iyi şeyler olacak » diyecek kadar iyimser olmak da zor oluyor.

Yukarıda yazdıklarımdan çok kötümser bir hava hisedilmemelidir. 2010 yılında insanlık için çok değerli bir mücadelenin yürütüldüğünü de görmek gerekiyor. Gerek Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da, gerekse de genel olarak Dünya’da milyonlarca insan barış, demokrasi, özgürlük, kardeşlik ve eşitlik talepleriyle mücadele etmiştir. Dünya’ya kendi çıkarlarına göre düzen vermeye çalışan Küresel Hegemonistlere karşı, ciddi bir Küreselleşme Karşıtı ordu da yaratılmıştır. 2011 yılının bu anlamda da önemli 365 güne sahiplik edeceğini şimdiden görebiliriz.

* * *
Dün Ahmet Kaya’nın 10. ölüm yıl dönümüydü. Eşi Gülten Kaya’nın organizesini bizzat yaptığı ve ''An Gelir-Onsuz 10 Yıl'' adıyla anma gecesi Istanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında yapıldı. Burada değerli Ahmet Kaya’yı anarken, şunu da hatırlatmadan geçemiyeceğim; 10 yıl önce Ahmet Kaya’nın sürgüne gitmesine sebep olan çatal ve kaşıklı saldırının yapıldığı gece orada bulunup ses çıkarmayan “kürt“ ve kendine « demokratım » diyen türk sanatçılar ne hisediyorlar acaba ?. Eğer onlarda azıcık vijdan varsa, bunun telafisini yapmak için Ahmet Kaya’nın klibini çekmek istediği dilin özgürce konuşulması için mücadele etsinler yeter. Burada özellikle Mahsun Kırmızıgül ve Ibrahim Tatlises’in ismini de vermek istiyorum.

Ahmet DERE

25 Kasım 2010 Perşembe

CHP ile itifak

Son günlerde BDP-CHP itifağı konuşulmaktadır. BDP’nin bu konuda yapmış olduğu açıklamalara bakıldığında, özellikle 2011 seçimlerinde CHP ile itifak yapılmasına sıcak bakıldığı görülmektedir. Ancak aynı yaklaşımın CHP tarafından gösterildiğini söyleyemeyiz, bazı yöneticileri tarafından dolaylı olarak olumlu sözler sarfedilirken (Gürsel Tekin gibileri), yer yer de BDP’yi suçlayıcı ve küçük düşürücü beyanlar kendi milletvekilleri ve yöneticileri tarafından ifade edilmektedir. Bu tartışmaların nereye kadar gideceğini, nasıl bir sonuç vereceğini bilemiyoruz. Önümüzdeki aylarda her iki partinin de pozisyonları netleşecek, netleşmek zorundadır.

Deniz Baykal ile ilgili ortaya çıkarılan kaset olayı derin devletin bir planı olduğu, bununla CHP’ye belli bir çeki-düzen verilmek amaçlandığını hatırlatmakta fayda vardır. Deniz Baykal başkanlığındaki CHP rolünü oynayamadığı nedeniyle böylesi bir operasyona tabi tutulmuştur. Eğer bu gerçeklik söz konusu olmamış olsaydı, Deniz Baykal’ın kişisel zaafiyeti daha nice yıllar gizli kalabilirdi. Türkiye kamuoyu ve özellikle de CHP tabanı bu gerçekliğin bilincinde olduğu için yaşananları hemen kabulendi ve Baykal’ı arka sıralara kaydırdı. Dolayısıyla, yaşanan söz konusu süreçten sonra CHP kendi esas rolünü daha dikkatli ve planlı bir şekilde yerine getirmek zorundadır.

Kılıçdaroğlu gibi birinin CHP’nin başına getirilmesini sadece geçici bir sürecin ihtiyaçlarına cevap verme amaçlı olduğunu hep söylemişimdir. Zira, Cumhuriyet tarihinde önemli bir yeri olan, kemalizmin daimi savunuculuğunu yapan bir partinin başına, Kılıçdaroğlu gibi birinin uzun süre kalması ve bu parti üzerine düşen temel misyonu yerine getirmesi oldukça zor görülmektedir. AKP’nin sivri bazı yaklaşımlarının engelenmesi, kemalizmin temel ilkelerine ters düşen gidişata belli bir müdahalenin yapılması, bu ara sürecin bir görevidir. Işte « Kürt kökenli » Kılıçdaroğlu’na düşen görev, bunu yerine getirmektir.

CHP tarihi boyunca, tüm yapılanması üzerinde egemen olan zihniyet halen de bu partinin temel yönetsel felsefesi üzerinde etkindir. CHP’nin yeni yönetimi açısından temel sorun zihniyetle ilgili olarak görülmemektedir, onun için önemli olan bazı rötüşler yapmakla oy potansiyelinin sıfıra düştüğü bölgelerde yeniden güç toplamaktır. Şüphesiz Kürdistan CHP açısından ilk elden kazanılması gereken bir hedef bölge konumundadır. BDP ile itifak tartışmaları başladığı geçen haftadan beri CHP’nin katı milliyetçi-kemalist tabanı ve bazı yöneticileri tepki gösterince, Kılıçdaroğlu tarafından itifak arayışları veya arzuları konusunda yalanlama geldi. Aynı Kılıçdaroğlu, Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’dan özür dilemesi gerekirken, Paris’te şov yaparak Pere Lachaise üzerinden Kürtleri kandırmaya çalışmaktadır.

Yukarıda yazdıklarımın sebebi şudur ; özellikle biz Kürtlerin bu süreçte CHP’ye yaklaşımda çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorüm. Gerek BDP gerekse de diğer Kürt Parti ve Kurumlarının çok duyarlı olmaları, CHP’nin Kürdistan’da taban bulmasına onayak olmamaları önem arzetmektedir. Siyasette taktiksel adımlar atılabilir, her konuda hemfikir olmadığın partilerle, kurumlarla biraraya gelinebilir, itifak yapılabilir, ancak bunlar yapılırken, herşeyden önce kısa, orta ve uzun vadeli çıkarların çok iyi hesaplanarak adım atılmalıdır. Aksi halde, önü kolay kolay alınmayacak, telafisi çok uzun süreleri alabilen, kayıpları büyük olan hatalar yapılır.

Bana göre, CHP ile itifak yapma yerine, onun gerçek yüzünün açığa çıkartılarak kitleler nezdinde deşifre edilmesi daha isabetli bir yaklaşım olacaktır. Son 20 yıldır Kürt Sorununun çözümü konusunda yapılan tartışmalarda, hükümetlerden daha fazla CHP’nin engel olduğu bilinmektedir. Eğer Kılıçdaroğlu CHP’yi değişime tabi tutuyorsa, herşeyden önce, genel başkanı olduğu partinin geçmişteki bu hatalarına değinmesi ve bu nedenle Kürtlerden özür dilemesi gerekiyor. Kılıçdaroğlu’nun özellikle « Kürt ve Alevi » kimliğini öne çıkararak, hem Kürtlerin ve hem de Alevilerin oylarını almaya çalışmasına engel olmak herkesin, özellikle de BDP’nin görevidir.

Sellahatin Demirtaş’ın dikkat çektiği, Italya’daki Zeytin Dalı bloğu, HAKPAR, KADEP, EMEP, SDP, EDP, HAS Parti ve hatta Saadet gibi partiler ve Sivil Toplum Örgütleriyle yapılırsa daha önemli olup sağlam bir sonuç yaratabileceğini düşünüyorum.

Ahmet DERE
Gazeteci / Yazar
25.11.2011

22 Ekim 2010 Cuma

Türkiye Gündemi

Türkiye, gündemi sürekli belli çevreler tarafından tayin edilen ve genelde de tali sorunların ön planda tartışıldığı bir ülke olma özgünlüğünü terk etmemeye gayret eden bir ülkedir. Ortadoğu’nun en güçlü sayılan devletlerden biri olmakla beraber, bir türlü siyaset mekanizmasına prestij sağlayamayan, her kafadan bir sesin çıktığı bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla, Türkiye’de tartışılan gündem de dağınık ve muğlak bir muhtevaya sahiptir. Böylesi bir ülkenin yönetim erki ve çözüm gücü de net olamamakta, derin güçlerin hakimiyeti alenen hisedilmektedir. Bugünlerde gündemi meşgül eden hükümet-muhalefet-yargı + çıkar gurupları + halk kitleleri bağlamındaki tartışmalar, söz konusu bu ülkenin gerçekliğinin aynasıdır.

Bildiğimiz Türkiye’nin en derin ve çözümü kaçınılmaz olarak görülmesi gereken yara olan Kürt Sorunu, yukarıda bellirtiğim biçimde, tali ve hatta sunni diyebileceğimiz problemlerin gölgesinde tutulmaya, adeta gayret edilmektedir. Son iki yıldır Kürt Sorunu bağlamında, demokrat ve duyarlı çevreler tarafından kanayan bir yara olarak görülen KCK davası Diyarbakır’da devam etmektedir. Benim de ismim geçtigi söz konusu davanın duruşmaları devam ederken, turban tartışmaları bir anda ülkenin gündeminin merkezine oturtuldu. Iktidarı, muhalefeti, yargı kurumları ve en fazla da basın ve yayın organları, sırtını temel sorunlara, yönünü ise bu tartışma konusuna çevirmiş durumdadırlar. Ne zamana kadar bu halin devam edeceği ise belli değildir.

13 Ağustos tarihinden beri KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik süreci devam etmektedir. KCK yetkililerinin açıklamalarına bakılırsa, söz konusu eylemsizlik sürecinin daha fazla sürmesinin pek anlamı olmamaktadır. Dolayısıyla, Ekim ayının sonunda yeni bir kararın çıkması büyük bir ihtimal dahilindedir. Eğer KCK eylemsizlik sürecini sonlandırıp, tekrar bir çatışma süreci –ki Türk ordusunun yaptığı operasyonalarla bu süreç tek taraflı olarak sürmektedir- başlarsa, ne yazıkki çözümden yana verilen tüm çabalar heba edilmiş olacaktır. Bu yıl yakalanan olumlu atmosferin tekrardan yaratılması çok zor olacaktır. Kürt halkı zaten türk devletine karşı güvensizdir, gerek eylemsizlik sürecinde yapılan operasyonlar ve gerilla kayıpları, gerekse de KCK operasyonları olarak bilinen gece baskınları sonucu yaşanan tutuklamalar söz konusu güvensizliği daha da pekiştirmiştir. Eğer, Diyarbakır’da görülen KCK davası da cezalarla sonuçlanırsa, ister PKK’ye yakın olan Kürtlerde olsun isterse de kendini tarafsız veya başka kürt örgütlerine mensup gören Kürtlerdeki güvensizlik daha da derinleşecektir.

Türkiye’deki siyasi tabloya bakılırsa, ne yazıkki, önümüzdeki sürece ilişkin iyimser olmak için hiçbir neden bulunmamaktadır. 2011 yılında yapılacak genel seçimlerin hesapları şimdiden yapılmaktadır. Son 8 yıldır AKP’nin mitinglerinde havaya atılan sloganlar, bu seçim mitinglerinde de tekrarlanacaktır. AKP’nin sadece sözde kalan söylemlerine alkış tutmaya sürekli hazır olan « Kürtler » yine miting alanlarında şakşakçılık yapacaklardır. Gandili CHP de AKP’yi taklit edip, yok olmayla yüz yüze kaldığı Kürdistan’da, sunni vaatlerle oy avcılığını yapacaktır. Kürtler eski Kürtler olmadıkları için, son referandumda olduğu gibi, ne AKP, ne de CHP istedikleri sonucu elde etmelerini düşünmek saflık olur. Ancak, bu durum Kürt Sorununu da çözmeyecek, tam tersine derinleşen yaraya tuz basacaktır.

Sonuç itibariyle, her ne kadar Ergenekon davası olarak bilinen Silivri duruşmalarında Derin Devlet yargılanıyor biçiminde bir hava yaratılmış olsa da, esas olarak Türkiye Gündemi yine bu Derin Guruhun denetiminde gelişmiş olduğuna tanık olmuş olacağız.

Yazık, kaybedenler yine Türkiye olacak, yine barış ve demokrasi isteyen ve onun için çaba sarf edenler olacaktır.

Ahmet DERE / 22.10.2010

Çözüme Doğru

Ayrılma Hakı ve Kürtler

İnegöl ve Dörtyol Olayları

Barışı Istemek

Wikipedia -Ahmet DERE-

Kılıçdaroğlu ve CHP

20 yıl Öncesinden Bugüne

Kürtler ve Yazarları

Ahmet DERE'nin dördüncü kitabı Fransızca çıktı

AB’nin Yapmak Istediği Nedir ?

AP Raporu ve Kürtler -Ahmet DERE-

Düşünce Özgürlüğü

Kürt Aydını Üzerine

Yeni Çıktı

2009 yılı geride kalırken « Demokratîk Açılım »

Eşitlik İlkesi ve DTP Sonrası

Uluslararası PEN Başkanı Eugene Schoulgin "DTP'nin kapatılmasından dolayı kendimi yaralı hisediyorum"

AP'de DTP'nin Kapatılmasına Karşı Tepki

Hakim Türk Zihniyeti

Hapishanelerdeki şartlar iyileştirilmeli

AB-Türkiye Sürecinde Samimiyet Sorunu

AP’de Türkiye ile ilgili eski uslüpte ısrar devam ediyor

Avrupa Parlamentosunda AB Genişleme Süreci Tartışılıyor

Konjonktür Çözümü Dayatmaktadır

Barışa Yolculuk

Türkiye Önemli bir Kavşakta Bulunuyor

Çözümde Muhatap Gerçekliği

Sancılı bir Süreçten Geçiyoruz

Açılımda Aşılmamı Yaşanıyor ?

25 Eylül 2010 Cumartesi

Çözüme Doğru

Anayasa referandumu öncesinde başlayan « olumlu » süreç, yavaş yavaş kendi mecrasında ilerlemektedir. Gerek türk ve kürt bazı art niyetli çevrelerin, gerekse de dış güçlerin negatif yaklaşımlarına rağmen, sağduyunun hakim olmaya özen gösterilen bir sürece girmeye yakın olduğumuzu görmek sevindiricidir. Uzun yıllardır bu mücadelede emek veren biri olarak, gelinen noktayı olumlu karşılamakla beraber, fazla hayalperest olmamak gerektiğinin de bilincindeyim. Bu mücadelede, samimi olarak emek vermiş, bedel ödemiş olan herkes açısından bu geçerlidir diye düşünüyorum.

13 Ağustos tarihinde, KCK’nin ilan ettiği eylemsizlik süreci doğru atılan bir adım olmakla birlikte, geçen süreçlerde atılan benzer tüm adımlardan da farklı pozitif bir atmosfer yaratmıştır. Ilk kez, « diyalog » ve « çözüm » kavramları samimi olarak görebildiğimiz bir şekilde, Türkiye’deki geniş çevreler tarafından tartışılmıştır. Kürt cenahından bazılarının pek beğenmediği çevreler olsalar da, ilk defa Kürt Sivil Toplum Örgütleri (STO) « merkezi » diye niteleyebileceğim bir pozisyon aldılar. Geçmişe baktığımızda, Kürt STO’lar, ya devletin hizmetinde olmuşlar yada, kimsenin suyuna, sabununa dokunmayan bir yerde durmuşlardır. Son süreçte, bu örgütlerin durdukları yer, BDP tarafından pek beğenilmese de, aslında hem kürt ve hem de türk kamuoyunun benimseyebildikleri bir noktada olduğunu belirtmek gerekiyor. Umarım önümüzdeki süreçte, Kürt STO’lar daha aktif ve çözümleyici bir rol oynayacaklardır. Zira, değişen dünya konjonktüründe de STO’ların önemi daha fazla öne çıkmakta, toplumsal sorunlara karşı sorumlulukları daha fazla artmaktadır.

KCK’nin eylemsizlik kararı kadar, onun uzatılmasıyla ilgili gösterilen yaklaşım da önem arzetmektedir. Kimi çevrelerin provakatif amaçlı çabalarına rağmen, KCK’nin sürece olan yaklaşımında oldukça sağduyunun hakim olduğunu görmek lazım. Buna paralel olarak, gerek türk devletinin, gerekse de hükümet partisi olarak AKP’nin de bu süreçte asgari bir hasasiyet gösterdiklerini takip ediyoruz. Son olarak BDP ile AKP arasında yapılan görüşme, bu yaklaşımın bir parçası ve aynı zamanda da « olumlu » olarak gördüğümüz sürecin başlangıcıdır.

Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, özellikle kürt sorunuyla ilgili olarak, olumlu gelişmelerin zemini her yakalandığında, bir yerlerden emir verilerek sürecin seyri değiştirildiğini biliyoruz. Yakalanan atmosfere bakılırsa, böyle bir tehlikenin bugün de varolduğunu görmek durumundayız. Dolayısıyla, özellikle çözümden yana olup da emek sahibi olan çevreler açısından, en fazla dikkat gerektiren bir süreçten geçiyoruz. Son bir aydır yaşananlara bakıldığında, sağduyu ile provakatif amaçlı çabalar atbaşı gitmektedir.

15 Şubat 1999 tarihinden beri, Imralı adasında sayın Öcalan ile devletin çeşitli kademelerinden olan yetkililerle belli bir diyaloğun olduğu bir gerçektir, ancak onlar çok rutin bir muhtevaya sahip olan görüşmeler olduğunu da bilmekte fayda vardır. Bu nedenle, şimdiye kadar kürt tarafı söz konusu diyaloğu « olması arzulanan ve çözüme dönük » bir temas olarak görmedi. Fakat, Ağustos ayından bu yana bu noktada belli bir gelişme olduğu, bizzat sayın Öcalan’ın açıklamalarından da anlamaktayız. Türk devleti de bu gerçekliği redetmemiş, endirekt olarak doğrulamıştır. Içinde bulunduğumuz sürecin, belki de en fazla sağduyuyu müjdeleyen hususlardan bir tanesidir bu.

Geçmiş tarihimize pek uzanmadan, sadece son 30 yılki geçmişimize baktığımızda, Kürdistan’da çok acıllar yaşanmıştır. Bu acıların tek sebebi, Osmanlı’dan beri Kürtlere karşı uygulanan inkar ve Cumhuriyetten sonra da imha politikaları olduğunu, artık herkes kabul etmektedir. Son 30 yıl içerisinde açılan toplumsal yaraların kolay kolay iyileşmeyeceğini bilmekle beraber, daha fazla da acıların yaşanması, ne kürt halkının, ne de başka halkların yararına olmayacaktır. Dolayısıyla, sürecin olumlu yöne doğru evrilmesi, yaşanan savaş ve acıların son bulması, coğrafyamızda yaşayan herkesin çıkarına olacaktır.

Yukarıda yazdıklarım, sadece temeni niteliğinde değildir, son 20 yıldır süreci yakından takip eden biri olarak, bugün yaşananları önemli gelişmeler olarak görüyorum. Bundan 10 yıl öncesine kadar da, bazılarımızın hayalleri farklı olabilir, geleceği çok değişik renklerle tasavur edenler olabiliriz, ancak sağlıklı bir gözle etrafımıza bakıp, dünyanın genel gidişatının nereye doğru evrildiğine gözattığımızda, bazı konularda taviz verme pahasına da olsa, çözümden başka bir seçeneğin bulunmadığını tekrarlamak istiyorum.

Umarım sürecin önünde engel teşkil edenler bertaraf edilir, geç de olsa Türkiye ve Kürdistan’a barış ve kardeşlik duyguları yeşerecektir. Aksi halde, ve ne yazıkki, daha nice acıların yaşanmasına tanık oluruz.

Ahmet DERE / 25.09.2010

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Ayrılma Hakı ve Kürtler

Bir süreden beridir Kürtlerin Türkiye’den ayrılıp ayrılamayacakları veya ayrılmak isteyip istemeyecekleri konusunda yazılar yazılmakta, tartışmalar yürütülmektedir. Tartışılarak, kafalardaki soru işaretlerine cevap bulmak, çağdas bir metod ve yaklaşımdır. Ancak, bu tatışmalara katılan kürt ve türklerden bazı kesimler, bilinçli olarak « Kürtlerin, Türkiye’den ayrılma hakı » konusunu çarpıtmaktadırlar.

Gerek kürtlerin vermiş oldukları mücadeleyle ulaştıkları bilinç ve cesaret düzeyi, gerekse de değişen dünya ve bölge koşulları ile birlikte, Türkiye’de yaşanan gelişmeleri dikkate alırsak, şimdiye kadar tabu olarak görülen gerçekliklerin, artık alenen tartışılmasında fayda vardır. Bu, sadece kürtler açısından değil, Türkiye açısından da kaçınılmaz bir ihtiyaçtır diye düşünüyorum. Ancak, bu noktada doğru tespitlerde bulunmak için, herşeyden önce, sağlıklı bir tarihi bilince ve onunla birlikte, günümüzdeki dünya ve bölge konjonktürünü de iyi anlamak gerekmektedir.

Evela şunu belirterek konuya girmekte fayda vardır ; evrensel özgürlükler bağlamında düşünüldüğünde, her halk ayrı yaşama hakına sahip olduğu gibi, kürtler de, herhangi bir yabancı devlete bağlı olmaksızın, kendi öz iradeleriyle, devlet kurma ve ayrı yaşama hakına sahiptirler. 20. yüzyılın başında, ulus-devletlerin geliştiği bir dönemde, eğer kürtler örgütlü olmuş olsalardı, TC’nin kurulduğu aynı yıllarda, ayrı bir devlet kurabilir ve bugün BM’ye üye bir Kürdistan olacak idi. Ne yazıkki, çok geçmişlerde olduğu gibi, bundan 100 yıl önceki dönemde de, kürtler kendi aralarında parçalı bir duruşa sahip olmakla beraber, aynı zamanda farklı güçlerin de etkisinde oldukları nedeniyle, söz konusu tarihi momenti değerlendirememişlerdir.

Hepimiz biliyoruz ki, 1071 Malazgirt muharebesinin başarısında, kürtlerin Doğu Bizans Imparatorluğuna karşı verdikleri savaş bellirleyici olmuştur. Türklerin Anadoluya geçişine de kürtler yol açmışlardır. Osmanlı Imparatorluğunun gelişmesinde ve Ortadoğuya yayılmasında da kürtlerin rolü yadsınamaz. Halen de Ortadoğuda namı saygıyla anılan Sellahatînî Eyûbî gerçekliği sadece bir örnektir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda da kürtlerin önemli bir rolü olmuştur. 1940 yıllarına kadar kürt halkı sık sık isyan etmiş ve bu isyanlar ordu tarafından bastırılmış olsalar da, TC’nin gelişmesinde, kurumlaşmasında kürtlerin rolü belirleyici olmuştur. 1940’lardan sonra ise, özel politikalarla, kürt işgücü batıya çekilmiş, böylece ucuz işgücüyle Türkiye’nin metrepolleri inşa edilmiş, azımsanmayacak düzeyde ekonomik güç sağlanmıştır. Bu süreç zarfında Kürdistan’da herhangi bir ekonomik yatırım yapılmadığı gibi, Kürdistan’ın yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları da batıya çekilerek, yoksullaştırılmıştır.

1970’lerden sonra ise, Kürdistan’da yaşanan mücadele bahane gösterilerek, devlet özel politikalar geliştirmiş, bunun neticesinde ise, Türkiye’nin içanadolu ve batı kentlerinde önemli oranda bir kürt potansiyeli oluşmuştur. Bu gerçekliğe paralel olarak, devletin uyguladığı asimilasyon politikalarının da etkisiyle, Kürdistan kültürel ve sosyal olarak erozyona uğratılmış, böylece kürtlerin Türkiye’ye zorunlu entegrasyonu « sağlanmıştır. » Dolayısıyla, gelinen aşamada, ne kürtlerin Türkiye’den ayrılması mümkün, ne de türklerin Kürdistan’dan kopması olanaklıdır. Gönlümde kalıcı bir biçimde, bağımsız, birleşik ve demokratik bir Kürdistan sevgisi yer edinmiş olmasına rağmen, bu gerçekliği dile getirmek durumundayım.

1990’lardan başlayarak günümüze dek yaşanan gelişmeler, Güney Kürdistan’da bağımsız bir devleti ilan etme koşullarını geliştirmiştir. Yürtsever olan her kürt buna sevinir ve elinden geldiğince destekler. Şüphesiz oradaki gelişmeler hepimizi heyecanlandırır, bazı hayalerimize cevap olur. Ancak, yaşanan konjonktürel gerçeklik ve Kuzey Batı kürtlerin objektif durumu, kürtlerin Türkiye’den ayrılıp Güney Kürdistan ile birleşmesini yaşanabilir bir gerçeklik haline getiremez. Buna rağmen, varolan egemen devletlerin tüm engellemelerine karşın, dünyada ve bölgede yaşanacak olan demokratik gelişmeler, günün birinde Kürdistan parçaları arasındaki sınırları kaldıracak, birçok konuda ortak bir yaşamın gelişmesinin önünü açacaktır, bu konuda hiçbir şüphem yotur.

Bu genel çerçeveden olaya bakılırsa, o zaman şöyle demek daha doğru olacaktır ; kürtlerin Türkiye’den ayrılma hakı vardır, ancak, yaşanmış olan tarihi gerçeklikler ve bugün içinde bulunduğumuz objektif durum dikkate alınırsa, kürtlerin Türkiye’den ayrılma koşulları bulunmamaktadır, tam tersine, batıda bulunan ve sayısı 10 milyonu aşan kürtler, oradaki emeğine sahip çıkmalıdırlar. Bu da, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kürtlerin bir halk olarak tüm haklarının anayasal güvence altına alınmasından geçer. Son günlerde tartışılan ve kimi çevreler tarafından düşmanca bir talep olarak görülen Demokratik Özerklik, söz konusu bu aşamaya varmanın ilk basamağı olabilmektedir. Bu nedenle, kürtlerin Türkiye’den ayrılma sorunundan ziyade, Türkiye ve Kürdistan bölgelerinin, ortak, çağdaş ve modern bir yönetim sistemine kavuşturulması sorunu tartısılmalıdır. Eğer böylesi bir gelişme yaşanırsa, o zaman rahatlıkla diyebiliriz ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan, hem kürtlerin ve hemde türklerindir. Bu espriyle olaya yaklaşılırsa, yaşanacak olan gelişmeler, sadece kürt ve türkler için değil, aynı zamanda bu coğrafyada yaşayan tüm halkların çıkarına olacaktır.

PKK’nin 13 Ağustos-20 Eylül tarihleri arasında ilan ettiği ateşkese asgari bir doğru yaklaşım gösterilirse, yakın bir zamanda, bir grup gerilanın, silahlarıyla birlikte BM’ye « teslim » olmasının koşullarını da yaratacaktır. Dolayısıyla, bu süreç beraberinde yepyeni bir durumu da ortaya çıkaracaktır. O zaman bizim « Kürtlerin Türkiye’den ayrılma hakı » diye bir konuyu da tartışmamızın pek anlamı kalmayacaktır.

Ahmet DERE / 15.08.2010

30 Temmuz 2010 Cuma

İnegöl ve Dörtyol Olayları

Son günlerde yaşanan olaylar, yeni bir sürecin başlangıcı gibi bir izlenim vermektedir. Kürdistan’da yaşanan savaşa paralel olarak, Kürtlerin yoğun oldukları bazı batı illerinde « karanlık » güçler tarafından yeni senaryolar hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Eğer devlet yetkilileri gereken duyarlılığı göstermezlerse, bu atmosfer yeni ve tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır.
Geçen haftadan beri İnegöl ve Dörtyol ilçelerinde yaşanan olaylar, sıradan provakatörlerin yaratabilecekleri bir durum değildir. Daha önce de benzer bazı olayların yaşandığına tanık olmuştuk, fakat yaşanan son durum, Türkiye’nin içinde bulunduğu savaş atmosferi ve siyasi kaos dikkate alındığında, olağanüstü bir muhtevaya sahip olduğunu belirtmek gerekiyor. Hükümet kaynakları, İnegöl’deki olayları basit bir kavganın yolaçtığı bir karışıklık olarak gösterseler de, olayın gerçek yüzünün bir Kürt-Türk çatışması olduğunu gizliyemez. Bu çatışmanın senaryosu ise, bizzat AKP’ye yakın çevrelerin gizli emelleri tarafından yapılmaktadır.

Hatay’ın Dörtyol ilçesinde dört polisin vurulmasından sonra yaşanan gerilimde MHP’li belediye başkanının rolü olduğunu kimse inkar edemez. Ancak, Kürtlerin ev ve işyerlerine yapılan saldırılara karşı, polis ve jandarmanın gereken tedbiri almamasının arkasında hükümetin olmadığına hiç kimse inanmaz. Dolayısıyla, annayasa referandumundan önce, AKP çok çirkin ve tehlikeli bir yaklaşım içerisindedir. Bu tehlikeli yaklaşımıyla, yani Kürtlere karşı kirli savaşı geliştirmekle, 12 Eylül’den önce, hem CHP ve hem de MHP tabanına mesaj vermektedir.

2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP, sürekli çelişkilerden ve kaotik durumlardan beslenmektedir. Iktidarının ikinci döneminde tamamen derin devlet ile uzlaşan bu iktidar partisi, üçüncü bir dönem için Kürtleri kurban olarak seçmiştir. Durum öyle gösteriyorki, 2011 yılına kadar AKP tamamen özel ve kirli savaşa endeksli olarak siyaset yapacaktır. Bir taraftan beyaz Kürtlere göz kırparken, diğer taraftan da, özgürlükçü ve onurlu Kürtlere karşı imhaya dayalı bir strateji izlemektedir. Bu gidişatın sonucu Türkiye’ye zarardan başka birşey getirmiyeceği aşikar olmakla birlikte, AKP için ise faydalı olup olmayacağını zaman gösterecektir.

Kürdistan’da gelişen gerilla savaşı ve ona yönelik ordunun imha amaçlı opersayonları ile, son haftalarda yaşanan Kürt-Türk çatışması giderek toplumsal bir ayrışmayı da beraberinde getirmektedir. Henüz Kürtler’in gündeminde olmayan ayrılma hususu, yavaş yavaş tartışılmaya başlanacaktır. Eğer genel olarak ciddi bir sağduyu Türkiye’de hakim olmaz ve geliştirilen bu tehlikeli süreç böyle devam ederse, Kürtlerde henüz arzu edilmeyen ayrılma konusu ciddi bir şekilde gündeme alınacaktır. Böyle bir düzeyin gelişmesi durumunda, kimsenin Kürtleri suçlu görme hakı yoktur.

İnegöl ve Dörtyol olayları çok önemli bir şekilde kaale alınmalıdır. Kimsenin bu olayları küçümseme, veya sıradan provakatörlerin işi olarak görme zaafı yaşama hakı yoktur. Durum ciddidir, ciddiye alınmalıdır. Aksi halde, önümüzdeki günlerde Kürdistan’da bulunan Türklerin iş ve evlerinin saldırıya uğramasını ve giderek aktif bir iç savaşın yaşanmasını kimse önleyemez. BDP yetkililerinin de yaptıkları uyarı gibi, şimdiden Kürtlerin kendi güvenlik önlemlerini almaları kaçınılmaz hale gelmiştir. Bugün, (29.07.2010) türk televizyonlarında izlediğimiz, Dörtyol’daki ırkçı ve faşitlerin sırtını sıvazlayan, gözlerinden öpen Emniyet müdüründen hiçbir kürt kendi güvenliğinin sağlanmasını düşünmemelidir.

Ahmet DERE / 29.07.2010

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Barışı Istemek

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Kürt Sorunu sürekli kanayan bir yara olma konumunu koruyagelmiştir. Bazıları, bu sorunun sadece 30 yıldan beri varolduğunu söyleseler de, yaşanan tarihsel gerçeklikleri değiştiremezler.
Türkiye jeopolitik konumu itibariyle çok hasas bir bölgede bulunup, dış güçlerin oyununa açık olmasına rağmen, kendi içindeki kanayan yarayı doğru tahlil edememiştir. Devletin bu yaklaşımı 87 yıldır sürekli Cumhuriyet ile halk arasında derin uçurumların varolmasına sebebiyet vermiştir. Adı Cumhuriyet olsa da, Türkiye’deki yönetim aygıtı ile halk arasında hiçbir zaman uyum sağlanamamıştır. Bu uyumsuzluk salt Kürtler ile devlet arasında değil, aynı zamanda Türkiye’de yaşayan tüm halklar açısından da geçerlidir.

Bir Haziran’dan bu yana giderek şiddetlenen çatışmalar, Kürt Sorunu eksenindeki tartışmaları biraz daha fazla yoğunlaştırmıştır. Kürt Sorunu ile ilgili, şimdiye kadar inkarcı yaklaşanlar bile bazı gerçeklikleri dilendirmeye başlamışlar. Yapılan tartışmalara bakıldığında, sanki yeni bir durum yaşanıyormuş gibi bir kanıya kapılıyor insan. Halbuki bu sorun (eğer Osmanlı doneminde yaşananları hesaba katmazsak), 87 yıldır sürekli kanayan bir yaradır ve son 20 yıldır da aynı tartışmaların eksenindedir.

Gerek türk, gerekse de kürt çevreler tarafından bugünlerde sık sık « barış » sözcüğü dilendirilmektedir. Barışın istenmesi bir anlamda yaşanan bir savaşın da kabulu anlamına gelmektedir, ancak bu noktada henüz ciddi bir tutuculuğun hakim olduğunu da belirtmek gerekiyor. Ne varki, 30 yıldır ordu ile gerilla arasında kesintisiz bir çatışma yaşanmasına, on binlerce kişinin hayatını kaybetmesine ve yüzbinlerce insanın maddi ve manevi zararı olmasına rağmen, türk devletinin yanlış teşhis politikasından dolayı savaşın varlığı kabul edilmemektedir. Bu çizgi hakim olduğu müddetçe, kimse kusura bakmasın, ne barış gelir, ne de bu savaşın önu alınır.

Neden savaş gerçekliğinin kabulu önemlidir ?.

Herşeyden önce yaşanan savaş bir sorunun sonucudur, onun kabul edilmesi aynı zamanda sözkonusu sorunun da kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Devlet kademelerindeki yöneticiler savaş sözcüğünü özellikle kulanmamaya çalışmaktadırlar. Bunun tercümesi şudur ; savaş yaşanmadığına göre barışa da ihtiyaç yoktur. O zaman ne olacak, elbette savaş sürecek ve giderek tüm Türkiye’yi etkisi altına alacaktır. Kaybedenler kimler olacak ?, elbette başta Türkiye’deki halklar en çok zarar görecekler, ancak devlet de kendi payını alacaktır. Nitekim, son bir aydır devletin en tepesindekileri uyuyamadıklarını söylemektedirler.

Barışı isteyenler arasında da çeşitli farklılıklar olduğunu söylemek gerekiyor. Bazılarına göre barış sadece devlet ile PKK arasında sağlanabilen bir olgu olurken, bazılarına göre ise, gerçek barış toplumsal bir uzlaşma ile mümkündür. Bana göre her iki yol da birbirine bağlı olup, biri olmasa diğeri de olamayacaktır. Eğer devlet ile PKK arasında doğru ve samimi bir ateşkes sağlanamzsa, toplumsal barıştan da sözedilemez. Tersini de söylemek mümkündür ; yani toplumsal bir uzlaşma sağlanamazsa, devlet ile PKK arasında varılacak herhangi bir kalıcı ateşkes de kürt sorununu doğru bir çözüme götüremez. Dolayısıyla, görülmesi gereken temel husus ; Kürt Sorununun tüm yönleriyle ele alınması, her kesimin taleplerine cevap olabilecek, isteklerini gözeten bir çözüm yolunun bulunmasıdır.

Çatışmalar ne kadar gelişir ve çelişkiler derinleşirse, yine de çözümün tüm kapıları kapanmaz, eğer istenirse barış da sağlanabilir, toplumsal uzlaşma da. Bu noktada Abdullah Öcalan’ın rolü yadsınmamalı, avukatları aracılığıyla verdiği mesajlar önemle dikkate alınmalıdır diye düşünüyorüm.

Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla verdiği mesajlara da bakıldığında, herşeye rağmen, yakın süreçlerde iyi bazı şeylerin yaşanabileceğine dair umutlu olmak da fayda vardır.

Ahmet DERE / 07.07.2010

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Kılıçdaroğlu ve CHP


Deniz Baykal ile ilgili medyaya yansıyan kaset olayıyla patlak veren skandalın ardından Kemal Kılıcdaroğlu CHP genel başkanlığına aday olduğunu açıkladı. CHP’nin kastlaşmış kadroları tarafından açıktan pek istenen biri olmamasına rağmen, 22-23 Mayıs tarihlerinde yapılan Kurultayda Kılıçdaroğlu CHP’nin Genel Başkanı olarak seçildi. Bir haftadır başlanan süreç, CHP açısından yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.

Geçen Yerel seçimlerinden sonra yıldızı parlayan « Dersimli » Kılıçdaroğlu, aynı zamanda CHP tabanı tarafından da « sevilen » bir sahşiyettir. Başlanan yeni süreçte CHP’nin « gerçek » liderinin Kiliçdaroğlu olup olmadığını, ancak önümüzdeki süreçte göreceğiz. Yine, birçok çevre tarafından söylenenlere bakılırsa, CHP kendini yenileme sürecine girmiştir.

Hasta yatağındaki CHP’ye doktor Kemal Kılıçdaroğlu sahip çıkmıştır. Dersimli, ama kendi aslını inkar eden birinin CHP’nin başına geçmesi çok normaldır. Kürt olduğunu açıktan söyleyemeyen, elinden geldikçe, bağrında çıktığı halkı küçümseyen, veya ismini telafuz etmeye cesaret edemeyen, birinin Deniz Baykal’ın koltuğunu, bir süreliğine, dolduracağı noktasında şüphe yoktur. Ama, Kılıçdaroğlu hiçbir zaman CHP’nin gerçek lideri olamaz, ona sözkonusu makamı bırakmayacak kadar tecrübeli bir potansiyele sahiptir, Atatürk’ün partisi.

Özellikle Doğan gurubu ve Ergenekoncular tarafından özellikle öne çıkarılan Kılıçdaroğlu, önümüzdeki genel seçimlerde CHP’nin oylarını kısmen artıracağına ben de inanıyorum. Zira, Türkiye toplumu yaratılan sunni atmosferlere çabuk kapılan bir ruh haline sahiptir.

Kılıçdaroğlu’nun Kurultay’da yaptığı konuşmayı dikkate alırsak, şimdiden Kürt Sorununa inkarcı yaklaştığını söylemek gerekiyor. Kürt Sorununu görmeyen bir siyasetçinin, Türkiye sorunlarına çözüm bulması nasıl düşünülebilir ?. Şimdiye kadar bu soruna inkarcı yaklaşan tüm iktidarlar, sadece Türkiye’ye ve orada yaşayan toplumlara zarar vermişlerdir. CHP’nin çiçeği burnunda yeni genel başkanının ilk konuşmasında bile inkar havası hakim olmuştur.

Beni en fazla şaşıran ve acınarak baktığım yaklaşımlardan bir tanesi de, Kılıçdaroğlu’nun ortada olan bu inkarcı ve emanetçi haline rağmen, bazı çevreler tarafından CHP’ye karşı geliştirilen sempatidir. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) başta olmak üzere, BDP’ye yakın görünen bazıları ile Alevi Cemaati de Kılıçdaroğlu’na kurtarıcı gözüyle bakmaktadırlar. Bu ucuz yaklaşımlara sahip olan çevrelerin aslında kendine karşı içinde bulundukları güvensizlik ruh halini yansıtmaktadır.

Bazı çevreler tarafından Kılıçdaroğlu Gandi’ye benzetilmektedir. Ancak şunu hatırlatmak da fayda vardır, Gandi Hindistan’ın yaşadığı sorunlara ekonomi penceresinden bakmadı, O’nun temel özelliği, halkların birlikte yaşayabildikleri bir ülke sistemini yaratmak olmuştur. Oysa Kılıçdaroğlu yeni bir zihniyet ve yeni bir sistem ile ilgili herhangi bir çaba içerisinde olmayıp, sadece vitrini değiştirmektedir. Kamuoyu tarafından tepkiyle karşılaşan bazı kişilikler yerine, onların aynı uslubuna sahip başkalarını getirmiştir. Buna yenilik değil, vitrin cilalaması denilir.

Bazı çevreler tarafından, Kılıcdaroğlu'nun solu ve CHP'yi toparlayacak bir karizmaya ve güce sahip olduğu da söylenmektedir. Bu konuda da pek iyimser olmamak gerektiğini düşünüyorum. Bir kere son on yıldır CHP kendisi bir sol parti olup olmadığı konusunda ciddi bir şüphe yaratmıştır. Solculuğu şüpheyle bakılan bir partinin solda birliğe öncülük etmesi düşünülemez. Bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun yapması gereken en emel görev ; CHP’yi sağdan sola sapmasıdır. Bunun başarılması bile kendi başına önemli bir görev olacaktır.

Not: "21. Yüzyılda Kürtler" adlı kitabımı isteyenler  farasin@hotmail.com  mail adresime mesaj gönderebilirler.

Ahmet DERE / 26.05.2010